Benim de Artık bir Tina’m Var

Etiketler

, , , ,

1-IMG_6933

Çekirdek bir haftalığına burada. Bu sefer değişik bir şey yapalım ve gezelim dedik. İroni değil bu, her geldiğinde eve iş getiriyor diyelim. Eh benim çeviriler hiç bitmiyor zaten, salonda karşılıklı oturup çalışıyoruz, derken onun gitme vakti geliyor, birlikte gezememiş olmanın iç burukluğu ve hüzünle bavulunu hazırlayıp yola çıkıyor, ben de arkasından bakıyorum. Yine de kadim alışkanlıklardan kurtulup yeni bir evrene geçmek hiç kolay değil. O yüzden dün dışarı adım atabildiğimizde saat 15:30 olmuştu bile. Bizi ancak ancak Kadıköy paklar dedik. Kartpostalcıları gezdik. 40 tl’lik kart almışım. Saray’da bir şeyler atıştırdık. Bir de anlamsız Osmanlı ceketi aldım 20 tl’ye kostüm gibi, ince yorgandan bozulup yapılmış sanki, tam kışlık, ama aklım kalmıştı. Adliye’nin karşısındaki sanat ve kültür merkezinin bahçesinde kermes varmış. Tek dişe dokunur şey oydu. İlk fırsatta giyinip fotoğrafını koyacağım.

2-IMG_6935

Sahafları dolaşınca uzun zamandır aklımın kaldığı çocukluğumun çizgi roman dergisi Tina’yı dayanamadım son anda aldım. Üstelik görünürde yoktu, kendim kaşındım, kendim sordum. Tam da dükkanlar kapanmak üzereydi. Parama sonunda kıydım. Kaç lira olduğunu hiç söylemeyeyim. Çok lira. Gerçi mutluluğumun haddi hesabı yok. Benim de artık bir Tina’m var. İçimden bir ses sen bunun tüm ciltlerini alırsın diyor, hani bir kere dövme yaptıran tüm vücudunu kaplatana kadar rahat etmezmiş ya o benimki de o hesap sanki ve fakat kendimi tutuyorum, tutacağım.

3-IMG_6936

Akşam eve gelince okumaya başladım. İlk şaşkınlığım yaw bunlar ne saçma sapan şeylermiş, ben bunlarla mı büyümüşüm oldu. Neden zaman zaman zeka geriliği, algılama eksikliği, iletişim bozukluğu vakaları görüldüğü ortaya çıkmış oldu. Yine de mutluluğuma gölge düşüremediler. Dergi elime geçtiğinde ilk olarak hemen arka sayfalara geçer, Afacan Cüceler’i okurdum. O ‘r’ harfini kaçırmalarına bayılırdım.

4-IMG_6937

İkinci olarak Canım Tina’ya geçerdim. Bunlar bir evvelki sayıdan devamlı olurdu.

5-IMG_6938

Sonra da Jackie ve Deli Gençlik. Daha genç olmama çok vardı ama o zamanlardan hayrandım işte. Bu üçünü bir çırpıda okunduktan sonra geriye diğerleri kalırdı onları da baştan sona okur, bilmecelerini yapar, fıkraları gözden geçirir bir çoğuna çok gülerdim. Dün gece okuduğumda sevimsizliklerine şaşkınlık geçirdim.

1-IMG_6940

Garip Tabiat ilginç şeyleri anlatırdı, Sizler İçin sayfasında da genellikle türk ya da yabancı şarkıcılar, şarkı sözleri olurdu. Zaten şarkı sözleri uzun müddet bizim neslin kızlarını meşgul etmiştir. O zamanlar hepimizin anket defterlerinin yanı sıra şarkı sözleri defterimiz vardı. Bir nevi scrapbook gibi tutardık. Kenar süsleri, çıkartmalar, kesilip yapıştırılan resimler vs…  France Gall röportajını görünce donup kaldım. France Gall 1990 yılında Lyon’a gider gitmez sesi çok hoşuma gittiği, içimi sıcacık yaptığı için cd’sini aldığım ilk şarkıcıydı ama bir türlü de anlam verememiştim ben bu kadını nereden tanıyorum, imkan yok diye… zihin unutuyor işte ama organlar, beden asla.

2-IMG_6941

Bu son fotoğraf da France Gall’ün gençlik resmi. 1947’li olduğuna göre o zamanlar 21 yaşında falanmış. Benim aklımda kalan ve tercih ettiğim Fransa’da ilk defa tanışıyorum sandığım olgun kadınlık halleri.

Artık yollara dökülelim, bugün saat konusunda dünden biraz daha halliceyiz.

İki Fotoğraf Arasındaki Farkı Bulun

Etiketler

, , , , , ,

2-IMG_6921

Pazar gecesinden tedbirli yattım, Pazartesi sabahı Melanie Klein semineri başlayacak ona yetişeyim istedim. Gerçi her halükarda yetişirdim, üstelik bana salına salına yürüyerek 30 dakikalık mesafede ama içimden şunları dedim; ilk defa gideceğin bir yer riske atma, ilk intiba iyi bir şey olsun, şu lanet şirket öğretileri bir türlü yok olmuyor, duşunu al, kahveni iç, bir kaç sayfa ne okuyup sakinleşeceksen oku rahatla, öyle git. Bütün bunları yaptım elimde kahvenin geri kalanını koyduğum termosla panik halinde yola fırladım, taksi bulacağım, çünkü artık değil hızlı yürüme koşsam yetişemez durumdayım, bir yandan da tek elimle telefon açmaya çalışıyorum ben gelicem yoldayım merak etmeyin diyeceğim ama onu da diyemiyorum çünkü kaydolmamışım varlığımdan bile haberleri yok. Bizim buralarda sabahları taksi bulmak derttir. Kadıköy’ün gariban Tanzimat sokağı, bir anda NYC’nin en kalabalık caddesinde dizi dizi bekleyip sağa sola el ederek duran taksilere suya düşen ekmek parçasına anında üşüşen balıklar misali insanlarla dolar taşar. Ha bizim sokakta sabah vakti film çekin arkasına NYC gökdelenlerini yapıştırın, onca yol masrafına gerek yok o derece.

Bu durum ilk defa işime yaradı, henüz taksi bulamamıştım ama çalan telefonu açtılar, ben geliyorum dedim, buyrun gelin ama durum neydi, ya işte seminer, kaydolmadım ama yoldayım, eee şeklinde derin bir sessizlik, hani Melani Klein, yanlış numara mı?, haaa yok doğru numara ama o seminer haftaya pazartesi başlıyor, acaba gününü erkene aldılar bizim haberimiz mi yok, yok yok kesin almamışlardır merak etmeyin bu aralar günleri, haftaları, ayları şaşıran benim, tamam o zaman, tamam o zaman, haftaya görüşürüz.

Böyle bir konuşmadan sonra elimde termos, çantada bilgisayar ve sabah kahvaltısından oluşan çiğ sebze meyvelerim kala kaldım. Hava da fena güneşli, tekrar yukarı çıkmak hiç işime gelmedi, ayrıca Pazartesileri temizlik günü ve ben bir kaç haftadır evde kalıp temizliğin yapıldığını görmeye alışma uygulamaları gibi manyakça ve sapıkça bir düşünceye kapıldığımdan öyle bunalmışım ki klişeden de olsa ayaklarım geri geri gitti, hatta o kadar ki tüm gün yok olmayı planlamama rağmen eve çıkıp bilgisayarın kablosunu, okuyacak yedek bir kitabı bile almayı istemedim. Mutlu mesut bir firari havasında benim eski ofise, Caddebostan Nero gittim, bahçe bomboş, koltuklardan birine gömüldüm, püfür püfür bir çalışmışım öğlene kadar 13 sayfa yapmışım görülmedik bir hız. Yukarıdaki fotoğraf dün çalışırkenki manzaram.

Sonra acıktım ne yapsam, ne yesem diye düşünürken, ayrıca şarjım da azalmıştı, bir arkadaşım mesaj attı, onunla buluştuk, Happy Moon’da yine soğanlı çoban salatası ve bu sefer değişiklik olsun diye elma patates kızartması istedim, bu ikisini yedim. Ama Kadıköy Saray’ın patates kızartması başkaydı, bir kere taze patatesten yapıyorlar.

Eve döndüm ve her sabah ofise gidip bahçede çalışmaya karar verdim. Bilmem size de olur mu ama bana çok sık olur, yatıp uyuyunca bilinçaltım aldığım her türlü kararı siler, ertesi güne boş sayfayla başlarım. Bugünkü çalışma manzaram alttaki fotoğraf, Neredeyse öğlen olacak ne kadar yaptın derseniz sadece 3 sayfa bitirebildim. İşte iki fotoğraf arasındaki fark. Bulunamaz diye işimi sağlama alıp işaretleyeyim dedim.

1-IMG_6922

Sandman Üzerine Çok Postcrossing Üzerine Az Düşünceler

Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

SANDMAN - KUMADAM TÜM SERİ

SANDMAN – KUMADAM TÜM SERİ

Rüyamda bit pazarı gibi bir yerde Neil Gaiman’ın efsanevi Sandman çizgi roman serisinin orijinal çizimlerinden yapılmış 7 cildini oldukça iyi bir fiyata buldum, değerini bilecek birine doğum günü hediyesi yapmak üzere satın aldım. Bilinçaltında illa bir yerlerden bir çapanoğlu çıkar ya… eve gelince kutunun içinden sadece birinci cilt Sandman çıktı, diğerleri yine orjinal çizimdi ama Mickey falan cinsi şeylerdi. Devamını anlatmıyorum zaten konu birliği de yok o gece sabaha kadar oradan oraya atlayarak sektim durdum.

Sabah kalkınca ilk işim Sandman’lerimi elime alıp bakmak oldu. Bu arada hepsini okuduğum sanılmasın, bir çırpıda ilk cildini bitirip ya bunlar çok muhteşem böyle iki sıkının bir derenin arasından heba etmeyeyim ileride keyifle tadacağım uzun ve müsait bir zamana saklayayım dediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Bunlar çok hatalı düşünceler, yamuk kararlar. Parantez içi bilgiydi, bitti. Bir de baktım ki bir cilt eksik. 8. cilt, halbuki ben tamam sanıyordum. Bu arada bilinçaltımın benden daha bilgili olduğu, her şeyin seceresini tuttuğunu da iyice kanıtlandı. Rüyamda neden 7 cilt diye takılıp kalmıştım, sebebini şimdi yazarken fark ettim, arada boşluk olunca araya düşmüş. Peki niye eve gelince içinden sadece biri çıktı, belki de bir tek onu okuduğum içindir, şimdi de bunu düşündüm. Konu kaymasın, raftaki eksikliği fark eder etmez panik oldum. Sandman’leri bulmak kolay iş değildir, arayan bilir, zamanında çok aramıştım, hatta 6. cildin türkçe baskısını bulamadığımdan ingilizce orijinalini alarak tamamlamıştım. Aslında vardı da 150 tl falandı, kıyamadım parama. Gerçi ingilizce orijinali öyle kaliteli ki bir ara onları da tamamlamak geçmiyor değil içimden ama önce okuyacağım. 5. cildi bulabilmek için de akla karayı seçmiştim. O panikle bir an evvel Kadıköy gezisi planladım ve alınacaklar listesine ekledim. Listede bir de 6.45’in bastığı Ender serisi vardı. Dükkandan alınca yüzde 40 indirim varmış, haberi kulaklarıma çalınır çalınmaz hazırola geçmiştim.

Kalem kağıt ile fiziksel listeler yapmaktan vazgeçeli epey oldu. Gel zaman git zaman hiç bir şeyi unutmadan işi yürüttüm, şunun şurasında geçen seneden bu yana zihin listelerimde failini bir türlü yakalayamadığım silinme vakaları baş gösterdi. Bazı kalemler hiç iz bırakmamacasına yok oluyorlar. Bir yerlerden yeni bir virüs bulaştığına eminim ama ardındaki hacker’ı henüz bulamadım. Bu durumla başa çıkabilmek için kendime yeni, sağlam, tek kullanımlık bir saplantı yazılımı tasarladım. Listedeki önemli kalemleri ta ki alana kadar dakika başı içimden dışımdan tekrarlıyorum. Bilinçli bir saplantı bu. Baktım 8. cilt Dünyaların Sonu, bir kaç gün boyunca hatim ettim, tekrarladım, ezberledim.

Yağmurlu günde Kadıköy’e inince ilk işim postanenin arka sokağındaki Büyülü Dükkan’a gitmek oldu. Kasaya yakın kenarda köşede kalmış rafların arasında diziyi buldum. Dünyaların Sonu’ndan bir kaç tane var, bu arada 5. cilt de kalmamış, 6 zaten son baktığımdan bu yana hiç gelmemiş, sevindirik oldum, hemen birini aldım, tam kasaya gideceğim Dünyaların Sonu bana çok tanıdık bildik ama Kısa Yaşamlar daha az tanıdık bildik geldi, tereddütte kaldım. Emin misin Qune eksik olan bu mu, sanki bu var sende ama diğeri yani 7. cilt yok. Bu isim yakinen bildiğin bir şey, kütüphanenin raflarında sürekli gördüğünden olacak başka neden olsun, halbuki Kısa Yaşamlar ismi daha uzak geliyor değil mi vs diyerek serinin önünde 5-10 dk oyalanıp mantık yürütmeye çalıştıktan sonra, eminim ya mantık en pozitif, en doğru, en yanılmaz olandır, hisler aptaldır, geri zekalıdır, duygulara, sezgilere kapılınmaz, elimdeki cildi bıraktım, diğerini aldım. Eve geldim, kütüphanenin rafına diğer Kısa Yaşamlar’ın yanına sıkıştırdım. Böylelikle sayıca tamam oldular. Canım sıkıldı.Evin içinde dolandım durdum. Başkasına hediye ederim dedim, blogda çekiliş yaparım dedim, bir sürü şey dedim. Nasıl üşeniyorum. Değiştirme işi hep zul gelmiştir. Sahiplenme arzumun üstüne çıkar. Ama Sandman söz konusu olunca içime sinmedi. En nihayetinde gidip kitabı aradan çıkardım torbasına koydum.

Ve dolayısıyla  dün, Cumartesi gününün o kalabalığında Rumeli Hisarı  civarında gitmiş olduğum bir Kore Bit Pazarı’ndan, ki o da bir hüsranla sonuçlandı eve dönmek ya da mis gibi boğazda oturmak varken metrobüs, metro yoluyla Kadıköy’e vardım, kitabı değiştirdim.

Eve dönüşte postaneden Postcrossing için toplu pul almak istedim. Cuma günü zamanında yetişip başaramamıştım. Önümdeki bir çok gönderisi ve her bir zarfı taahütlü kağıdı doldurup yollamakta ısrarcı aynı anda korkunç derecede hiç susmamacasına şikayetçi gevezelik yapan tek kişiyi epeyce bekledikten sonra baktım bankonun arkasındaki kadın memur oldukça iyi gününde, sevecen ve bilgili gözüküyor. Umarım sinirlendirmem diye içimden dualar ederek yurtdışı kartpostallarının kaç lira olduğunu sordum, ardından çeşitli postanelerde yine çeşitli ve şaibeli cevaplar aldığımı da belirttim.

Kız bana yurtdışına kartpostal gönderiminin 2 yoldan olduğunu söyledi; biri özel hizmet uçakla diğeri normal hizmet gemi ve trenle. Normal hizmet bildiğim üzere 2,80 tl imiş. Özel uçak hizmeti istenirse ülkenin bulunduğu bölgeye bağlı ekstra ücret ödemek gerekliymiş. Ülkeler de kabaca 3 bölgeye ayrılırmış,

1. Bölge Avrupa 20 kuruş ek ücretle 3 tl.

2. Bölge Amerika, Uzak Doğu, Japonya vs… 50 kuruş ek ücretle 3,30 tl.

3. Bölge Avusturalya ve Yeni Zelanda 80 kuruş ek ücretle 3,60 tl.

Demek diye düşündüm attığım kartpostallar gemi ve trenlerde sürünüp yollarda heba olup gidecekleri yerlere bir türlü varamıyorlar, kimi 55-60 günde en kısa mesafelisi 20-30 günde olmak üzere yolculuklarını sonlandırabiliyor. Eve gelince bana yollananlara baktım hepsinde ya elle ya özel pulla ya da ıstampayla yapılmış uçak ile, da özel ulak vs yazıları var. Par Avion, AirMail ya da Priority. Sonra düşününce hatırladım eskiden bizde de mavi uçakla pulları vardı onları yalayarak yapıştırır ya da dikkati çeksin diye iki paralel çizgi arasına elle yazardık. Nedense modern zamanların kartpostal gönderilerinde artık gemi ve tren taşımacılığının yapılmayacağına kanaat getirip, kendimi inandırmışım. Aslında beyinde kaldırmak istediğim bir de şu çıkarım yapma yazılımı var ki başıma oldukça belalar açıyor, bu mektup pul işi en hafif olanı. Ona da ilk fırsatta kesin etkili bir program geliştireceğim, şimdilik oradan buradan arakladğım bir takım yamalarla çalışıyor.

Kıssadan hisse dün iyi bir gündü.

Not: Sevdiğim işlerin bir çoğunu neredeyse ebediyyen kenara koyma sürecine beni sürükleyen beynime yüklü bu hazzı öteleme yazılımı da, hangi hain yükledi onu bulamam tabii de, ilk fırsatta el atılacaklar listemin ikinci sırasında yer alıyor. Çok yakında işini bitireceğim.

Son Zamanların Saplantısı: Postcrossing

Etiketler

, , , , , ,

1-IMG_6910

Bu postcrossing işine bulaşalı tam beş ay olmuş. Bu arada bir çok kart kart geldi geçti. Ama bir türlü benim yolladığım kartlar yerine ulaşmıyor. Gerçi bugüne kadar 22 kart yollamışım sadece 1 tanesi zaman aşımına uğradı diğerleri 55 günde bile olsa yerlerine vardı. İlginç olanı bana gelenler hangi ülkeden yollanmış olursa olsun, yeryüzünde olmak kaydıyla, 1 hafta en fazla 10 gün içerisinde elimde. Aldığım kartların başka bir özelliğiyse çoğunun toplu bir şekilde gelmesi. Örneğin yukarıdakiler iki partide geldi. Sol üst köşedeki polaroid benzeri Kiki’den o sayılmaz ama öyle güzeldi ki aralara karışıvermiş. Geçen aylarda İspanya’ya gitmişti oradan yollamış. Sag üst köşedekiyse ta Japonya’dan geliyor, eski bozuk paralar. Arkasına da şöyle yazmış; İstanbul’u hiç görmeden şarkılardan tanıdım. 1978 yılında Japonya’da içinde İstanbul’a gitmenin hoşluğunu anlatan bir şarkı uzun müddet listelerden inmedi. Hatta bağlantısını da yollamış. Merak eden olursa diye paylaşıyorum, yaklaşık 56. saniyede falan İstanbul diyor.

Sağ alt köşedeki göl evi Finlandiya’dan… mesaj attım tam hayalimdeki ev dedim. Gerçekten de öyle. Finlandiya hayallerimi süslüyor. Bir iki Fin filmi de seyrettim bayıldım dedim. Saksıdaki çiçekler Alman emeklisi birinden, bahçesiyle ve çiçeklerle uğraşmayı seviyormuş. Siyah beyaz kartlar hoşuma gidiyor. Her biri hakkında bir sürü şey söylemek mümkün. Bir bakmışım saatler günler geçmiş, ben kartpostallara dalıp gitmişim. Bu arada kendi kartlarımı da çıkardım. Hani şu gittiğim ülkelerden aldıklarım ya da gezgin arkadaşlarımın gittikleri yerden yolladıkları. Gerçi son zamanlarda pek kart yollayanım kalmamıştı. Postcrossing tam zamanında geldi.

2-IMG_6911

Bu ikinci balya daha önce gelenler. Sağ alttan ikinci rus metrosunun haritası. Böyle harita biriktiren, hatta metro haritası biriktiren çok kişi var. Ortalara yakın siyah beyaz zebra ve mahkum kartına bayıldım. Eski reklam kartları çok hoş. Donna Tart’ın en iyi satan listelerine giren Saka Kuşu kitabına isim olan tablo yukarıda ortada. İşin güzeli profiline meraklarını giriyorsun ona göre özene bezene yolluyorlar. Hatta bazıları arkasına envai çeşit pullar, damgalar, çıkartmalar bile yapıştırıyor. Bu kadar hoş şeyler aldıktan sonra ben de yavaş yavaş yaratıcı fikirler geliştirmeye meyilli oldum. Henüz bir şey becerebilmiş sayılmam şimdilik sadece yüzde ikilik falan bir eğim söz konusu. Kart ve pul konusunda oldukça kısır ülkeyiz. Çocukluk günlerimi saymazsak.

3-IMG_6912

Aynı pozu bir de başka açıdan yakın plan çekmişim, nedense… Mesela bizde de Ara Güler’in eski İstanbul fotoğraflarından kartpostal yapsalar ne iyi olurdu. Tüm bulabildiklerim kalitesi bozuk ama yine de aldığım eski kartpostalların remake’leri. Yeniden çekimleri. Onlara da şükür. Yalnız şimdilerde farklı kartlar var design olarak düşünülmüş 2tl ila 4tl arasına satılıyor ama kalın kartondan, kenarları yuvarlak, bu türden yaratıcılıklara bir diyeceğim yok ama sıradan, adi ve fakat kaliteli kartpostal niye yok biraz canım sıkılıyor. Neyseki müzeler artık uyandı, yaptıkları sergilerin kartlarını basıyorlar gerçi onlar da eşek kadar fiyata satılıyor, bazen kendime almaya bile kıyamıyorum. Söylenme havasına kaydığımı fark ederek durdum. Hava bugün çok güzel şakır şakır yağmur yağıyor, sokağı sel aldı. Keyfim yerinde. Birazdan dışarı çıkacağım.

Boğaziçi Üniversitesinde Şeyh Bedreddin üzerine bir belgesel gösterimi ve ardından konferans söyleşi vardı ama bu havada pek gidesim gelmedi, Mühürdar sokaklarında fing atmak daha cazip seminerler güneşli günlere kalsın. Öyle keyifliyim ki yerimde duramıyorum, yazayım sakinleşeyim dedim.

4-IMG_6913

Postcrossing’de bir de Swap diye bir şey var. Eğer yapmak istiyorsan kutucuğa işaret koyuyorsun. Önce hayır demiştim, sonra Çekirdek evetlemiş, bu arada geçen geldiğinde onu da bu işe soktum, yavaş yavaş tüm aile soyunuyoruz, baktım fena bir şey değil, seçeneğimi değiştirdim. Artık swaplaşma potansiyeli taşıyıcısıyım.

Postcrossing eskinin mektup arkadaşlığından kat be kat daha iyi, tam ayran gönüllüler için bir aktivite. Kimseyle uzun süreli ilişkiye girme derdin yok. Bir postalık ilişkiler diyarı… Monogam olmana gerek yok hatta tercih sebebi değil, Swap’larda bile. Görüldüğü üzere insanoğlu bu, çeşitleme ihtiyacını bir yerden kısarsan başka yerden patlak verir.

Yukarıdaki fotoğraf bana ilk swap teklif eden bir Çek’ten geldi. Çıkma teklif eder gibi çok güldüm şu an… İstanbul’a hayranım benimle tek postalık ilişkiye girer misin? Hemen atladım neden olmasın pat adresimi gönderdim hadi sen de gönder yapalım şu işi. Bir kaç saat sonra adresiyle ben sana bir zarf hazırlıyorum mesajı geldi. Önce pek üstünde durmadım. Sonra, bari ben de iki tane kart yollayayım madem zarflı yollayacak dedim, aslında hafif de hüzünlendim. Çünkü zarf biriktirmiyorum, pullara karşı aşırı bir dadantım yok. Bu dadantı kelimesini geçenlerde Melani Klein’ın Siz Deli misiniz? kitabını okurken çevirmen Yılmaz Öner kullanmış, oradan arakladım. Tahmin edildiği üzere bir şeylere dadanmaktan geliyor. TDK’da yok. O yüzden yanına parantez içinde (obsession) eklemiş, yani saplantı. Ne diyordum pullara karşı aşırı bir dadantım yok, her ne kadar gençliğimde babamın zoruyla ya da heveslendirmesiyle pul koleksiyonuna başlamış olsam da üniversiteye girdiğimin ilk yılında babamı kaybedince tüm defterlerimi bir arkadaşımın o aralar gezip tozduğu bir oğlana hediye ettim. Gün gibi hatırlarım. Bir yaz günüydü. Tarabya otelinden çıkmış Beşiktaş yönüne doğru yürüyorduk, rüzgar saçlarımızı dalgalandırıyordu, plajın önünden geçerken bir anda aydınlanmış gibi kız arkadaşımın üzerinden doğru çocuğa eğildim pul koleksiyonum var sana hediye edicem, unutturma dedim. Daha sonra bir daha gördüm mü görmedim mi onu da hatırlamıyorum, büyük ihtimal defterleri de kız arkadaşımla yollamışımdır, hani sözünde durmadı olmasın diye, halbuki durmasam ne olurdu, zaten bir kaç gün içinde arkadaşımla da araları bozuldu. Uzun seneler düşünüp durdum leyn ben bunu niye yaptım diye. Şimdi diyorum ki babamın erken ölmesine öfkelenmişim demek… Al bakalım bırakır mısın kızını ortada gör bak pullara ne yapıyorum. Şimdilerde artık büyüdüğümü bu türden davranışlarda bulunmadığımı düşünüyorum, umarım öyledir. Bu lafın lafı açma meyli de canımı sıktı. Bir şey anlatıcaz burada bitmez oldu. Hüzünlendim diyordum, pullu zarf biriktirmem ama pullu kartpostal hoşuma gider.

Bir on gün sonra zarf geldi. Aman aman, o ne zarftır! Kendi yolladığım iki kıytırık kartpostalı düşününce öyle ezik hissettim ki, bir yandan da acayip sevindirik oldum, yolda para bulmuşçasına… İçine tahtadan kalp bile koymuş, iki adet çikolata para, birden fazla kart, ıvır zıvır dore yıldızlar, süsler, kelebekler vs… Kesin bunlardan bir kolajlama hatıra defteri yapacağım. İyi aklıma geldi birazdan Kadıköy’e indiğimde defterlere de bakayım. Zaten defter demesinler tüm dünyada ne kadar varsa hepsini alasım var. Sahiplenmeyi en çok istediğim şeyler listesi yaparsak en başta gelenler; kartpostal, bağzı kalemler, özellikle kurşun kalemler, defterler, kitaplar, kağıttan old style figürinler, bir ara gösteririm fazla yok elimde, olanlar da kimbilir hangi cehennemin dibindedir, kitap ayraçları…

Bana gelen kartpostalları bir de toplu halde göstereyim dedim. Düşmanımın başına gelsin, böyle postcrossing gelsin, dilerim. Benden bu kadar. Kadıköy’e inmişken postaneye de uğrayacağım.

Evde Kapalı Kalmanın Günlüğü

Etiketler

, , , , ,

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix

Saçma sapan yazmaya devam edeyim dedim, bu sabah oldukça keyifli uyandım. Saat altı demeden gözümü açtım, eski günlerdeki gibi. Erindim, gerindim, azıcık kedileri sevdim, baktım olmayacak kalktım. Yüzümü yıkadım… Şaka yaptım, böyle an be an günlük yazmaya devam etmeyeceğim. Bari kayda değer şeyleri sıralayayım:

1- Labada, ekşimik ya da kuzu kulağı tabir edilen pazıya benzer ama daha uzun, sapları sert yeni bir bitkiyle tanıştım. Dolması dolmaların en güzeli oldu, lahananınkinden bile güzel, yazmaya başlamasam deminden beri bir Whatsapp bir labada tenceresi şeklinde gidip geliyordum. Baktım bitecek tencerenin dibi görünmeye başladı iyisi mi Qune sen otur blog yaz dedim, yoksa tekrardan akşam yemeği hazırlamak gerekecek.

2- Saçlarımı kına ile boyadım. Uzun kararsızlıklar sonrası cesaret gösterdim ve yaptım. Saç boyalarından kurtulmak ama beyazlarımla gezmek istemiyordum. İlk kına denemem orta okuldayken falan olmuştu, sonucun ne olduğunu hiç hatırlayamadım, hatırlayabilsem belki olacaklara engel olabilirdim. Biraz limon koydum, asitli ortamda renk pigmentleri ortaya çıksın diye, sonra biraz filtre kahve, çay dediler ı-ıh yaptım, kahvenin üzerine gül koklar mıyım, kınada bile olmaz, gerisi su. Sonuç biraz turumcumsu bir şey oldu, beyazların olduğu dip kısımlar oldukça parlak havuç rengi. Şimdilik idare eder belki ama boyalı kısımlar aşağı inip  dipten çıkacak doğal beyazlıkta saçlarımının oranı arttıkça Pippi Uzun Çorap olmak kaçınılmaz olacak. Üç hafta sonra yeniden hazırlarken bitkisel mavi boya elde etmek üzere kahve ve limondan gayrı kaynamış kırmızı lahana suyu eklemeyi planladım. Geçen gün Facebook’ta nisan yumurtalarının boyanmasıyla ilgili paşlaşılan bir videoda gördüm idi. Yumurtalar masmavi oldular idi. Renk bir kenara, gerçi kendime ait küllü koyu kumral saçlarla ela gözlerim yeşil yeşil duruyordu, şimdi bu havuç rengiyle koyu sarı kedi gözüne döndüler, cildim daha bu sabah beyazdı, şimdi cilası gitmiş parke rengi oldu, açıkcası oldukça güzelleştim. Fakat elimi saçlarıma attığımda avucumu öyle bir dolduruyorlar ki çok yakında cumhuriyet sucuk kalınlığında iki örgü yapıp gezerim. Bir müddet aynaya bakmayacağım galiba ve yarından tezi yok gidip koyu siyah camlı gözlük edinmeliyim. Günün en büyük olayı bu.

3- Sabahtan 15 kupalık kahve yapmıştım, hepsini içtim. Kınadan artanı da içtim. Şu saatte hala çakı gibiyim. Dans ayakkabılarımı giydim gelip beni baloya götürmesi için C.İ.’yi bekliyorum, başka türlü yarın sabahı zor ederim. Dizi ya da film seyredemiyorum, kitap okuyamıyorum, bu yazıyı da gidip gelip yazdım, damarlarımda, al ve akyuvarlara arkadaş bir de kafeyuvarlar peydah oldu, o kadar fazla kafein akıyor ki bir yerde beş dakikadan fazla oturmak zul oldu. Halbuki uzun zamandır tembel hayvan modunda yaşıyor, oturan boğa lakabını gururla taşıyordum.

Bugünün ana başlıkları bu kadar, gerisinde evde temizlik vardı, biraz içim daraldı. Kına davasına dışarı çıkamadım. Çamaşır falan yıkandı, asıldı, ütüler kuru temizlemeye gidiyor ama onları da götürmeye her zaman heves etmiyorum, bugün de etmedim.

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix originals!

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix originals!

İntihar Etmeyeceksek İçelim Bari*

Etiketler

, , , , , , ,

Key West Sanat ve Tarih Müzesi Girişi - Florida

Key West Sanat ve Tarih Müzesi Girişi – Florida

Bu sabah içimde garip bir pis yaşama arzusuyla kalktım. En az bir hafta hiç yıkanmayayım, saçlarım kıtık olsun, sokakta yatayım, başı boş gezeyim, hiç bir şey yapmayayım. Erken saatlerde pislik olarak kendini gösteren başkaldırı öğleye doğru karakterim icabı işi her zamanki gibi tembelliğe götürmekte fazla zorluk çekmedi. Eh tabii düşünürsek yine dar zamanlardayım. Bir çok işin süre bitimine az kalmış, yakında doğum bekleniyor, yumurta henüz ana rahmine düşmemiş ama en azından evlenmişim orada bir sorun yok.

Bardağın dolu tarafını seçmeye çalışıyorum. Bu tutumun da başlarda iyi gibi gelirken aslında diğerinden, boş kısmına odaklanmaktan daha beter olduğunu düşünmekteyim. Şöyle oluyor; dolu kısmı göre göre sadece nefes almaktan hoşnut gerisi vur patlasın çal oynasın bir rakı sofrasında ilk 35’lik bittikten sonra elini havaya kaldırıp avuç içinle tumturaklı bir salla gitsin yapar, tüm sorumlulukları omzunun üzerinden savurup atarsın ya işte öyle bir ruh durumuna giriyorsun. Giriyorum. Sonra bir bakmışsın, bakmışım, biri senin bardaktan, belki de o yine sensin, azar azar demlenmiş dolu seviyesi bir parmağa inmiş hatta hiç kalmamış ama kadef mütemadiyen kalkıyor içelim güzelleşelim diyorsun. Tabii burada esas mesele ertesi güne ulaşmamak oluyor… Anda kalabildiğin sürece sorun yok. Tutabildiğin kadar sıkı tutmak önemli. Ellerine dört yüz dört sürebilirsin. O marka hala var mı, şimdi gençler Pritt falan kullanıyor galiba… Bu yolda her şey mübah. Anda kal, anda yaşa.

Seni o andan çıkaracak dahili ve harici düşmanların olacaktır. Boynunu eğme sakın. Cebren ve hile ile çalışmanın meziyetleri hakkında kanına girmek isteyecekler bulunacaktır. Ey tembel ve pis insan ilelebet özgürlük ve seçim hakkı senindir, bunu koru. Şahsi çıkarlarını bir iş, bir bulaşık uğruna heba etme. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki rakıda mevcuttur.

Yazmaya başlayınca iyice sapıttım. Başka ufuklara doğru gitmek eğilimindeydim, yukarıda görüldüğü türden kaymalar yaşadım. Umarım fay çatlamasıyla sonuçlanmaz. Yine de her şey oluruna varsın. Şimdilik hala iyiyiz, güzeliz. Acaba diyorum şuradan bir rakı koysam…

Bir de uygun fotoğraf bulursam, ki muhakkak bir şey bulacağım ve yazının en başına koyacağım, olsa da yapacağım olmasa da…

*Yazının başlığı Adalet Ağaoğlu’nun manyaklığa vardırırcasına sevdiğim Dar Zamanlar Üçlemesinin ikinci kitabı Bir Düğün Gecesi kahramanı Tezel’in özdeşleştiğim bir lafıdır. Bu üçlemeyi bir ya da bir çok nedenden dolayı henüz okumamış olan varsa sosyal, kültürel, öyküsel, psikopatik, felsefik, urbaniksel ya da dümdüz tarihimize dair bir şey bilmez kabul eylerim, tez okuna…

Qune İnadı En Fazla 12 Gün Sürer

Etiketler

, , ,

1-DSCN2443.JPG

Dijital günlüğe en son inat ve inatçı olmak üzerine bir yazı yazıp sonra da yılbaşında aldığın  topu topu iki karardan, aslında ikincisi öyle her gün yapılacak bir şey olmadığından tek karar da denebilir, dolayısıyla, ve fakat bu cümle burada bitmiyor ama bitirip başka bir cümleye atlayasım var, ve yaptım, yapıyorum, tek bir karar almıştın Qune epi topu 12 gün devam ettirebildin. Yuh diyorum sana!

Asıl acıklı olanı da ki ben bunu hep yaparım, çok iyi gidiyor, çok kararlıyım şeklinde ilan ettikten sonra tamamıyla enkaza dönerim. Konuyla ilişkin enkazdan bahsediyorum burada. Yoksa total bir çöküş durumu olmadı. Yine de üç gündür üzerime bir zen sakinliği inmişti. İşin garibi, Florida dönüşünden bu yana böyle garip bir ruh hallerindeyim. Cenneti, cehennemi görüp, yaa olup olacağı bu muymuş diyerek döndüğünde kasmayı bırakan, burada mecaz kasanlara, kasmayanlar zaten üzerine almasın, inançlı bir ruh halindeyim, sanki…

Bir gün doruklardaysam eğer, ertesi günü yeraltına inmelerimin, ki bu aralar oldukça yaşıyorum, en belirgin ve en yankı getiren halini, yankı derken kendi hayatımdan bahsediyorum, bir firmada çalıştığım sıralarda yaşadım. Belki daha önce anlatmışımdır, Hem artık burada kaç senedir bir şeyler anlatmaya çalıştığımdan, eh hafızanın, ne kadar iyi, ne kadar geniş olsa da, çeşitli zipleme teknikleri kullansa da, yine de belirli bir metrekareye sahip olduğuna dair şüphelerim var, hem de yaş itibariyle aynı şeyi sürekli anlatma davranışı sınır boyuna yaklaştığımdan daha önce anlatmış olduğum bir çok şeyi yeniden anlatıyor olabilirim. Eğer konuya farklı bir yaklaşım sergilemiyorsam, lütfen bunu benim başıma, yorumlarınızla kakınız. Hora geçecektir.

Firmada çalışıyorum, mekan değiştirmişiz, yepyeni, ışıldayan bir binaya geçmişiz, en tepede kantin, mola yeri, cafe gibi ortak kullanım alanımız bile var, ikinci köprüye bakan balkonlu manzarasıyla, ayrıca yemekhane muhabbeti bitmiş elimize sodekso biletleri verilmiş, dibine kadar özgürlük elde etmiş hisleri, yenilenmiş bilgisayarlar, cicili bicili fotokopi makineleri, telefon santralleri, topuklu ayakkabılarımın pahalı yer taşlarıyla döşenmiş koridorlarda çıkardığı tınıdan sarhoş, her katı bize ait olan o binanın içinde, kaç katlı olduğunu unuttum artık ama bodrumla birlikte beş vardı sanırım, keyifle yürüyüp gidiyordum. Çalışmak hobi gibi bir şeydi.

Gelgelelim bir gün, artık nasıl bir gündü hatırlamıyorum, mutluluktan öyle başım dönmüştü ki, parantez içinde belirtmek istiyorum, mutluluk kadar berbat bir bela daha bilmiyorum hani, bu kavramı ya da bu hali, kim neden, nasıl ve nerede icat etmişse kafasını gözünü yarasım var, oh içimi döktüm rahatladım, şimdi kaldığım yerden devam edebilirim, açtım posta kutumu ve genel direktörle, ik direktörüne kutlama mesajı yazdım. Uzun süren, meşakkatli tartışmalara yol açan taşınma projesini, binanın içinde çalışanlar için böylesine hoş ve olumlu bir şekilde yönetip sonuçlandırmalarından dolayı ikisine de teşekkür ettim. Eminim daha uzun ve dokunaklı bir şeyler yazmışımdır. Kendimi tanıyorsam eğer duyarlı anlarda elim, ağzım düşer. Ağız düşmesi için genellikle alkol de gerekir ama elim oldukça çabuk düşer, klavyeye bir kere dokunmakla iş biter. Ama özeti buydu. O akşam mesai bitiminde eve servisle, huşu içinde döndüm. Ertesi sabah oldukça iyi kalktım, makyaj yaptım, o zamanlar kozmetik firmasında çalışıyorum, her gün hiç sektirmeden keyifle yapardım, servisime bindim, her zamanki gibi güle oynaya şirket yakınlarına geldim. Servisler şirketlere sabahın köründe bırakır, çünkü bizden sonra bir de yuva çocuklarını okula götürme işi vardır, ama biz bir grup kapıdan içeriye girmezdik,  yakında bir park vardı, o parkın orada iner ağaçların içerisinde gizli saklı bir cafede kahvaltımızı eder sonra yine güle oynaya masalarımızın başına dönerdik, işte o sabah da aynısını yaptık.

Masama geçtim, bilgisayarımı açtım. İlk işim posta kutusuna girmek ve İK direktörüyle, bizim bölüm direktörüne istifa mektubumu yazmak oldu. Üç gün düşün sen, hemen karar verme dediler, büyük bir cömertlikle… Üç gün düşündüm, kararım kesin dedim, ayrılış o ayrılış. Sonra arada sıkılıp bir senelik bir kaç aylık başka şirket maceralarım olsa da başka hiç bir yer kesmedi. O günden beri de evdeyim.

Kıssadan hisse, çok kararlıysam ve mutluluk sergiliyorsam eğer, bu işin arkasından kesin bir bokluk çıkacak demektir.

Not: Florida fotoğrafları koymaya devam ediyorum. O eyalete çok bağlandım. Neden bilmiyorum? Seyahati anlatmaya bir başlasam, belki çözebilirim. Halbuki New York, New York şeklinde sayıklıyordum. Yukarıdaki, Miami, Ocean Drive’da kaldırımdan yürürken önünden geçtiğimiz, kenara sıralı barlardan birinin içi. Bütün ahali dışarıdaki masalara yayılmış koca bardaklarla çeşitli kokteyller içtiğinden iç mekanlar bomboş.

Her Şeyin Başı İnat

Etiketler

, ,

1-DSCN2445.JPG

Ezelden beri inatçı olduğumu söylerlerdi, inanmazdım. Yok inadım, derdim. İnatçı olsam tuttuğumu koprarır, şu anda başka yerlerde, başka şeyler yapıyor olurdum.

Bugün şuraya şu yazıyı yazarken artık böyle demiyor, böyle düşünmüyorum. Neden? Sabahtan beri yazmak ve yazmamak arasında gidip geliyorum. Yazmak için bir sebep bulamadığımdan, buna karşın yazmamak için tonlarca bahanem olduğundan. On beş dakika içinde çıkmam lazımken oturup sadece yeni yılda dijital günlüğüme her gün yazacağım dediğim için bu işi yapıyorum.

Oradan da aklıma şu geldi, kilo, sağlık ve beslenme konularına da inatla takmış olmasaydım, bugün 22 kiloyu vermiş olmazdım. Evet ABD dönüşü 2 kg daha arttı, verdiklerim. Yavaş yavaş eski benliğime kavuşmak üzereyim. Bu günlük eski benliğimi bilmez. Ya da tam olarak bilmez diyelim. 2008 yılında başladığımda yarı yarıyaydı. Ama son senelerde tamamıyla değişmiştim. Tam olarak yirmili yıllara dönebilir miyim sanmıyorum, ama bakış açısı, iç kıpırtısı anlamında bir şeyler yakalabileceğimi hissediyorum.

Neyse kıssadan hisse eğer bir konu üzerinde inat etmiyorsam, o konuyu yeniden düşünmem gerektiğini anladım. Belki de gerçekte istemediğim bir şeydi. Bu konuda yalnız biraz dikkatli olmam gerekiyordu. İstenmeyen şeyler eğer çoğunluktaysa, mesela hayatta her şey ters gidiyor diyorsam eğer, bu dikkat isteyen bir konu. Biliyorum artık. Çünkü çözüm farklı, 35’li yaşlardan sonra ters gidenleri düzeltmeye çabaladığım bir eşik var, o eşiği ne zaman, nasıl geçtim bilmiyorum, tam net zamanını söyleyemem ama kilolar da aynı anda üst üste birikmeye, sağlık elden gitmeye başladı. Ve bu yükselen eğilimde ilerledikçe ters giden hayatı düzeltme çabalarına daha da fazla giriştim. Gerisi çorap söküğü gibi gitti.

2015 senesi bana aslında akıntıya karşı kürek çektiğimi çok net bir şekilde bildirdi. Şu anda artık çözüm kendimi ters tarafa çevirmek, ters gidenleri sırtıma alıp başka yönlere dönmek. İşte o yüzdendir ki geçen sene, madem bu şekilde her şey ters gidiyor ben de bugüne kadar yaptıklarımın tam tersini yaparım dedim. Ve ilk iş beslenmeye el attım. Vegan olup, glütensiz beslenme fikri de buradan doğdu işte.

Yukarıdaki bugün şiştiğimin resmidir.

Ruhumu Karartan Temizlik

Etiketler

, , , , , ,

1-IMG_5179.JPG

Pazartesileri bizde temizlik günü. Adı anılmaya başlandığı anda ruhum kararır. Aslında ruhumu karartan iki şey var, gerçi çok daha fazlası da vardır ya, büyük ihtimal diğerlerinden bir şekilde kaytarmayı başarıyorum ama bu ikisinden bir türlü kurtulamıyorum. Biri temizlik, başta da dediğim gibi pazartesi günleri, ne ben yapmayı seviyorum, ne de etrafımda yapılmasından hoşlanıyorum. Buradan pislik içinde yaşamayı tercih ediyorum anlaşılmasın, bilakis pırıl pırıl, mis kokulu mekanlardan aşırı haz alıyorum. Dolayısıyla katlanmak zorunda kalıyorum. Her pazartesi söylene söylene evden fırlayıp çıkıyorum.

İkincisiyse çeviri. Çeviri yapmaktan da çeviri okumaktan da hiç haz almıyorum. Ama ikisinden de kaçınamıyorum. Çeviriyi mecburen okuyorum, ana dilinde bir şeyler okumak çok keyif. Bir, iki kişi dışında çevirisinden memnun kaldığım çevirmen yok. Türkçesi mükemmel olsa, memnun kalsam bile bu sefer otantikliği gitmiş diye söyleniyorum, stil olmamış diyorum, yani her seferinde bir şeyler buluyorum. Buna rağmen çeviri okumaya, hatta kitabın yazıldığı yabancı dili bilsem, rahat okuyabilsem bile, türkçesinden takip etmeye devam ediyorum. Bir aralar bak kendin yaparsan bu kadar söylenmezsin, bu işin zorluğunu takdir edersin gibi bir mantık düşünmüştüm, ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Hem kendi yaptıklarıma, hem başkalarınınkine söylenmem bundan böyle üçe, beşe katlandı. Eh peki yapmayayım o zaman değil mi? Yok, hayır. Öyle bir çabam da yok.

Kıssadan hisse: Sanırım söylenmeyi seviyor, bunu yapmadan yaşayamıyorum. Söylenebilmek benim için hava, su kadar kıymetli.

Bugün uzun zamandır istediğim bir şeyi yaptım. Tanımadığım 5 kişiye kartpostal gönderdim. Geçen senelerde İyi Geceler Küçük Joe ile uçağa atladık ve bir günlüğüne Ankara’ya  Stupid Little Things ile Leylak Dalı‘yla buluşmaya gittik. O zaman Stupid Little Things ile yeni tanışmış ve yazılarını ayrıca kendini çok sevmiştim. Hala devam tabii. Eve döndükten sonra bütün blogunu baştan sona okudum. İşte o zaman Postcrossing yaptığını görüp heves ettim. Yalnız bu hevesi gerçekleştirmek bir seneden fazla zamanımı aldı ama yılmadım. Kartpostallarım yerine ulaştıktan sonra ben kendim de almaya başlayacağım. Yalnız bizdeki sorun kartpostal satışlarının çok kötü olması. Seyahat ettiğim yerlerden tonla kart alıp gelirken kendi ülkemde kart alınabilecek yer bilmiyorum.

O yüzden Kadıköy’e indim. Bir kırtasiyede üç beş çeşit buldum. Zaten toplamda 20 çeşit falan vardı, en az 10 tanesi Atatürk’ün çeşitli pozlarıydı, geriye kalanların içinde bir güllü, bir noel kartı, 8 tane de çeşitli İstanbul manzaraları. Çeşitli dediysem, yoktan seçmeli gibiydi; Galata Kulesi, Kız Kulesi, Aya Sofya ve Boğaz. He bir de Topkapı Sarayı, yanında kaşıkçı elması. Sanki İstanbul’da başka mekan yok. Çocukluğumda çok güzel kartlar olurdu. Taksim’e, Beyoğlu’na kart standları açılır, dört mevsim satılırdı. Ne oldu yahu kimse kartların yüzüne bakmaz oldu.

Dönüşte sarı dolmuşa bindim. Yanımda bir teyze, telefonda özürlü kızına kardeşinin numarasını yazdıracakmış, bir yandan da caddebostan migros’un oralarda inme derdinde, aman geçmeyeyim diye dertlenip soruyor, doktor randevusu mu varmış nedir. Şöförün sürüşü korkunç, adamın sinirlilik hali arabaya da bulaşmış, içeride, ileri geri, sağa sola acayip sallanıyoruz. Her direksiyon kırışından evvelse şanından olsa gerek şöför beyefendi pek acı bir fren yapıyor. Sonunda dayanamadı döndü arkaya teyzeye hitaben, teyze, ver şu telefonu yanındaki kıza o söylesin numarayı, ayıp değil ya, madem yazdıramıyorsun, diye bağırdı. Şöförün, teyzenin kızından haberi yok tabii, önde duymuyor ki, ben atladım hemen sorun teyzede değil, karşıda dinleyen kızı özürlü o ne yapsın, teyze de heee ya oğlum özürlü falan diye dert anlatmaya çalışırken şöförün acı fren yapıp arkaya tam dönerek ver şu telefonu yanındaki kıza o söylesin numarayı diye bağırması üzerine zavallı teyze konuşmayı ortada kesip anında telefonu genç kıza verdi de biz yeniden yola koyulabildik. Fakat tabii ki özürlü kız kendisine verilmek istenen numarayı daha kolay yazmadı. Fakat şöför, ses tonu değişiminden olsa gerek biraz olsun yatıştı, biz de eskisi kadar sarsılmaz olduk. Neyse bir beş dakika sonra olay kapandı, numara verildi. Herkes iyice rahat etti, artık düzgün gideriz nasıl olsa, ben de kitabımı çıkarıp biraz bakınayım derken, hop teyzenin telefonu bir kere daha çaldı. Aman sakın açma diyemeden ben, kadın alo dedi. Şöförün yine tepesi attı. Bu sefer karşı taraf sordu neredesin diye ki, bizimki valla Kadıköy’den sarı kız’a bindim Bostancı’ya doktora yetişeceğim, yoksa adam bizi beklemeden gidecek diye dert anlatmaya başlayınca ben orada sarı dolmuşa yapılan sarı kız muamelesine koptum, ineceğim yeri kaçırdım. Alelacele şöföre ay geçtin falan derken acı bir frenle durduk. Hakkıma düşen fırçayı yedim, süt dökmüş kedi misali arabasından indim.

Pazartesileri temizlik günü demiştim ya, evden çıkar, belirli bir saate kadar da dönmem, dönemem. Baktım saat daha erken, olacak iş değil. Eve gidersem temizlikle karşılaşma ihtimalim epeyce yüksek, karnım da aç. Aklıma CKM’ye gidip film seyretmek, o arada da patlamış mısır yemek geldi. Bir taşla üç kuş vurdum. Temizlikten kaçtım, karnımı doyurdum, ruhumu dinlendirdim. O dolmuştan sonra ihtiyacım vardı.

Jennifer Lawrence, Bradley Cooper, Robert de Niro birlikte oynadıkları Joy filmini seyrettim. Kayda değer bir şey yoktu.

David Bowie – The Man Who Sold The World
R.I.P.

İlk Kurgu Denemesi; Yıl 2008 ya da 2009

Etiketler

,

1-DSCN4324.JPG

Bümed’de Murat Gülsoy’la Yaratıcı Yazarlık Kursu’na başladığım ilk haftalarda tarihini çok net hatırlamıyorum, bir ödevimiz oldu. Daha önce de ödevlerimiz olmuştu ama bu aşağıdaki, bizi kurgu yapmaya yönelten ilk olması açısından anlamlıydı. Diğerleri boşluk doldurma, cinsiyet değiştirme ya da daha farklı şeylerdi. Biraz önce arayıp buldum. Eski hard drive’ların arasından çıkardım. Daha sonra geriye bakıp ne kadar yol kat ettiğimi anlamak açısından saklamışım. İyi de yapmışım.

Bir resim ve ardından talimatımız: resme konu olan karakterleri, neler hissettiklerini, neden böyle bir sahne yaşandığını ve sonrasında neler olacağını düşünerek bütünlüklü bir öykü yazın. En fazla 500 sözcük kullanın.

Sevgili Selma,

Bu sana son mektubum. Hiç bir şey eskisi gibi değil. Zaman zaman dalıp gidiyorum, kendimde değil gibiyim. Şu an işini bitirmiş olmanın mutluluğu ve gururu içindeyim. Yapmalıydım ve bir kere bile tereddüt etmedim. Kemal’i biliyorsun. Annemle babamın o garip kazasından sonra üstüne bir tuhaf haller geldi. Korkuyorum. Bugüne kadar varsa yoksa Kemal’di, biliyorsun. Tüm gözler onun üzerindeydi. Şimdi eşitiz. Benden iyice uzaklaşmaya başladı. O zamanlar pek üstünde durmadım. Şoku atlatsın geçer dedim. Ne de olsa ağabeyimdir, beni bırakmaz dedim. Onun tek seveni benim artık. O da benim hayattaki tek dayanağım, her şeyim, biliyorsun. Bir de Necla kaltağı var, hatırladın mı?

Artık yok. Bu sabah şafakla birlikte kuşlukların orada cesedini buldular. Bıçaklanmış. Korkuyorum. Ağabeyimin peşinden ayrılmıyordu. Ben yukarıda iş yetiştireyim derdindeyken, o, her fırsatta dükkana damlıyordu. Görecektin, kırıtmalarını. Gebertesim geliyordu. Sonra da kendi kendime, bırak mutlu etsin ağabeyimi, hem sonra bana da yandaşlık eder, onlardan başka kimim var ki diyordum. Hem ağabeyim beni sever. Birlikte gül gibi geçinir gideriz.

Dün dükkana indim. Dış kapı içerden sürgülü. Bir yere gitmiş herhalde dedim. Keşke bana haber verseydi. Dükkan kapalı kalmasın. Sonra iç taraftan gelen kıkırdamaları farkettim. Sessizce perdenin yanına sokuldum. Dinledim. Fısıltılar, nefes alıp vermeler. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ağabeyimin “karanlık çöktükten sonra kuşluklardan alırım seni, kısmetse 1 hafta içinde Almanya’da oluruz’ demesiyle kendime geldim. Domuz karı. Fitne fucur. Ağabeyim bilmez bunları. Saftır o. Hep bu kaltağın yüzünden. Yalnızlık kötü. Korkuyorum.

Dün gece ağabeyim sabaha karşı geri geldi. Bekliyordum. Odamdan ayak seslerini duydum. Uyumuyordum. Ne oldu acaba? Doğruca odasına gitti. Sendelemesinden anladım. İçmiş. Sağa sola çarpıyor. Canım ağabeyim benim. Ben sana bakarım, sen hiç merak etme. Hele bir atlat. Kapısını çekti. Yatağımdan kalkmadım. Necla, dedim. Yanına bırakacağımı mı sandın, dedim. Ağabeyim elbet anlar senin ne mal olduğunu. O ara dalmışım. Gün ağırırken komşunun Hülya, aşağıdan bağırdı. İrkildim. Bir çırpıda iniverdim. Ağabeyimi uyandıracak. Seninkini bulmuşlar. Fazla sürmemiş. Sevincimi zor gizledim. İçimde bir garip korku. Ya şimdi bunu da alıp götürürlerse. Yalnızlık. Aklım bulandı.

Koşarak yukarı çıktım. Ağabeyimin odasına girdim. Pencereden gün ışığı görünüyor. Ağabeyim yatağa ölü gibi uzanmış. Başını duvara çevirmiş. Kendinden geçmiş. Ah, ne yaptın sen, dedim. Başımızı öyle bir belaya soktun ki. Temizle temizleyebilirsen. Nasıl altından kalkılır ki bunun. Kapının oracıkta yığılmışım. Ayıldığımda ağabeyim hala kıpırdamadan yatıyordu. Odadan çıkmadan yüzüne son bir kez daha baktım. Ölü gibi. Ölünce günahlarından arınır insan. Yeniden tertemiz olursun. Saf. Kurtulursun pisliklerinden. Necla gibilerden.

Koşarak mutfağa gittim. Bilirsin, arayınca bulunmaz zaten. Hangi cehennemin dibindeydi şu küçük tüp. En son temmuzdu sanırım. Babamların kazasından altı ay sonra. Hep birlikte yaylaya çıkmıştık. Necla saklambaç oynamak istemişti. Yalnızlık. Korkuyorum. Sonunda tüpü buldum. Götürdüm odasına koydum. Gazı ardına kadar açtım ve çıktım. Sızıntı yapmasın diye de kapının altına havluları sıkıştırdım.

Sonra bütün günü dükkanda geçirdim. Ağabeyimi soranlara hasta, yatıyor dedim. Bütün gece başında bekledim, ateşler içinde yandı çocuk, dedim. Artık korkmuyorum. Bundan böyle yalnız kalmayacağım. Ateşler. Alevler. Yeniden gece olmasını bekledim.

Selmacığım, mektubumun sonuna geldim sayılır. Yanan tahtaların neşeli çıtırtılarını duyuyorum. Alevler bacayı sarmak üzere. Artık çıkmalıyım. Bir kaç işim daha var. Sonra ben de tertemiz beni bekleyen ağabeyimin yanına gideceğim.

Seni sevgiyle kucaklıyor ve elveda diyorum. Kendine iyi bak.

Ziynet.

Not: Verilen resimde bir odanın kapısından çıkmakta olan perişan bir kızla, kapı aralığından görünen yatakta yatan pestili çıkmış  bir erkek vardı.

İkinci not: Yazının fotoğrafıysa Miami, Cocunut Grove alışveriş merkezinden, İstanbul’a dönmek için hava alanına gitmeden önce son ayak basılan mekan. Adidas Stan Smith almak istedim, iki spor ayakkabı mağazası vardı. Hiç birinde yokmuş. İşin garibi tezgahtarın ayağındakiler Stan Smith’di. EEE dedim, sen nereden buldun da giyiyorsun peki? Miami merkezde kocaman bir Adidas mağazası var, oradan, dedi. Buralarda yok, bulamazsınız. Şansıma küstüm, kös kös uçağa yetiştik. Sonra Kiki iyi haberi verdi, Paris’teki Foot Locker’da bir sürü varmış. Şubat’ta gitmeyi bekleyeceğim artık. Neyse o zamana kadar İstanbul’un yağmuru, çamuru biraz olsun kesilmiş olur, bembeyaz ayakkabılarım daha ilk haftadan griye dönmez. Her işte bir hayır var dedikleri bu olsa gerek.

Keşke Figen Demeseydim

Etiketler

1-IMG_4786 (1).JPG

Yeşim yokuş yukarı koşarak hızla yanıma geliyor. Nefes nefese. Görüyorum bir alıyor, bir veriyor. Biz veliler okulun arka çıkışındaki dik yokuşta, çift kanatlı, kara demir kapının tam karşısında ikili, üçlü, hatta beşli, eğik ağaçlar misali, yokuş ya, kendimizce bir duvar örmüşüz, birazdan başlayacak çocuk erozyonuna karşı duruyoruz. Tek duranlar, benim gibi ara sıra günlük takılanlar. Hava güzel olduğunda, işten izin alındığında, yakınlarda bir randevuya gelindiyse, önemli bir olayın bildirisi yapılacaksa, müdür çağırmışsa… Yeşim diğerlerinin aralarından, derelerinden, bir sağından, bir solundan dolaşarak ve her adımda yukarı ilerleyerek bu insandan ormanı yarıp geçiyor. Yukarıdan yanıma yaklaşmasını izliyorum. Ne rüzgâr, ne yağmur, ne kan, ne ter, uzun kıvırcık saçlarının genel şeklini bozabilir. Bir bütün halinde zıplıyorlar. Bir aşağı, bir yukarı…

Aramızdaki mesafe azalınca dayanamadım seslendim.

Daha beş dakika var, acele etme.

Açığı iki adımda kapattı. Ben olsam ağzımı açmadan önce kıpkırmızı kesilmiş suratımla bir müddet kendime gelirim. Oysa o, tam aksine, esmerliğin de verdiği avantaj ve pürüzsüzlükle, fark edemediğim bir anda soluklanmış olmalı, güzellik uykusundan uyanan kedi sakinliğinde, ne bir ıslaklık, ne bir nefes tıkanıklığı, akımı kestiğin anda bobinin içinde donup kalan bir enerji, biran önce vardı, şimdi yok,

Müjdemi isterim, dedi.

Şaşkın şaşkın yüzüne baktım.

Ne çabuk unuttun. Senin şu yazarla bize bir akşam yemeği ayarladım.

Derin sessizlik, yüzüne aval aval bakmalar.

Eh, ne diyorsun?

Ani aydınlanma. Yüzümde en nihayetinde bir anlam belirmiş olmalı ki Yeşim’in merakla bekleyen bakışlarından sonra gelen iç rahatlamasını, hani koltukta arkasına dayandı cümlesini okuduktan sonra zihinde beliren imaj, gözümle izliyorum. Küçük hareketler ve büyük etkiler.

Severek okuduğum yazardı. Kendisiyle tanışmak en büyük arzumdu. Öylesine beğeniyordum kitaplarını… O satırları yazan kalemi tutan adama, neredeyse tutulmuştum.

Nasıl olacak o iş, biraz daha anlat, dedim.

Kaynağını söyleyemem ama bizimki haftada bir akşam, genellikle cumaları yazarçizer arkadaşlarıyla evinde yemek yermiş. Eğer sen de tamam dersen, bunlardan birine kendimizi davet ettireceğiz. Ama ücretli.

Nasıl yani ücretli? Neden?

Neden olmasın? Geçen sene Yaprak’ı Eurodisney’e götürdüğünde, Mickey ile kahvaltı etsin diye kaç para bayıldın?

Haklıydı. Hem esmer, hem güzel, hem haklıydı. Ücret bir aylık maaşımın dörtte üçünden fazlaydı.

Tamam, dedim. Peki, bu fiyata neler dahil?

Saray Sofrası’nın yemekleri. Bir adet garson. Limitsiz içki. Bir fotoğrafçı. Gecenin unutulmaz enstantanelerini albüm yapıp teslim edecek. Yazarın şahsımıza imzalayacağı yayınlanmış tüm kitapları. Son basılan romanının el yazması taslaklarından imzalı bir sayfa. Üzerinde çalıştığı henüz yayınlanmamış olanı olsa daha iyi olurdu tabii ama bu konuda kesin prensipleri varmış. Hatta biz evinden çıkmadan fotoğrafçının hazırlayıp getireceği albümün birinci sayfasına akşamın anısına bir şeyler karalayacak. Toplam ederini bir düşünsene…

Gerçekten de mükemmel bir fırsattı.

Ne diyeceğimi pek bilemedim.

Kızım havada karada atlaman lazım. Yatırım gibi düşün. Torunlarına bırakırsın. Bizimki artık uluslar arası bir yazar. Diyelim kendi ülkesinde takdir edilmedi diğerlerinde edilir.

Sesim çıkmadı.

Bak, geçen ay Paris’te Seine kıyısına yakın ara sokaklarda dolaşıyordum. Gece yarısı… Vitrinlerden birinde şöyle sarımsı soluk bir ışık dikkatimi çekti. Yaklaştım. Beyaza çalan zemin üzerinde kül rengi eski sayfalar. Bir zamanların yazarları, düşünürleri ve veya politikacılarının el yazması mektupları, bir hayrana verilen bir iki satır klişe cümlecik, peçete üzerine atılmış bitarafı kırık bir imza, hatta yapılacaklar ve daha da hatta alışveriş listesi gibi banallikler. Çoğunda dolma kalem ya da sanırsın İsa’dan önceki daktilo kullanılmış. Ne diyeyim önce dekorasyon zannettim, satılan malı anlayabilmek için şöyle bir bakındım. Görünürde başka bir şey yok. Sadece köşeleri erimiş sarı sayfalar. Neyle yaşıyor ulan bunlar? Nereden baksan lüks mahalle, lüks dükkan. Kiralar ateş pahası. Öyle meraklandım ki ertesi gün şafak vakti, atıyorum tabii, yeniden gittim. Meğer mallar vitrindekilermiş. Etiket koyacak kadar aşağı inmemişler. Her düzeyli dükkân gibi fiyatı içeri girince öğreniyorsun. Dudağım uçukladı. Çoğu da satılık değil ha… Haberin olsun. Prestij.

Havada karada atlamam lazım. Biliyorum. Uzun süre beklediğim, hayallerini kurduğum fırsat işte el mesafesinde ve erişmiyorum, uzanmaya yeltenmekte çekimser kalıyorum. Anlaşılır gibi değil. Murada ermek değil sanki derdim. Yıllarca birlikte yaşamışız, arzum ve ben. İçimde bir garip hüzün…

Duraksadığımı gören Yeşim devam etti.

Bir de şöyle düşün. Bu tür koleksiyonlar olmasa, Victor Hugo’nun 25 Ocak 1860 tarihinde kış ortası canının kıpkırmızı Çanakkale domatesi çektiğini, bulamadığını ve büyük ihtimal sırf o mahrumiyet hissi yüzünden Sefiller’i kaleme aldığını hiç öğrenemezdik.

Dedim ya bir garip hüzün, hafif bir tedirginlik. Diğer yandan Yeşim’e hak vermemek elde değil. Zaten millet olarak başımıza ne gelmediyse hep bu merak yoksunluğu yüzünden gelmedi. Fikrim odur. Bir zamanlar merak etmiş olaydık, belki de atom bombasının tescili elimizde olur, sırf franchising’den köşeyi dönebilir, kitle imha silahları yerine bugün caydırıcı nükleer egemenlikten söz eden ülkeler arasında olurduk. Bazen kendimi tanıyamam, içimden konuşanı anlayamam. O şahıs ne zaman ve nasıl girmişse girmiştir işte, çıkmaz bir türlü.

Peki, dedim kimler oluyormuş o yemekte?

Bize ne… Kendisi seçecek. Bir şair, belki bir yazar arkadaşı daha, düşüncelerine değer verdiği bir iki dostu. Hepi topu üç, dört kişi. Bırak ilerideki yatırımın değerini, elimize fotoğrafları alınca ona buna gösterir, ne hava basarız, portreyi görebiliyor musun? Para ödediğimizi söylemeyiz tabii. Var mısın, yok musun?

Merakım uyanmış, iştahım kabarmıştı bir kere…

Tamam, dedim.

Perşembe akşamından manikür pediküre gittim. Saç boyatmak olmaz, üç beş gün kimyasal kokarsın, istediğin kadar yıkan-parfümlen geçmez o koku bir türlü. Ağda yaptırdım. Ne olmaz ne olmaz. Cuma sabahı çok keyifli kalktım. Eşimi ve Yaprak’ı yolcu ettikten sonra işe taksiyle gittim. Arabayı almak, otopark, trafik derken zul olacaktı. Kız anneannesinde, eşim gece vardiyasında. Oh, kekâ… Biz de Yeşim’de sabahlarız diye düşündüm. Hem sonra içkili araba kullanmak da keyfimi bozar. Geçenlerde şirket yemeğinden dönerken İK’cıları yakalamışlar, arabadaki abisinden kalma doktor logosuna istinaden acil vakaya gidiyorum, bizim teyze oğlu da sizin gibi polis, çalışma koşullarınız da bayağı zor yahu falan filan bana mısın dememiş, ehliyet gidivermiş.

Öğlen kendimi yeniden kuaförde buldum, bu sefer fön çektirdim. Aman dönmeli olsun, bir zamanların Hollywood yıldızları gibi… Ofiste günü zor tamamladım. Akşamı düşünmekten hiçbir işe odaklanamıyordum. Mesai süresince nette gezindim. Türk Edebiyat Tarihini gözden geçirmeye çalıştım. Biraz da yabancı düşünürlere baktım. Kafam biraz karıştı ama olacak o kadar. Akşam çıkışta hem heyecanlı, hem tedirgindim. Kararlaştırdığımız gibi Osmanbey metrosu çıkışında Yeşim’i beklemeye başladım. Erkencilerdenimdir. On beş dakika kadar bekledim. Gelmeyince cebinden aradım. Ulaşılamıyordu. Tedirginliğim iyice arttı. Evini aradım. Kızı açtı.

A-ah… Figen teyze annem derste, telefonunu açmaz.

Nasıl yani? Bu akşam buluşacaktık onunla. On beş dakikadır bekliyorum.

Ay Figen teyze, seni aramayı unuttum. Annem çıkarken bana Figen teyzeni ara, bu akşam gelemeyeceğimi, dersi kimseye satamadığımı söyle. Özür dile demişti. Vallahi aklımdan çıkmış. Özür dilerim. Anneme söylemezsin değil mi?

Ne cevap verirsin şimdi çocuğa… Yeşim dersini kimseye satamadı, ama beni sattı. Hem esmer, hem güzel, hem haklı Yeşim, aynı zamanda çok adiydi. Hali hazırda bir gitarın akort mandalına sarılı sinirlerim daha da bir gerildi. Şimdi bu yemeğe ben de gitmesem hiç olmazdı. Bunca hazırlık. Bunca heyecan. Hem parasını da ödedim. Bu fırsat bir daha nasıl ele geçer? Bu Cuma gecelerinin varlığı her an ortadan kalkabilir yalan mı? Sonuçta adam dünya çapında ünlü olmaya başladıkça seyahat, seminer, imza, fuar programları da bir o kadar yoğunlaşır. Eh Yeşim! Önümden geçen ilk taksiyi durdurdum.

Cihangir, dedim.

Arabayı apartmanın tam önünde durdurarak indim. Yazarın dairesi en üst kattaydı. Çatıdan görünen manzaranın güzelliğine bakıp, beyaz şarabını yudumlayarak o güzelim satırları yazdığını düşünmek içimi titretirken gelen asansöre daldım. Kırmızı Şarapçı da olabilirdi. Rus ve İrlanda edebiyatından bu kadar etkilendiğini söylediğine göre Votka ya da Viski seçeneklerini de göz önünde bulundursam yeriydi. Yok, yok beyaz şarap en yerinde seçenek. O güzelim kelime dizimlerini açığa çıkaracak başka bir içki düşünemiyordum. Neredeyse kesinlikle doğru olduğunu düşündüğüm tek şey, Tekila edebiyatından söz bile edilemeyeceğiydi. Gözlerim boş boş ayna aradı. Koskoca bir yazarın oturduğu pek koskoca olmayan apartmanın asansöründe, ne olsa eski semt, nerede öyle şimdiki havuzlu verandalı villalar, tek bir ayna parçası bile olmaması neredeyse gözlerimi yaşarttı. Son rötuşlarımı yapmak üzere üzerinde siyah kat düğmelerinin bulunduğu parlak alüminyum plakanın kenarına suratımı yapıştırarak rujumu, göz makyajımı, saçlarımı kontrol ettim. Her şey mükemmel, akma taşma kokma yok. Evren insanı mecbur bırakmaya görsün, işini her yerde, her şekilde görürsün… Özel sektör yaratıcılığı kamçılar, her zaman demişimdir.

Asansör kata geldiğinde kendimden gayetle emin adımlarla koridora çıkış yaptım. Topuklularımın mükemmel melodik tıkırtısı ki yalnızca yıllanmış apartmanların o eski taş zeminlerinde duyulur, tedirginliğimi bir süreliğine dindirdi. Kapıyı çaldım. Giysilerinden o gecenin garsonu olduğu anlaşılan gençten bir çocuk açtı. Aniden dört, beş erkeğin arasında bir başıma olacağım gerçeği kafama dank etti. Üstelik nerede olduğumu Yeşim’den başka bilen de yoktu. O da şimdi bir kaç gün, beni yatıştırma işini bahane ederek ortalardan kaybolurdu. Hay aksi, bunu hiç düşünmemiştim. Günlük gazeteleri okursan işte böyle korkarsın. Satmışım gazetesini… Hem hiçbir haberine güvenmezsin hem de…

Buyurun sizi bekliyorduk.

Daha fazla uzatmadan hole girdim. Yer taş. Tavan basık. Lamba sönük. Grilik bir sis gibi etrafı sarmış. Oradan salon kapısının eşiğine vardım. Salonda oturmuş, sohbete başlamışlar. Aylardan mayıs, hava henüz kararmamış. Geniş camlardan görünen öndeki kilisenin kubbesi öylesine yakın ki, huşu bulmamak mümkün değil. Ardından karşı kıyılar yüzünden alabildiğine uzanmayan mavi deniz, birazdan yıldızlı pijama laciverdine çalacak olan henüz mavi gökyüzü. Beni görünce ayağa kalktılar. Yazarım, canım. Hiç de fotoğraflarında göründüğü gibi değil. Durmuş, oturmuş adam havası var. Kitaplarının arka kapağı için eski gençlik fotoğraflarını mı veriyor ne yapıyor? İçimden alçak diye geçirdim. Gözlerim diğerlerine kaydı. Konuklardan bir tanesi kadın. Tam neyse ki diyordum… Yüzüme rahatlama ifadesinin yayılmasından korkarak iyice saçmaladın artık dedim. Bu arada ben bu kadını bir yerden tanıyacağım. Klasik numara gibi ama gerçek. Bir türlü çıkaramadım. O da yazar galiba derken, hah-işte oldum. İsmi-lazım-değil, yanılmıyorsam Kuantum fiziği ile ilgili kitapları vardı. Hiç birini okumamıştım. Paralel evrenler. Evrenler arası seyahat eden kediler. Tüm fizik bilgim ortaokuldan kalma çıkrıklar ve kaldıraçlar. Hem kuantum denilen şey, taş değil miydi? Sanki evin bahçesine kuyu açacağım. Altını temizlemek için buzdolabı çekmişliğim bile yoktur. Ya Kuantum şeyiyle kedi olayı? Eyvah, diye düşündüm. Bunun mantığını da hayatta çözmüşlüğüm yoktur. Kedi var ama yok. Çat burada, çat orada, anlaşıldı seviyemin çok üstünde bir kadın bu, çat kapı arkasında. Üstelik yazarım canım o prestijli ödülü alınca haksızlık diye bas bas bağıran, edebiyatıyla değil politik görüşü ile almıştır beyanatları veren de bu değil miydi? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu şimdi… İçimden iyi ki okumamışım kitaplarını diye teselli buldum. Sevdik mi yürekten severiz, ölümüne gideriz yanım da yok değildir hani…

Diğer iki adamı da gözüm bir yerlerden ısırıyordu ama bu ismi-lazım-değil’le bu kadar vakit kaybedince üzerlerinde durmadım. Nasıl olsa gece uzun ve ben artık kapı eşiğinden içeri girme zamanını çoktan geçtim. Farkındayım. Gülerek yazarıma yaklaştım, o da diğerleri gibi bana baktı.

Hoş geldiniz. İyi okurla buluşmak daima bir zevktir, dedi.

Elini uzattı. Uzatılan eli sıktım ama gülümsemekle yetindim. Evet, kitap arkasındaki fotoğraflarında olduğu gibi değildi ama çekiciliği, karizması tastamam yerindeydi. İstesem de, böyle gözlerinin içine bakıyor durumdayken ağzımdan tek kelime çıkartamazdım. İş çıkışında acele etmeyip, önce birkaç kadeh bir şeyler yuvarlamayı neden düşünemediğime hayıflandım. Üstelik geçen hafta işler çok yoğun olduğundan kitaplarını da planladığım gibi gözden geçirememiştim. Üç beş ay önce ayılıp bayılarak okuduğum son romanını bile detaylarıyla değil, ancak bende bırakmış olduğu genel izlenimini ve bir kaç sahnesini hatırlayabildim. Hâlbuki ne olurdu birkaç cümle ezberlesem onları burada şak döksem. Sohbet sırasında iki lafından biri şu kişi böyle demiş bu kişi şöyle buyurmuş diyip alıntı yapanlar, birincisi bu kadar cümleyi nasıl ezberlersiniz, ikincisi hangi cümleyi kimin söylediğini nasıl olurda karıştırmazsınız? Zihnimde kopuk kopuk görüntüler vardı. Bana sorulsa edebiyatın hası, o görüntüleri birleştiren detaylarda gizlidir, derim. Bir de hatırlayabilsem.

Nihayetinde yazarım, canımdan gözlerimi koparabildiğimde diğerlerinin de ellerini sıktım. Herkesçe tanınır olduklarından gayet emin kendilerini tanıtmaya gerek bile duymadılar.

Hafif yaşlıca olanı,

Sizi gördüğüme hem şaşırdım hem sevindim, şimdi neler yapıyorsunuz? Hala Kaan’la birlikte misiniz, diye sordu.

Tabii ya, daha önce karşılaşmıştık. Nasıl da unutmuşum. Kalem Bar’da. O gece çok içkiliydi. Hafızası karşısında zihnimden eğilerek şapkamı çıkardım. Kaan’la bana o güzel şiirlerinden okumuştu. Keyifli bir geceydi. Ağzımdan,

Evet, şimdi hatırladım, kusura bakmayın, aradan uzun zaman geçti, lafı ağzımdan kaçıverdi.

Kaan oğlumun ismi olmasa, sizi de o zamanlar ilk sevgilime benzetmiş olmasam inanın ben de hatırlayamazdım, dedi merak etmeyin.

Ayağımın tozu ile ilk golü yedim. Ukala herif. Kafiyeli, temalı, matrak dizeler yazıyorsun ama aslında senin şiirler Meltem sakızından çıkan tekerlemelerden öte geçmez.

Bundan sonra çok gerekmedikçe ağzımı pek açmamaya karar verdim. Dahası yazarım, canımdan başka diğerlerine aldırmamalıydım. O da gerçi pek sessiz sedasız ve mesafeli duruyordu. Ne bekliyordun ki, dedim kendi kendime, boynuna atılıp ben de sizi çok beğeniyorum demesini mi? Hatta tutuldum size ilk görüşte. Böyle okuyucu… Dese hiç fena olmazdı ya… Şuracıkta ayaklarıma kapansa hayallerimin kadını, son romanımın konusu etiyle buduyla işte karşımda duruyor dese… Hemen eğilir yere yanına yapışırdım. Ellerimi tutardı. Ona doğru çekilirdim. Dudaklarımız birleşirdi.

Kapının çalmasıyla irkildim. Fotoğrafçı gelmişti. Önce çekim yapacaktı ki, gecenin bitiminde albüm hazır olsun ve sevgili yazarım birinci sayfasına bu gecenin anısına dair bir şeyler karalayabilsin. Az öncenin gergin ortamı da neyse ki bu şekilde biraz olsun yumuşadı.

Toplu çekimlerden sonra, bir de baş başa pozlar alındı. Sonra kurulu masaya geçtik. Yuvarlak. Bir yazara yakıştıramayacağım bir şey varsa, o da yuvarlak masadır.

Sizi yazarımızla şairimiz arasına alalım, dedi fotoğrafçı vizörünün arkasından.

Yine bir kaç farklı mizansenden sonra,

Hadi eyvallah ben gittim, birazdan görüşürüz, diyerek ayrıldı. Kendisini özlemeyeceğim kesin gibi bir şeydi.

Yazarım, canım,

Hazır sofraya oturmuşken yemeğe de başlayalım, dedi.

Bir an sessizlik oldu. Aynı anda garson servise başladı.

Biraz da kendinizden bahsedin isterseniz, dedi yazarım.

Bu soruya hazırlıklıydım. Özgeçmiş düzenler gibi, kafamda gösterişli bir tanıtım kurgulamıştım.

Ben Figen Karasu, dedim.

Der demez, keşke Figen demeseydim diye düşündüm. Figen… Düpedüz dansöz ismi… Keşke şöyle daha üst düzey bir isim söyleseydim. Mesela… Burçin. Burçin Kara. Devam etmem için bana baktılar.

Dünyanın bir numaralı kozmetik firmasının Türkiye ayağında Medya ve Halkla İlişkiler Müdürüyüm, vesaire… diye devam edecektim, ismi lazım değil hemen konuya atladı.

Eh, bundan sonra bize krem, makyaj tavsiyesinde bulunursunuz artık, ben en son…

Paçoz! Yazar da olsa, çizer de paçozluklarından kurtulamıyorlardı işte. Üstelik yaş ilerledikçe bu durum daha da belirginleşiyor, genç yaşlı, kadın, erkek tüm insanlığa bulaşıyor, genel bir paçozluk hali söz konusu oluyordu. Sızlanma, dedim kendi kendime. Bugüne bugün bu akşamı ödeyecek imkânın işte bunlar sayesinde var. Birden bu fikri çok tuttum. Fakirin ekmeğine sarılması gibi sarıldım, benimsedim. Gülümseyerek,

Ne zaman isterseniz buyurun gelin, şirkette konuğum olun, dedim.

Adını söylemeyenlerden ve benim de hala hatırlayamadığım iri yarı, Freud sakallı olanı,

Felsefeye meraklı mısınız? Diye sordu.

Buna benzer bir soruyu da bekliyordum. Gözlerimin giderek büyüdüğünü, el ve ayak parmaklarımın sinirli sinirli titrediğini hissettim.

Evet, dedim. Sophie’nin Başına Gelenleri bir çırpıda okudum.

Tam devam edecektim ki yüz ifadesinden bir şeylerin ters gittiğini anladım ama ne olduğunu kestiremedim.

Sophie’nin Dünyası demek istediniz herhalde, dedi. Gerçi o da hem eskidi, hem de biraz avamdır ya… Ama diğeri Comtesse de Segur’ün çocuklar için yazmış olduğu bir kurgu macera.

Soluk almam iyice güçleşti. Açıkçası, avam kelimesine bir hayli takıldım. Ne demek istedi şimdi? Oldum olası karıştırırım avam kim, burjuva nedir, kimlerdendir? Bir yerlerde bir kamarası olduğundan eminim ama… Buradan çıkar çıkmaz ilk işim, büyük bir sözlük alıp masa başıma koymak olsun diye düşünürken;

Sokrat, çıktı ağzımdan

Sonra da,

Platon, diye kekeledim. Niyeyse?

O anda garson Hızır gibi yanımda beliriverdi. Şarap şişelerini getirmiş, gösterdi. İçimde biriken nefesi bir çırpıda verdim. Taze ve derin bir tane daha aldım.

– Kırmızı, dedim şişeyi işaret ettim.

İçimden sen o şişeyi buraya bırak aslanım, demek geçti ama cesaret edemedim. Garson şarabı kadehime doldurur doldurmaz diğerlerini beklemeden ve kimseye bakmadan hepsini kafama diktim. İkinci kadehi doldurması için oğlanın gözlerine baktım. Sonra masadakilere dönerek,

Susamışım da, dedim.

Yazarımın suratına bakamıyordum. Yüzümün yavaş yavaş bardaktakinin rengini aldığını hissettim. Porselen rengi fondötenin vaatlerini yerine getireceğini umarak arkama yaslandım. Son anda Sokrat ve Platon dediğimi hatırladım. Bunların arasındaki akrabalık derecesi de neydi acaba? İyice saçmalamaya başlamıştım. İkinci bardağı da devirdim. Üçüncüye baktım. Sophie’nin Seçimini okuyalı da yıllar olmuştu. Önce içimden Yeşim’e küfrettim. Sonra da kendime… Ne diye Medya ve Halkla İlişkiler Müdürüyüm dedin ki? Kafasız. Zaten Figen dedin, bari dansözüm deseydin.

Yine de topla kendini, dedim. Henüz pes etmek için çok erken. Son çareyi kişisel cilt ve saç analizlerine saklıyordum. Aynı burç, fal muhabbeti gibidir. Etki garanti.

Beynimi iyice zorladım. Şu zehir zıkkımı kendi elleriyle içen hangisiydi acaba? Tabii ya, Sokrat’tı, Sokrat. Erko Gencal’ın oyununu nasıl unuturum. Sahnenin sağında duran tahta bir sedirin üzerinde kadehin gelmesini beklediğini, acaba tas mıydı kadeh miydi, hay aksi neydiyse… Sonra da bir çırpıda kafasına dikip ölmeye uzandığını. Üçüncü kadehimi Sokrat’ın şerefine kaldırdım.

Felsefe uzmanı cevap beklercesine hala gülerek bana bakıyordu. Üç kadehi birden yuvarlayınca hafızam tam olmuştu. Bir yandan da bileklerimi kesip, göğsüme jilet atmak arzusundaydım ki aniden aydınlandım. Bu bizim uzman, aile ve çocuk eğitimi konusunda ulu orta atıp tutan, saygıdeğer profesörlerimizden biriydi. Her fırsatta görüşüne başvurulurdu. Geçen sene gayri meşru çocukları ortaya çıkınca skandal olmuş, bunun da tüm karizması çizilmişti. Tedirginliğim gitti, yerine sahte bir kendine güven geldi.

Erko Gencal’ı çok beğenirim, dedim. Ya siz?

Tabii, diye atladı sakız şairi.

Sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Gecenin sonunda kollarımda yazarım, canımın bana imzaladığı tüm kitapları, son romanından imzalı bir sayfa el yazısı taslak, birinci sayfasında o geceye ait çiziktirilmiş…

Keşke Figen demeseydim…

Yüzümde güller açtıran bir gülümsemeyle bana çağırdıkları taksiye bindim.

Etiler, çıktı ağzımdan. Eğlence bitti, eve dönüyoruz…

Sonra birden aklıma geldi, arkadan şöförün boynuna atladım, dur kardeş, aman dur, geri dönelim.

Buradan dönemeyiz abla.

Nedenmiş o? Dur o zaman inip ben gideyim. Fotoğraf albümünü almayı unuttum.

O GECE ÖLDÜM BEN.

Nasıl oldu? Neden oldu? Cesedimi ne yaptılar? Eve nasıl haber verdiler? Orada ne aradığımı buldular mı? Olay nasıl çözüldü? Katil kim? Kaza mı? Bizimkiler, Yeşim… Bu bir esrar perdesi. Hiç bir zaman da kalkmayacak. Asla öğrenemeyeceğim. Öyle garip bir şey ki… Şu an tek bir korkum var. Yokoluşsal olduğunu söylüyorlar.

Her ölü bir gün yaşamı tadacaktır.

Bazen Hiç Bir Şey İşe Yaramıyor, Zamandan Başka

Etiketler

, , , ,

1-IMG_5077.JPG

Evde sıkılınca eski ofisim Caddebostan Nero’ya geldim ama pek bir işe yaradığını söyleyemem. Çok kalabalık. Bu saatte bile hala mesaiye devam edenler var. Masaların üzerinde yılbaşı mahmurluğunu henüz atamamış öğrencilerin sınav öncesi son bir çabayla geri kaldıkları konuları kapama girişimi görünüyor. Sessiz sedasız çalışılıyor. Bir yudum kahvenin arasına sıkışmış derinden çekilen oflardan, üflerden başka bir de mekanın fon müziği.

Her zamanki geniş masamı bu öğrencilere kaptırmış biçimde köşedeki küçük yuvarlak olanına çekildim, etrafı kolaçan etmeye başladım. İşimi bitiremediğimden içim bunalıyor. Deadline’lar olmasa keyifle yapacağım sanki. Gerçi bu da büyük bir yanılsama. Biliyorum ki onlarsız elimden tek bir iş bile çıkmaz. Hele de iki adım ötemde tuzlu patlamış mısırıyla mükellef bir sinema salonunda beni bekleyen Star Wars dururken. Tarantino’nun yeni filmi vizyona girmişken.

En iyisi tuvalet koleksiyonumdan bir fotoğrafı, Key West – Miami arasında girilen bir restoranın amerikan tabirlerine göre dinlenme odası, bu yazının başına ilgili bir şekilde ekleyerek bugünü de burada oldukça manidar noktalıyorum.

Yaşasın Star Wars! Bekle geliyorum.

Uzun Uçak Yolculukları ve Yoga

Etiketler

, , , , , ,

1-IMG_8799.JPG

Vaktim olmamasına rağmen inatla her gün yazmaya devam ediyorum. Bu sıralar evde oturup sadece yemek yapan ve iş bitirmeye çalışan birisi ne anlatabilir ki? Geçmişte yaşadıklarını tabii ki… Öyleyse en son geçmişin en kolayından başlıyorum. Uçak yolculuğu. San Francisco’ya giderken Danimarka, Norveç üzerinden, Alaska ve Canada’ya uğrayıp Seattle yoluyla San Francisco’ya indiğimizden, 13 saat süren bu yolculuktan deneyimle Miami için kendi kafamda daha az süreceğini hesaplamıştım. İşte büyük yanılgılarımdan bir tanesi daha. Ben kimim ki anlamadığım işlerde tahminlerde bulunurum. Hesap çarşıya uymadı, Atlantik Okyanusunu bu sefer daha direkt geçerek, Bermuda Şeytan Üçgenini yaran uçak yine 13 saat sonra Miami havalimanına indi. Bana sorarsanız kilometre hesabına vurulsa daha kısaydı ama bir zamanlar Bermuda Şeytan Üçgeninin orada dev bir mıknatıs bulunduğu, üzerinden geçen gemi, uçak, neyin varsa hepsini yuttuğu söylenirdi, herhalde bu yüzden olacak o civardan geçerken kanat mecbur biraz yavaşladık.

Bu sıkıcı süre dışında yolculuk iyiydi. Bu sefer jetlag olmamaya kesin kararlı bir şekilde hiç uyumadan üst üste 6 film seyrederek gittim, dönüşte paso uyudum tabii. Ama jetlag olmamanın raconu bu bence. Ve yoga hareketleri sayesinde hiç bir yerim ağrımadı, şişmedi. Ayağa kalkabildiğiniz uçak yolculuklarında şiddetle tavsiye ederim, bir köşeye çekilin artık ağaç duruşu mu yaparsınız, ters köpek mi ya da burgulardan birini seçin beğenin ama o kadar işe yarıyor ki ne kadar anlatsam dilimde tüy bitmez. Bu deyimin de ne demek olduğunu hiç algılayamamışımdır, bir ara öğrensem bari ya da kullanmasam. Dilimin pis alışkanlıklarından biri işte.

Aşağıda Purnam Yayınları’ndan Dr. Nagendra, Dr. Nagarathna ve Ayça Gürelman’ın Evde Yoga kitabının kapağı ile içinden örnek bir sayfasını koydum. Bu kadar net ve hedefe yönelik başka anlatım tanımıyor, bilmiyorum. Ayça Gürelman ile İstanbul Yoga Merkezi’nde yoga yapmaya istediğim sıklıkta gidemesem de, bu kitap evde elimden düşmez. Uçakta belimi en rahatlatan hareketse bacaklarımı açarak ya da kapalı fark etmez ama dizleri bükmeden belden aşağıya eğilip hareketsiz kalmak oldu. Omurgamın ilmek ilmek açıldığını, bacak kaslarımın lif lif gerilip gevşediğini hissettim.

Valiz kontrolü ve fıstık ezmeleri

Valiz kontrolü ve fıstık ezmeleri

Fotoğrafların sırasını karıştırmışım, aceleden düzeltemedim. Her iki yolculukta da başıma gelen şey, dönüşte bavulumun incelenmesi oldu. Aslında birinci yolculukta tesadüf diye düşünmüş zaten çok geç fark etmiştim. Sağ üst köşedeki bavula, hiç kilitlemem, içlerine değerli bir şey koymadığımdan belki de, isteyen kolaylıkla açıp bakabilir, ve fakat buna rağmen, kesik atmışlar. Bavulu alır almaz fark ettim tabii ama zaten eski ya, pek umurumda olmadı, her halde bir yere takıldı, yırtıldı falan diye düşünürken, bir kaç gün sonra içinden çıkan not kağıdını fark ettim. Biz sizin bavulu açtık, baktık. Oh iyi yaptınız, ama neden yırttınız diye sorasım geldi, tabii o kağıtta yazana göre sorma hakkımız var ama ezeli tembel olaraktan ve blogun mottosuna uygun davranışlar sergileme endişesiyle hiç bir girişimde bulunmadım, öfkemin, isteğimin geçmesini bekledim. Sahiden de geçti. Sonra bu ikinci seyahatten dönüşte de kimsenin bavulu açılmayıp bir tek benimki yine açılınca Çekirdek dayanamadı. Bavulunda ıvır zıvır yiyecek taşırsan olacağı budur. Bir düşünüp baktım ki haklı. Sadece benim bavulda fıstık ezmeleri, cevizler, bademler, bir takım tohumlar vardı. Eh ne yapalım, hem vegan hem glütensiz yemek yemeğe kalksınlar da bakalım yanlarında daha neler taşırlar, göreyim. Burada lafım bavulumu çizenlere, karıştıranlara…

Bu arada thy her seferinde bana uygun yemek vermeyi başarıyor. Bu iyi haber.

Evde Yoga Ayça Gürelman

Evde Yoga Ayça Gürelman

Boş Günün Boş Kaydı

Etiketler

, , , ,

1-DSCN4054.JPG

2105’ten sarkan bir takım işlerim var. Günlerdir onları bitirmeye uğraşırken, arada bir kaç lüzumsuz git gel  peşimi bırakmadı. Sonra da öyle bir sıkıldım ki hadi dedim, şimdi keyiflenmek için bir bölüm dizi seyret bir fincan kahve iç. Tatilde kahveyi azaltmıştım, sadece sabah içmek yetiyordu. Dönünce de devam edeyim, hatta hiç içmeyeyim dedim ama dün bir bugün iki dil dışarıda köpekler gibi soluyorum kahve diye. Sanırım bir fincan olsun içeceğim.

Kahveyi hazırladım, mis gibi koktu. A.B.D. seyahatinin en güzel tarafı her köşe başında Starbucks olması. Ve oradaki Starbucks’ların buradakilerden farkı da her daim muz bulunması. Hayatımı kurtaran onlar oldu. Neyse kahveyi yudumlayarak, yarısını da üstüme başıma dökerek gelip koltuğuma oturdum, lap top’umu lap’ime aldım, kontrol işlerime dönmeden önce yazayım dedim. Okunduğu üzere acayip saçmalıyor durumdayım. Deminden beri sürekli kucağıma çıkmaya uğraşan kediye sinir oluyorum. Ben indiriyorum aşağı o fırlıyor yukarı. Kucak boş olsa içim yanmayacak, her seferinde doğrudan klavyenin üzerine atladığından yazdıklarım birbirine giriyor, hadi al baştan ortaya çıkan hiyeroglifleri silip tekrar yazıyorum.

Kiki’nin bavulu bulundu kendisine teslim edildi, ama yollayacağım bazı şeyler vardı. Yurt içi kargoya gittim, bir poster için 140 tl istediklerini duyunca vazgeçtim geri geldim. Zaten mantı, biber, fincan cinsinden yiyecek ve kırılacak şey almıyorlarmış, sadece tekstil ve kağıt. Ya onlar vakumlu pakette, kokmazlar, kırılacak olanları da pamuklara sardım kırılmazlar dedimse de dinletemedim. Zaten iyi ki de dinletememişim, tüm bu konuşmalar bana fiyat verilmesinden önceydi. Sonrasında zaten derin bir sessizliğe bürünen ortamı YUH diyip keserek mekanı terk edip eve döndüm.

Fotoğraf Key West’in limanından. Büyük gemilerin yanaştığı liman. Bu gemi de, belki fazla belli olmuyor ama, Disney’in gemisi. Key West adasında yaşayanlar her akşam, abartısız yılın 365 akşamı, limana inip cümbür cemaat, sokak gösterileri eşliğinde güneşin batışını kutluyorlar. Biz de oradaydık tabii ki. Fotoğrafları henüz tasnif edemediğim için olayı sonraya bırakıyorum. Bu erteleme işinden bir türlü kurtulamayacağım galiba. Üzerime yapıştı kaldı. Biçim değiştirip başka türlü şekillerde ama özünde değişmeyerek sürekli karşıma çıkıyorlar.

Neyse bu kadar boş gevezelik yeter. Bugün çok boş bir gündü. Verimli bir çalışma olmadı. Kiki’ye burada bırakmak zorunda kaldıklarını postayla gönderemedim. Kontrol işini bitiremedim. Yemek yapamadım. Akşama açız. Tuzlu, yağlı mısır patlatabilirim ancak. Yanında koca bir bardak suyla. Cevap bekleyen maillere cevap yazamadım. Kısa bir paragraf yazmam gerekiyordu, onu da beceremedim. Peki ne becerdim?

Çekirdek için bizim evin yedek anahtarlarını yaptırdım. Gömlekleri ütücüye götürdüm. Bir de boş geçen günü boş boş yazdım, aman kaydı bulunsun.

Not: Fotoğrafta en çok kırmızı bacaları ve onların sağındaki baca gibi duran aydınlık yükseltiyi sevdim.

2015 Kayıp Yılı Oldu

Etiketler

2015’in bilançosunda iki önemli kayıp var hayatımda. Kabaca biri iyi biri kötü diyebilirim.

Kötü olanı annemi kaybetmiş olmam. İyi olanıysa senelerdir üstümde birike duran yirmi kiloyu.

İki kayıp üzerine de belki bir gün detaylı anlatımlara girerim ama şimdilik kendimi hazır hissetmiyorum.

Yine de ikincisi hakkında biraz ipucu vermek gerekirse yaşam tarzı değiştirdim diyelim. O kiloları alırken yaptığım ne varsa şimdi artık yapmıyorum, bunların büyük bir kısmı da yediklerimle alakalı. Mesela örneğin peynir, sucuk, yumurta, yoğurt yemiyorum. Taze meyve dışında şekerli hiç bir şeye dokunmuyorum. Çay zaten sevmezdim, çeşitli yeşil çaylar, adaçayı, nane çayı falan o tür şeylere geçtim, kahve kendiliğinden azaldı, arada bazen fazla kaçtığı oluyor ama çok değil, ara sıra hiç içmediğim günler oluyor, kuru meyve, zeytin, nar ekşisi, turşu vs gibi fermente yiyeceklerden uzak duruyorum, et, balık, tavuk, deniz mahsulü tüketmiyorum, yosunlarla bir derdim yok, piyasada bulursam yiyorum, bir de buğday, arpa, yulaf, çavdar gibi glüten içeren tahılları kullanmıyorum, yerine bol bol patates, pirinç ve mısır tercih ediyorum. Kabacası böyle. Spor yapasım gelse de yerimden kıpırdadığımı söyleyemem. Yogaya başladım, devamını getiremedim. Ama hep aklımda. Bir başka türlü enerji kazandım. Daha sakinim, ara sıra acayip öfkelendiğim oluyor ama hiç bir şeye fazla takmıyorum. Bu beslenme tarzı beni kendime düşürdü desem daha doğru. Zaten az kendimleydim ya…

Bunun dışında 2015 seyahat yılı oldu. Ömrümde hiç seyahat etmediğim kadar ettim desem yeridir. Paris’e kaç kere gittim bilmiyorum. Zaten o sayılmaz artık. Ömrümde ilk defa A.B.D.’ye gittim. Çekirdek’le California eyaletinde gezdik. San Francisco’dan başladık arabayla Los Angelos’a kadar indik çıktık. Bunca sene filmlerde seyredip hayran olduğum o uzak ülkeyi görmek kayda değerdi. Uzun uçak yolculuğundan çok korkuyordum, ama geçen gün de yazdığım gibi korkuların üzerine gidildiğinde ortadan yok olduğunu gördüm. Bu da güzel bir gelişmeydi. Yazın yine Çekirdek sayesinde, çünkü o bölgelerde çalışıyor, eski Yugoslavya ülkelerini gezdik; Bosna Hersek, Sırbistan ve Hırvatistan. Hiç beklemediğim bir keyifle oralara hayran oldum. A.B.D.’den sonra yerleşmek isteyebileceğim ikinci ülke olabilecek kategorideler. Ama İngiltere’yi görmeden karar vermek istemiyorum. Sonra da yılı Florida eyaletinde kapattık. Ufak tefekleri saymazsak bu üç büyük seyahat 2015 yılının öne çıkan olaylarındandı.

İç yaşama bakarsak, hani iç gelişim, kişisel gelişim, pek geliştiğimi, gelişebildiğimi sanmıyorum. Hala aynı odunlukta zıplıyorum.

Kitap okuma, film seyretme açısından da pek zayıf bir sene oldu 2015. Yine de kitaptan fazla film seyrettim. Okuduklarımı saymıyorum bile çünkü çıkacak rakamdan utanç duyacağım, kesin. En fazla yaptığım, dizi seyretmek oldu. The Good Wife, Game of Thrones, Pretty Little Liars, vs… Günlük tutmadığım için şimdi hatırlamakta zorlanıyorum.

Saçma sapan alışverişler yaptım, yoğun bir şekilde kitap aldım. Bu sene sıfır alışveriş hedefi koymak, hatta sıfır kitap hedefi koymak içimden geçse de yapamayacağımı adım gibi biliyorum, bunu başaranlara öyle imreniyorum ki anlatamam. Yarına kadar kendime süre veriyorum, belki bir orta yolunu bulurum. Gerçi bunu yapacaksam da ilan etmeden yapacağım. Aynı kilo verme işinde olduğu gibi. İlan ettiğim hiç bir şey olmuyor, bitmiyor. Roman yazdığımı da kimseye söylemeseydim keşke diye düşünüyorum. Onu da bir türlü bitiremediğime göre.

Kabaca 2015 böyle geçti. 2016’ya fazla hedef koymadım. İki koca karar bana yeter de artar ile. En önemlisi her gün yazmak. Geriye vaktim kalırsa yarım kalan işlerimi bitirip, bir türlü toparlayamadığım evimi, bilgisayarımı, external hard drive’larımı, masamı, kitaplarımı düzenleyeceğim. Arkamdan çekiştirip duruyorlar.

Duygularına hakim ol, hislerini kendine sakla

Etiketler

, , , , ,

1-IMG_5118.JPG

Bu sabahtan itibaren 2015 bilançosunu yapar, Florida yolculuğunu anlatmaya geçerim diyordum ki biriken işleri bitiremediğimden günün bu saatinde yine günlük zırvalarla yetineceğim.

Sabah kalkar kalkmaz çin fal çubuklarından birini çektim. ‘Guard your feelings today and hide your emotions’ çıktı. Feelings ile emotions farkını hiç bir zaman çok net algılayamamış olsam da şunu anladım, bugün herkese her şeyini öylece anlatma, duygularına hakim ol, hislerini kendine sakla. Tam da bana göre bir şey bu yaa. O yüzden ulu orta günlük yazıp yazmamakta kararsız kaldım. Sonra da dedim ki aman yahu ben çinli miyim neyim ki, onların falına inanayım, gerçi eksik de kalmayayım. O yüzden günün yarısı geçtikten sonra yazmaya başladım. Böylece herkesin gönlü olmuş oldu; hem çinlilerin hem benim.

Bu kutuyu Orlando Universal parkında yeni açılan Harry Potter Diagon Alley dükkanlarından birinde bulup aldım. Orlando’nun parklarını daha sonra renkli resimli yazacağım, çok güzeller. Eurodisney’e de Los Angelos’dakilere fark atarlar.

1-IMG_0828.JPG

İşte Londra, Diagon Alley’deki Weasley ailesinin ıvır zıvır dükkanı. Çin fal çubukları buradaydı.

Şimdi geleyim düne; hava alanı çok kalabalık, bir çok kişi uçaksız kaldı dedimdi ya, çilingir faslından sonra en nihayetinde eve girebildiğimizde Kiki’nin uçağını her zamanki gibi radardan takip etmek üzere bilgisayarın başına oturdum. Bu radardan takip işi en hoşuma giden şey, yolculuk eden kim olursa olsun, yakın çevreden demek istiyorum, hemen takibe alır, minicik uçak, ülkelerin üzerinden geçerken sanki ben de uçağın içindeymiş gibi hayallere dalarım. Piste iniş yaklaştığındaysa bire bir yaşarım. Saçma sapan bir tutku işte. Dün de baktım, bizimkinin uçağını bulamadım. Sonra THY’nin sitesinden kontrol edeyim dedim. Henüz kalkmamış, 1,5 saat kadar rötar gözüküyor ayrıca aynı saate bir uçak daha koymuşlar. Ek sefer. Tarifesiz. Çekirdek, demek biz ayrıldıktan sonra uçamayan insanlar arbede çıkarmaya devam ettiler ki bu ek sefer kondu yorumunu yaptı. Valla ben bunu düşünememiştim ama onu dinledikten sonra haklı olabileceğine inandım. Dün gerçekten görülesi, yaşanası bir kalabalık vardı.

Bu iki uçak rötarlı da olsa bir şekilde kalktılar. Bizimkininkini radardan takip ettim. Öyle bir zamanda indi ki, Kiki bu dönem Paris’te değil, oradan Nancy’e geçmesi lazım, havaalanından treni yakalamasına yarım saat var, pek olası gözükmüyor. Yine de içimiz rahat bir saat sonra bir tren ve ondan bir saat sonra da bir başka son tren var. Elbet birinden birini yakalar, ortada kalmaz. Üzerinden kırk dakika falan geçtikten sonra bizimkinden telefon geldi, ya benim bavullarım hala gelmedi, ikinci treni de kaçıracağım. Ne yapalım olacak o kadar, geç olsun hiç olmasın dedik, kapattık telefonu. Bir müddet sonra artık trene binmiştir diye düşünürken bir telefon daha çaldı. Bütün boşaltma bitti ama benim bavul hala çıkmadı, ne yapayım, bırakıp gideyim mi? Son treni de kaçıracağım. Len nasıl olur? Bırakıp gidilir mi? Valla kimsenin bavulu çıkmadı, biz burada çok kalabalık bir şekilde bekliyoruz. Nasıl yani ya? İşte sadece 10 kişinin bavulu geldi, diğerlerininki yok. Olur mu öyle şey Kiki, emin misin? derken bir de azar işittim sözüne inanmıyorum diye. Fakat gelin görün ki olay gerçekmiş. Kimsenin bavulu gelmemiş. Bavulu gelen o 10 kişi de, ek seferle gelenlerin bir kısmıymış, geri kalanın ve Kiki’nin uçağındakilerin, ki asıl tarifeli olan, hiç birinin gelmemiş. Yok dedik, bavul öyle bırakılıp gidilmez, gidersen eğer bir daha hak iddia edemezsin, edemeyebilirsin. Sıcağı sıcağına tutanak tutturman, adres bildirmen lazım ki, bavul bulunduğunda sana yollasınlar. Danışmanın önü aşırı kalabalık. Evet ama mecbur bekleyeceksin, yapılacak bir şey yok.

Kös kös kuyruğa girdi, bekledi. Tutanak tutuldu. Bizimki dün gecenin bir yarısında Paris’te oturan bir arkadaşına gitti, kaldı. Bu sabah da Nancy’e okula geçti. Bavuldan şu ana kadar hala bir haber yok. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, bu sabah bindiği trene kaç para verdi bilmiyorum, soramadım, ama sıkışık zamanlarda, özellikle de tatil dönüşlerinde falan hızlı tren biletlerini öncesinde almamışsan eğer uçak biletinden pahalıya gelir. Bu parantez dünkü taksi ve çilingir macerasına eklenince 2016 senesinin lüzumsuz masraflarla açıldığını söyleyebilirim. Umarım böyle devam etmez. Yine de neyse diyoruz, sağ salim gitsin de…

Şimdi böylesi bir durumda hislere hakim olup, duyguları saklamak nasıl bir şey olur, soruyorum, cevap ver çin falı…

Günlük Hayata Zorlu Dönüşler

Etiketler

, , , , ,

1-IMG_1512.JPG

Dün akşam saat 19 gibi havaalanından eve geldik. Kediler ortadan toz olmuş. Hatta birini bayağı aradık, bulamayınca hafif paniğe kapılmakla birlikte çareyi Kiki’nin okulda çaldığı flütü aramakta bulduk. Benim çalmama saklandığı yerden çıkmadı, halbuki diğer ikisi bacaklarıma dolanmaya başlamıştı bile… Sonra flütü eline Kiki aldı, Şişko’nun (saklanan kedinin ismi) iyi bildiği melodi duyulur duyulmaz kendisi de iç odadan koştura koştura geldi. İçimiz rahat etti. Fakat gece yarısına kadar hiç biri yüz vermedi. Yalancıktan tabii, çünkü üçü birden yatakta üzerimdeydi. Bu sabaha sorun kalmadı. Bilgisayarın tepesinden inmez oldular.

Gitmeden önce buzdolabında sebze meyve bırakmıştım. Hiç biri bozulmamış. Hatta muzlar vardı, dış kabuklar hafif kararmış ama içleri sert. Yeni bir saklama tekniği buldum. Bundan bahsetmeliyim. Her şeyi, limonları, patatesleri, soğanları, domatesleri ve asıl yeşil yapraklıları yıkayıp bazen de yıkamadan ama kuru bir şekilde kese kağıdına koyuyor, sonra da bir naylon torbanın içine yerleştirip ağzını sıkıca kapatıyorum. Ne bir kararma oluyor ne de pörsüme. Ama şahsen 15 gün dayanacaklarına pek ihtimal vermiyordum. Gelip de taptaze bulunca sevindirik oldum.

Neyse asıl bahsetmek istediğim dün gece geldik ama bu sabah Kiki’nin Paris’e dönmesi için tekrar havaalanına gitmek gerekiyordu. Biletleri erkenden almama rağmen Sabiha’dan kalkan uçaklar çok pahalı olduğundan hadi demiş Atatürk’ten almışım, ne büyük hata. Bir de kar yağdı ya, bizim külüstürde de kar lastikleri yok, taksiyle gidip gelelim dedik. Bayağı tuzlu oldu. Üstelik aceleyle çıkarken anahtarı kapının arkasında unuttum. Kapıyı çeker çekmez aklıma geldi ama boşuna. On beş günü otellerde geçirince günlük alışkanlıklar hafızası tamamen sıfırlanmış. Biraz önce de çamaşır makinesini çalıştırmakta zorluk çektim.

Fazla uzatmayayım, Kiki’yi götürdük, aynı taksiyle geri geldik. Bu arada anlaşıldı ki benden başka kimse, C.İ ve Çekirdek, evet Kiki’yi havaalanına üç kişi götürdük, yanına anahtar almamış. Neyse ki yokluğumuzda kedilere ve çiçeklere bakan alt komşuda bir yedek vardı. İnip onu aldık belki arkada kalanı iter düşürür diye… Ne boş umutmuş. Çilingir çağırmak zorunluluk halini aldı. Bize görece yakın, Suadiye’de oturan birini bulduk. 20 dakika sonra gelirim dedi. Hava da nasıl soğuk anlatamam. Bir gün evvel yat gezisi yapıp, denizin dibinde balık, sünger, yosun, deniz anası vs seyretmiş, kumsalda az da olsa bronzlaşmış insana kar havasının nasıl geldiğini tarif bile edemem. Kelimeler yetmez. Bari dedim markete gidip biraz sebze meyve alayım.

Dönüşte çilingir de gelmişti. Birlikte yukarı çıktık. Adam çantasını açtı, içinden bir tornavida çıkardı. Hemen atladım, kilit değiştirmek zorunda kalacak mıyız? Yok, dedi. Eğer kilitli olsaydı evet, ama siz çekip çıkmışsınız hiç gerek yok. Oh içim rahatladı, yine de endişeyle bakmaya devam ettim. Bizim kapı, güzel kapı. Aman kıymığına zarar gelmesin. Adam tekrar çantaya döndü ince, el kadar bir teneke levha aldı, kredi kartından biraz daha büyükçe bir şey. Filmlerdeki soygunculara benzedi. Aletler açısından diyorum. Hem de aynısının  tıpkısı.  Çilingir, maymuncuk kelimeleri nedense bende daha profesyonel bir yaklaşım, farklı teknikler çağrıştırırdı, bugüne kadar. Sonra, tornavidayı alttan soktu kapıyı araladı, aralanan yere teneke levhayı soktu, yukarı doğru kaydırarak sürükledi, hani kredi kartlarının manyetik alanını geçirirsin ya kasadan falan onun gibi ama aşağı değil yukarı doğru, kilit hizasına gelince tak kapı açılıverdi. Yirmi dakika heyecanla beklediğimiz çilingir kapıyı şıp açıverince evlerin içine gerçekten de ne kadar kolay girildiğini anlamış oldum. Nasıl yani ifademi gören adam kilitli olsaydı biraz daha geç açılırdı ama bize kilit dayanmaz dedi. Nasıl içimi rahatlattı yani, bu kadar olur.

Şimdi yazarken düşünüyorum da evlere paso girilmemesinin nedeni aslında insanların birbirine olan saygı ve sevgisinden. Yoksa o kadar basitmiş ki açılması… Ortalıkta kötü niyetli insanlar çoğunlukta olsaydı inanın her an herkesin evine birilerinin giriyor olması gerekirdi. Biraz pollyannacılık oynamak oldu sanki ama… böyle hissettim.

Eve girdik sonunda ama iş güç bitmedi. On beş gün tatil yapıyorsan eğer o tatilin organizasyonuydu, baştan hazırlığıydı, dönüşte toparlanmasıydı falan valla on beş günden çok daha fazlasını heba ediyorsun. Ne o dinlenecek, eğlenecektik. Yine de nankörlük etmeyeyim. Çok iyi geldi. İlk defa olarak eve dönmek istemedim. Florida’nın sıcağı, nemi ve had safhada açılmış klimalalı iç mekanlarına rağmen. Bizdeki gibi dışarı çıkacakken değil içeri girecekken giyiniliyor orada, elin memleketinde. Utanmasam bere, atkı, eldiven de taşıyacaktım yanımda.

Not: Havaalanı feci kalabalıktı. Ek seferler konmuş. Check-in kuyrukları neredeyse dışarı taşacak derecedeydi, biz yine de şanslıydık, bir çok kişinin yeri, önceden check-in yapılmadığı için düşmüş, uçamayacak olanlar olay çıkardı. Arbede açısından epey bereketli bir gündü. Nerede çokluk orada bokluk deyimi bir kez daha yerindeliğini kanıtlamış oldu.

İkinci Not: Fotoğraf Key West’de gün batımı ve yelkenli.

Üçüncü Not: Eğer bu hız ve hevesle gidersem, tüm yolculuğu da anlatır sonra San Francisco ve eski Yugoslavya ülkelerine de geçer, günlüğün eksiklerini bir ölçü de olsa tamamlarım

 

Havada Bulut sen Miami’yi Unut

Etiketler

, , ,

1-IMG_5090.JPG

Dönüş uçağı rötar yapınca zaten bir parça erken gittiğimiz havaalanında epeyce bekledik. Bu yolculukta bana Türkiye’yi aratan tek şey hava limanları oldu. Canını yiyeyim Atatürk’ün ve Sabiha’nın. Lounge’ına giremesen bile 24 saat açık dükkanları, Starbucks’ı, barları, restoranları… San Francisco’nunki de aynı Miami’ninki gibiydi, akşam altı deyince herkes kepenkleri indirip ortadan toz oluyor, yerlerde süründük. Neyse sonunda uçağa binebildik. Rötarlı geleceğiz derken nasıl oldu bilmiyorum, önümüzdeki ekran 10 saat sonra İstanbul’a iniş göstermeye başladı. Şu an Cenevre cenahlarını geçtik, iki saat on yedi dakika sonra Atatürk’teyiz. Halbuki giderken 12,5 saatte zor gitmiştik.

Yolculuk epey zorlu geçti. Hiç bu kadar uzun süreli şiddetle sallanmamıştım. Önden Kiki bile dönüp baktı, ne oldu dedim, böyle yaptığında korkuyorum, ben de dedim, ama şu an öyle uykum var ki korkuyla uğraşamayacağım. Gerçekten de endişelenemedim bile küp gibi uyumuşum. Atlantik boyunca sarsıntı kesilmedi. Trende gibiden de öte bir şeydi. Bir zamanların bugi bugileri vardı. Lunaparkta binerdim. Roller Coaster’ların ilkeli. Minikler için olanı. Hatırlayan varsa aynı onun gibiydi. Neyse, uçuş korkusu olanlara uzun uçak yolculuğunu tavsiye ediyorum, daracık koltuklar arasında o kadar uzun süre kalıyorsun ki, hiç bir insan bedeni bu kadar uzun süre korkuyla yaşamaya programlı değil, işte bunu anladım, bir anda silkinip kendine geliyor. Korkunun üzerine gitmek gerek lafını algıladığım anlar oldu bu Amerika seyahatleri.

Bugün için daha başka ne yazsam bilmiyorum. Kanat üzerinde olduğumdan manzara sıfır. Önümdeki filmler derseniz gidişte zaten altısını seyretmiştim, geriye kalanlar ya zaten seyrettiklerim ya da hiç seyretmeyeceklerim. Bir de THY filmlere sansür uygulamış, aradan sahneler eksik ya da mesela plajdaki kızların popoları göğüsleri buğulu. Hiç keyfi olmuyor. Bunun da zıvanasını çıkarmışlar. Yemekler derseniz eskisi kadar iyi değil, ya da ben alıştım. Patlıcan, pilav ve humustan kus geldi.

Bu aralar Iain Banks’in Eşekarısı Fabrika’sını okuyorum. Gerçi 12 günlük yolculuk boyunca yalnızca birinci bölümü bitirebildim, izlenimim ilginç, yer yer komik. Kitabın ne anlatacağını merak ettim. Florida’da kitapçıya gidecek zaman olmadı. Hava alanından bakarım diye düşündüm ama İncil ve türevleri, bir iki aşk, macera romanı, bir iki kişisel gelişim kitabından başka bir şey yoktu. Bir de Stephan King. Dergi derseniz ne New Yorker ne de Paris Review. New York hava alanını merak ediyorum. Orası da bunlar gibiyse… David Foster Wallace’ın Infinite Jest’ini almak istiyordum, olmadı. Aslında kindle edisyonu var ama, elimde basılısı olsun diye çok arzu ettimdi. Yine de kitapsız dönmüyorum, Hemingway’in evinden, Dali müzesinden aldıklarımı sayarsak.

Bugünlük bu kadar yeter, uzun süre ara verince günlüğe ne anlatılır, ne yazılır unutmuşum. İki normal, bir dev boy kavanoz yüzde yüz fıstık ezmesi aldım, kavrulmuş, tuzlu. Çok heyecanlıyım. Amerika’nın old fashion recipe’larından öyle lezzetliler ki, umarım yağları bavula akmaz.

Özetle, yeni bir yıla başlamış gibi değilim şu an. Hem de hiç. Florida otuz dereceydi. Gelmeden bir gün önce tekne turu yaptık. Kaptan kız, miçosu da kızdı, erkeklerin hakimiyetinde olmayan bir tekne gezisi çok mükemmeldi, havaların yaz aylarında daha da sıcak, daha da ıslak olduğunu söyledi, şimdilerde ılıkmış, ne ılığı… Cehennem sıcağı vardı, Temmuz Antalya’sından beter.

Alplere geldik, birazdan sabah kahvaltısını dağıtmaya başlayacaklar, iyisi mi azıcık okuyayım.

Not: Amerika dönüş yolculuklarında taze portakal suyu da yok.

 

Altın At Arabasının Kabağa Döndüğü Gün

Etiketler

 

 

1-IMG_4907-001.JPG

Senenin en güzel günü 31 Aralıksa, en berbatı da altın at arabasının kabağa, insanların sıçana döndüğü 1 Ocak. Sabahında, gecenin şatafatı, heyecanı ve umutlarının bir anda baş ağrısı, mide bulantısı, büyük depresyon artı kabızlıkla yer değiştirdiği, ışıldayan tüylü maskelerin aslında defalarca üzerine basılıp ezilerek odanın bir köşesine atılmış karton olduğunu anladığın gün. Ve önünde ani düşüşleri, ite kaka, ağır aksak çıkışlarıyla uzanan 365 günlük bir roller coaster macerası.

2015’i ABD’nin Florida eyaletinde kapattık. Ucuna diktikleri taşta Cuba’ya 90 mil kala dese de gerçekte 93 mil olduğunu yaptığımız klasik şehir turundan öğrendiğimiz Key West adasında; sıfır mil, yolun sonu dedikleri yerde. 2015’i gömdük, dönüyoruz.

Yeni yıl kararları

  1. İnternet günlüğüne devam etmek. Her günü kaydetmek.
  2. Başka bir medeniyete yerleşmek ya da hedefe uygun çalışmalara başlamak.

İçine doğduğum kültür tepe tepe kullanıldı, bitti. Bundan böyle etrafımda yaprak dolma, mercimek köfte, kısır, döner, lahmacun görmesem de olur.

  1. İlk iki karardan doğacak çeşitli yan ürünler, ki onların hepsini burada sıralamaya gerek yok.

Her Güne Bir Kitap, Pazar Günü Şimdilik Tatil

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

IMG_3788

İlk defa olarak bu kadar çok kitabı aynı anda okuyorum. Tam 6 adet. Karışmıyor mu? Unutmuyor muyum? Bazılarını evet ama bazılarını hayır.

Önce Jack Kerouac’ın Yolda’sına başladım. Keyifle okuyordum. Bitmesin diye yavaş yavaş, sindire sindire okunur ya, her cümlenin, her kelimenin, her harfin üstüne basarak aynen öyle, adeta içten seslendiriyordum. Tam bitmek üzereyken ne oldu bilmiyorum, araya bir çok kitap girdi. Yine de gece gündüz aklım fikrim bu kitapta. Kerouac’ın antolojisini yaptım. Her birini sırayla okuyacağım. San Francisco Beat Museum’da son çıkan ama ilk yazdığı The Town and The City’den bile önceki The Sea is My Brother’ı aldım. Kitap edinimi bende pırlanta yüzük etkisi yapar.

Sonra Orhan Pamuk paneline gidebilme fırsatı çıktı, Sessiz Ev’i bir daha okumak istedim. Yolculuk falan derken hem panele katılamadım, hem kitabı bitiremedim. Şunu anladım ki, çocuklukta sevdiğimiz kitapları defalarca okur, filimleri her bir repliği ezberleyene kadar seyrederdik ya, büyüyüp kadın ya da adam olunca neden vazgeçeriz ki bu huydan. Aniden miktarlarda skor tutma hırsı bürür insanoğlunu. Sayıca eksilen hücrelerin yerine geçeceğini mi sanırız nedir, muamma bir tutum.

Mavi Neşe’nin Soğuk Ses’i geçen ayın okuma kulübü kitabı, bitiremediğim ikinci kitap. 95 inci sayfadan öte gidemedim. Dün diyordum ya, bu okuma grupları zihin açıyor. Nedenini kitabı okuyup seven arkadaşlar konuşurken anladım. Benden başka herkes sevmiş ve bitirmişti zaten. Bir kişi vakti olmadığından okuyamadan gelmişti onu da affettik. Kitabın daha ilk başlarında yarılmalar başlıyor ve bu yarılmalardan birer kimlik çıkıyor, işte ben o anı büyük ihtimal 13 saatlik San Francisco uçağında uyuklayarak geçtim, suçu üstüme almayı hiç sevmem, kişilik bölünmesi olayını anlamamışım. Diyorum kim bunlar, hepsi aynı telden gibi ama farklı da… Dolayısıyla tekrardan hakkıyla okunacak ve ondan sonra yazılacak.

Sonra geçenlerde William Zinsser’in İyi Yazmak Üzerine kitabının 30.Yıldönümü Baskısını Kadıköy’deki 6:45 yayınevinde buldum. Bloga tekrardan yazmamı teşvik eden de o oldu. Bana sorarsanız bu kitabın her cümlesi bir cevher. Yazıda tarz üzerine yazdıklarına bayıldım.

Tarz dükkanı diye bir şey yok; tarz, yazı yazan insanın saçı kadar organik bir parçasıdır veya kelse saçsızlığı kadar. Tarz eklemeye çalışmak peruk takmak gibi bir şeydir. İlk bakışta eskiden kel olan insanı genç hatta yakışıklı gösterir. Ama tekrar baktığınızda -ve söz konusu peruksa illa ki tekrar bakarsınız- ortada yanlış bir şey var gibi gelir. Problem bakımlı olup olmaması değildir; gerçekten iyi görünür ve peruğu yapanın becerisini takdir ederiz. Önemli olan şey onun artık kendisi gibi olmamasıdır. […] Okuyucu onlara bir şeyler anlatan yazarın içten olmasını ister. Bu yüzden en temel kural şudur: kendiniz olun.

Kitap yarıda kaldığı için üzülmüyorum, çünkü ağır ağır sindirerek okunacak bir kitap. Belki de başucuna layık.

Lena Dunham’ı Girls dizisinden tanıyor ve keyifle takip ediyorum. İlk yaptığı kendi hayatından bahseden filmlerini, Creative Non Fiction ve Tiny Furnitures, gözlerimi kırpmadan izledim. Zekasını, yeteneğini ve cesaretini takdir ettiğim bir kadın Dunham. En son youtube’daki The New Yorker dergisi festivali konuşmasını izledim. İçten ve samimi, içten ve samimi aynı anlamı mı taşıyor, bunu yazdığımda nüans farkı gibi bir şey mi oluyor bir an tereddütte kaldım, ilk fırsatta sözlüğe bakıla, korkuları yok değil ama bunların üstüne gitme yolunu seçmiş. Hayranıyım. Dolayısıyla kitabı çıktığında ingilizcesini almıştım. Okuyanus’un türkçe baskısını görünce onu da aldım. Dün gece onunla yattım. Bu sabah içim başka bir kitap için kıpır kıpır uyandım. Sanırım bu aralar, uçarı tipler vardır ya aynı anda 3-5 aşığı birden idare eder, işte öyleyim. Bunun bizde bir ismi var nasıl unuturum, Sadık Şendil Yedi Kocalı Hürmüz, oh bir an içim rahatladı, bir kitaba daha yer var, Yedi Kitaplı Qune…

Bu sabah başladığım son kitap, Iris Murdoch’un Rüya Sakinleri, okuma gurubuyla bu ay okuyacağımız kitap. Moderatör benim. Bu sefer hakkıyla çalışmak istedim. Iris Murdoch’un Kesik Bir Baş ve Tek Boynuzlu At’ını neredeyse çocukluk denecek kadar uzak bir tarihlerde okumuştum. Anıları yeniden canlandırmayı, hayatını daha detaylı incelemeyi ve bir kitabını daha okumayı, büyük ihtimal Ağ, tasarlıyorum. Gerçi benim bildiğim Qune bunları istek listesine yazar ve hiç birini yapmaz, sonra da söylenir, yazılar döşenir. Neyse bu sefer biraz daha kararlıyım.

Yarın sabahtan Kiki’nin oraya uçuyoruz. 6 gün sonra yeniden İstanbul’dayım. Bu arada sesim çıkmazsa ki büyük ihtimal çıkmaz, bilin ki ya geziyorum ya da bu 6 kitaptan birini okuyorum. Hangisini götürsem acaba? Seçim yap Qune. Biliyorum olayı aceleye getirip son anda hepsini birden bavula tıkmayı düşünüyorsun ama bak akıl var mantık var. Olacak iş değil. Her seferinde onca yükü taşıyınca pişman oluyorsun. San Francisco’ya Shakespeare’in külliyatını tam fırsatı diyerek götürdün hangi birini okudun ha… Ha… Sana soruyorum, cevap ver Quneeee…