İz Peşinde

Etiketler

, , , , , , , ,

bag machine

Yazmaya yazmaya fotoğraf ayarlama, yerleştirme, söze başlama, kafada bile olsa yazı planı yapma yeteneklerimi kaybetmişim. Zaten niye yazıyorum? Yazıyorum çünkü yapmam gereken, üç haftadır ötelediğim ev temizliği gibi bir iş var başımda. Bilindiği gibi ‘Çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekleyen’ Qune için bu büyük bir gelişme ya da görecelilik meselesi. Geçen yılın haziran ayından bu yana ev temizliği başıma kaldı. Bir müddet eğlendim, yeni makineler, yeni bezler, yeni icatlar, farklı süreçler çıkardım, bir kaç aydır tükendiğimi hissediyorum. Ne yaparsam yapayım temizlik temizlik olmaktan haliyle sıkıcı işler kategorisine düşmekten çıkmıyor.

İkinci mesele, bu yukarıdaki çantalı fotoğrafı sakura mevsiminde amca kızıyla japon bahçesine gittiğimizde çektim. Bir nevi imzam kadar bana özel, yıllardır aynı modelin değişik renklerini kullanmaktan vazgeçmedim. Bir ara bir düğün daveti vesilesiyle eli yüzü düzgün bir şeye geçmeye heves ettim. Hatta parama kıydım kendimce hatırı sayılır yatırım yaparak iki-üç tanecik bir şey aldım. İkisi 10-15 günlük kullanımın, diğeri 1 günlük kullanımın ardından gardırobun dibini boyladı. Geçen bayramda Romanya/kökler gezisinde bildiğim güvendiğim sevdiğim neredeyse birlikte yatıp kalktığım fotoğraftakinin turuncusunu aldım, oh rahatladım. Uzatmadan bu fotoğraf aslında yazının sonunda hadi artık bana güle güle dediğim, çantamı kapıp bu mekandan ayrıldığımın resmi olacaktı. Kader birinci sıraya koydu.

tel kafes

Bu tel kafesim de aynı fotoğraf gezisinden, fakat ne düşünmüşüm de çekmişim, hangi akla hizmet etmişim işin içinden çıkamadım. Bugün buraya koymak üzere seçilmesini de epeydir ev içlerinde vakit geçirmeme bağladım.

Şu an göreceli keyfim yerinde. Dört senelik bir gecikmenin ardından yeni evin balkonuna masayı hafta başında alabildik. Balkondan bildiriyorum. Solumda avokadonun yaprakları dalgalanıyor, sağımda bahçedeki devasa çam yarmasının üst dallarıyla kozalaklarını izliyorum. Tam karşım yan apartmanın yarı ardiye yarı solmuş çiçeklikler balkonu, arkamdaysa salon penceresinin dış pervazı üzerinde duran kendi solmuş papatyalarım, hastalık kaptılar, üzerlerine sirkeli su sıktım bir gelişme yok, acaba turşu suyu mu sıksam ya da üşenmeyip ipek hanımın çiftliğinin bize yakın şubesinden doğal haşere ilacı mı alsam… Bu aralar kafamı kurcalayan konulardan birisi, büyük ihtimal hiç bir şey yapamadan Güzelçamlı mevsimi gelecek ve döndüğümde papatyalar ölmüş olacak.

Kahve meselesini nereye yazsam diye düşündükten sonra tel kafesin altına üçüncü paragraf açmaya karar verdim. Nisan başından beri kahve, çay neyin hiç içmedim. Zor geçen ilk 10 günü anlatmıştım. Genellikle fiziksel acılardı. Bu ayın başına kadarsa manevi acılar sürdü. Büyük bir boşluk, ne yapacağımı bilememe, kitap okuyamama, toplum içine çıkamama, cafelere gidip çalışamama, bir oturup bir kalkma, gerçi bu bende hep vardı, hala da var ya… kahvesizlik sendromunda biraz sinirle sıkıntıyla kalkıp oturuyordum. İki üç kere aman iç şu kahveyi noktalarına geldim, her seferinde kahve tenekesini elime alıp kapağını açar açmaz kokusu sinek savar gibi geri teptirdi. O zaman kafama dank etti, bağımlılıkların bir çoğu aslında fiziksel değil ya da fiziksel kısmı olsa da, detoks organlarının çalışma hızına bağlı olarak 5, 10 yada 15 gün içinde bitiyor ve/veya hatırı sayılır oranda azalarak yaşamı engellemiyor. Bu ay başından beri, büyük ihtimal bayramda köklere yapılan Romanya gezisi de büyük etken, oyalanacak çok şey vardı, büyük bir özgürlük içinde hissediyorum kendimi. O kahvenin ağırlığını ayağıma takılan kalın pranga ve ucundaki güllesi kadar cisimsel algılıyor, her gittiğim yere sürüklüyormuşum. Kurtulunca anladım. Özgürüm, özgür, hür.

bilezikler

Bilezikler Bükreş tarih müzesinden, eski çağlardan kalma. Dikkatimi çekti müzede sergilenen eski eserlerin tamamı orijinal ve çok düzgünler; ya bozuklar, kırık dökükler elenmiş ya da her şey Mısır’da olduğu gibi çok mükemmel korunarak gün yüzüne çıkmış. Mısır’da bunu kumların altında kalmasına bağlıyorlardı. Romanya’nın antik yerleşimlerinde olay nedir bilmiyorum. Müzelerde pek açıklama yok, olanlar Romence, özel turlar dışında, ki o da pek nadır, müze rehberlerine rastlamadık. Bizim de çok vaktimiz yoktu, bu yüzden ardında koca bir tarihi gizleyen ülkenin hikayesini çok öğrenemedim.

E-devlette köklerinizi araştırın şecere furyasında İstanbul doğumlu dedemin babasının 1900 başlarında Köstence’den geldiğini öğrenince, C.İ.’nin annesinin, babanenin, Kiki’nin babanesi, Köstence’den geldiğini zaten biliyordum, bir anda koca şehirde nasıl olmuş da aynı köylü olarak birbirimizi bulup evlenmişiz hayret ettim. Köklere yapılan gezi derken doğruyu söylüyordum. Tabii benim için herhangi başka bir iz bulabilme imkanı yok. Hatta şunu öğrendim. O dönem ve daha sonraki dönemlerde Köstence’den geldiği kayıtlı bir çok kişinin doğum ve ikamet yerlerinin aslında tam Köstence, yani kasaba olmadığı ama civar köylerden biri olduğu, Karadenizden gelindiği için İstanbul Yenikapı’da yapılan kayda, doğum yeri hanesi için büyük ihtimal kolaylık olsun diye, köy isimleri oldukça meşakkatli, toptan geliş limanı ismi yazılmış. Hatta daha da kolaylık olsun diye İstanbul limanına 1 ocak 30 haziran gelenlerin doğum tarihi 1 ocak, 1 temmuz 31 arası gelenlerin 1 temmuz kaydedilmiş. Bir de bürokratik, arkaik olarak suçlanırız ülkece, halbuki her şey vatandaşa kolaylık. Kayıt edene de kayıt edilene de…

DSC_0921

Seyahatin son günlerinden birinde Tuna Delta’sına gittik. Bizim Dalyan gibi düşünün ama yüzölçüm olarak çok çok daha geniş bir alana yayılmış. Romanya ile Ukrayna arasında sınır teşkil ediyor. Eski hayallerim depreşti. Lyon’a ilk gittiğimizde de nehir kıyısına çekili, önünde posta kutusu bile bulunan tekne-evlerden birinde oturmaktı en büyük emelim, tabii ki gerçekleşmedi. Bir kere İstanbul’a geri dönüş yaptık ve burada nehir yok. Su kenarında oturmak ise fakir işi değil, bilakis mega zengin işi. Fotoğraftaki evin önünden geçerken sahiplerinden acayip azar işittik, altımızda jet ski boat vardı, şoför hızla geçince, henüz dalga gelmemiş ama verandada sakin yatan köpek dahil evin bir kısmı sular altında kaldı. Fotoğrafı az büyütünce solda olacakları tahmin etmiş olan yeşil gömlekli ev sahibinin kızgın surat ifadesi ve el hareketi iyice görünüyor. Kaptan sonra hız kesti ama biz bir kere geçmiş olduk.

iz pesinde

Yazının ilk fotoğrafı buradaydı. Qune hikaye peşinde. Japon bahçesine gittiğimiz günden kalma. Sıralar şaşınca hikaye de kayboldu. Bugün güneş olmadığından balkon hala serin, güzel ama cumartesi gürültüleri dolmaya başladı, cadde uyanıyor. Tüpçünün metalik tongurtuları bir yandan, inşaata bir şeyler çakan vurma sesleri diğer yandan, iskele kuruluyor gibi, sokaktan sık geçmeye başlayan motorlu taşıtlar, arabalar. Belki daha sonra anlatırım Köstence’de hayat çok sessiz. Derin bir huzur var. Her yer çiçek, tarla, kasabada boş arsa, çocukluğumdan beri görmemiştim desem yeridir. Köstence ile ilgili başka bir tatlı sürpriz, biraz da cahilliğimden, Ovidius’un sürgün yeri olduğunu öğrenmek oldu. Roma imparatoru Agustus’u kızdıran Ovidius o zamanlar adı Tomis olan bugünkü Köstence’ye yollanmış. Mekanı çok sevdiğinden sonrasında affedilse bile ölene kadar Tomis’te kalmış. Tomis ismiyle Masagetler’in kraliçesi Tomris’den geliyor. Tomris bir gün, M.Ö. 600 falan, atlamış atının sırtına Karadeniz’in kıyısına gelip yerleşmiş. Tomris’in yeri önce Tomis sonra Constanta yani Köstence olarak değişmiş. Her yerde Ovidius kitapları, Ovidius kurumları var: Ovidius üniversitesi, Ovidius hastanesi, vs… İlk defa köy köy, kasaba kasaba doğa ağırlıklı geziler yapmaktan kültürel faaliyetleri es geçtim.

papatyalar

Romanya çiçek, bitki cenneti. Yabani çiçekler her an karşımıza çıktı. Bu papatyalar da arabayla bir yerden bir yere giderken dayanamayıp arabadan inip çektiğim karelerden. Gezi hem güzeldi, hem hüzünlüydü. Yer yer çocukluğumun kaybolmuş İstanbul’uydu. Belki de bilinçdışı gizli gizli, bu da laf mı aleni olsa bilinç olur, Romanya’nın, kan çekti hesabı, memleket olduğunu biliyordu. Ovidius’ ikinci ve daha fazla sevdiği, ölene kadar ayrılmak istemediği vatanını çok sevdim. Hatta dilini de anlamasam da sevdim. Peşinden gidebilirim Ovidius. Bundan böyle favori yazarım, kendisidir. Diğerlerinin pabuçlarını şu yukarıdaki delta evinin saman damına attım.

Kahveyi bıraktım, başıma gelenler

Etiketler

, , , , ,

kirpi ayakkabiOn beş gün oldu, kahve içmiyorum. İlk 3 gün kanepeden kalkamadım, migrene meyleden bir baş ağrısıyla her tarafım, başka kelime bulamadığımdan yorgunluktan diyorum, kırıldı. Kafada yoğunlaşan genel bir beden ağrısı düşünün. Bu dünyada yerim yok hissi çok baskındı. Şu anlattığım genel duruma ek olarak daha ilk geceden uykusuzluk başgösterdi. Gündüzleri kendimi kanepeye zor attım, orada da uyku olmadı. ilk üç gün ve geceyi geçirdikten sonra, 3. günün gecesi üstüme beton dökülmüş gibi uyudum. 4. gün ayağa kalktım, öğleye doğru duyulmadık, bilinmedik bir kalça ve bel ağrısı başladı, kalın ekvator kuşağı… akşama doğru bu kuşağa sırtın alt kısmına kadar yükselen bir üst şerit , kalçadan bacakların yarısına kadar inen yukarıdakinden daha kalın bir alt şerit eklendi. Enlemesine kuşak, boylamasına portreye döndü. Yayılmacılığını bıraktım ağrının şiddeti 3’e 5’e katlandı. O bölgedeki tüm çizgili kasların her bir çizgisinin sızladığını, teker teker sayıp elimle yerlerini bulacak kadar hissettim. Daha önce hiç böyle bir ağrıyla karşılaşmamıştım. O gece yine uyuyamadım. Bir türlü hafiflemedi. Sabah sersem sepelek araştırmaya başladım. Health University diye bir sitenin kahveyi bırakma semptomlarının listelendiği bir yazısının yorumlar kısmındaki paylaşımlarda kahveyi bırakan bir çok kişinin başına geldiğini okuyunca içim rahatladı. Arayı atlamışım endişemin sebebi bir kaç zamandır sabahları küçük bir bardak kereviz suyu içmem ve bunun böbreklerimi etkilemiş olabileceği, gözümün önüne diyalizdeki halim bile geldi, yalan yok.  Tabii hiç bir kahve bırakma semptomları makalesinde böyle bir ağrı yok, ama bırakanların bir kısmı, belki çoğunluğu yaşıyor. Ağrıların yoğunluğu ve odak noktalarının çokluğu kahve/kafein, çikolata, çay, cola cinsi içecekler de bu gruba  dahil,  günlük kullanım miktarlarına ve sürelerine bağlı olarak değişiyor. Sebebiyse kafeinin uyarıcı etki yapması, bedeni her daim saldırı olacakmış gibi stres altında tutmasıymış, eh ne olsa bu enerji türünün yöntemi de bu, bu bilgiyi öğrenince niye şaşırdım diye kendime şaşırdım. Kafeini kesince gerilen damarlar bir anda açılıyor, kan lökür lökür akmaya başlıyor ve bu kanın bir anda barajın kapılarının açılıp suyun köyün üzerine boşalması misali altında ezilen beden yatakla kanepe arasında mekik dokuyor. Kalçalarda olan olay ise aynı şekilde gergin sinirlerin yine bir anda gevşeyip omurların içine sıkışmasıyla siyatik ağrıları oluşuyor. Bu durum omuz ve sırt ağrıları için de geçerli. O taraftaki sinirler sıkışırsa ağrı üst tarafta oluyor. Tabii adına siyatik denmiyor, ne dendiğini bilmiyorum. Benim durumumda üst taraf çok etkilenmedi. En belirgin yer boyun ağrısıydı, onu da migrene bağlamıştım. Kafamı taşıyamayacak durumdaydı. Yastığa da koyamıyordum. Bir garip yarı yatış yarı oturuş düzeni tutturmuştum. Kanepenin arkasının kollarıyla birleşme yerindeki kuytuyu hedefleyerek çarpık bir şekilde 3 gün geçirdim. Sırt ağrısını da sütyen sıktı, yanlış oturuyorum ondan, fazla yatmaktan, fazla bilgisayara eğilmekten falan diye düşünerek umursamamıştım. Meğer kahveymiş. Umut verici olan tüm bunların geçici olup en fazla 1 ay içinde yok olacağı, şiddetli ağrınınsa damarlar ve sinirlerin kendini toparlamasıyla sıkıştıkları yerden kurtulacakları.

Bütün bunları öğrenip içim rahatlayınca 4. günün gecesini uykusuz geçirmiş olduğumdan 5. gün sabahı aklıma yoga hareketleri geldi. Sadece kalça, bel, sırttaki omurları açıp beni rahatlatacak hareketleri oflaya puflaya yaptım, düşündüğümden fazla işe yaradı, ağrıyla yaşayabilecek duruma geldim. Hatta bir müddet sonra öyle hafifledi ki günü çok rahat geçirdim. Gece yatmadan aynı hareketleri tekrarladım, yattım, mışıl mışıl uyuyordum, gecenin bir yarısı ağrıyla uyandım, biraz debelendim, yatakta yapabileceğim bir kaç hareket yaptım, ne yapsam rahatlamıyor, sonra kahveyi daha önce bırakmış, 2 ay sonra yeniden başlamış bir arkadaşımın bol su içmelisin çok iyi geliyor dediğini hatırladım. Kalkıp mutfaktan 350 ml boyutunda bir bardağa suyu doldurup bir seferde diktim, hatta kesmedi yeniden doldurup üstten bir miktar daha içtim, bardaktan eksileni tamamlayarak başucuma koydum, yattım. 10 dakika içinde ağrı geçmiş olmalı ki yeniden sızmıştım, sabaha zımba gibi kalktım. 6. gün hafif ağrı vardı, genel enerji seviyem yükselmişti. Yoga hareketlerine ve bol su içmeye devam ettim. 7. günden itibaren bir şeyciğim kalmadı. Tabii hemen yoga hareketleri bırakıldı. Gerek kalmadı ya, tükaka oldu… Bu hallerimden, ne diyeyim nefret diyeceğim ama biliyorum etmiyorum. Bilakis seviyor muyum nedir? Kurtulamadığıma göre…

Kıssadan hisse bugün 15 gün doldu, izlenimlerimi listeleyeyim dedim:

1- Sabahları bir türlü ayılamazdım, böyle bir şey kalmadı. Gün içinde nasılsam sabah kalkınca da hatta akşam yatarken de öyleyim. Stabil bir enerjim var. Yatağa yatınca her zamanki gibi kitap okuyorum, yeter artık uyuyacağım deyince kitabı bırakıp gözümü kapatıyor ve uyuyorum. Bu kadar net. Tabii o eski enerji patlamalarım, oraya buraya saldırmalarım, evi toparlama, düzenleme bahanesiyle kapının önüne koyduğum yığınlarla eşya ya da ani ve kallavi idefix siparişleri, netflixteki/sinemalardaki tüm oynayan filmleri seyretme manyaklığı, her sergiye bir adım atayım, her festivale katılayım, her seminere yazılayım, aaa yeni atölye başlamış dürtüleri ya da yemek yapma çılgınlıkları kalmadı. Şu an elimde olan stabil enerji, kahve içtiğim zamanlardaki enerjimden çok daha düşük düzeyde ama bu durum daha yaşanası geldi. İçtiğim bir kupa kahvenin etkisi geçince yaşadığım düşüş daha fazla hüsrana uğratıyormuş, bunu çok net anladım. Ayrıca giderek daha fazla tüketir hale gelmiştim. Yatmadan önce bile içtiğim olurdu. Umarım zaman geçtikçe bu stabil enerjinin miktarı da artar.

2- Saçlarım bir şekilde dolgunlaştı. Elime daha kalın geliyorlar. Arkadan ördüğümde daha kalın bir örgü oluyor. Dökülmeleri ve yağlanma süreleri oldukça azaldı. Bir de kolay taranır oldular. O kadar ki geçen sefer şampuandan sonra kullandığım kremi sürmeyi unutmuşum sorun olmadı. Bu değişikliğe cidden anlam veremiyorum. Hem de bu kadar kısa sürede. Bir fikri olan varsa dinlerim.

3- Bir şeylere odaklanma sürem oldukça arttı. Özellikle okuma konusunda hız kazandığımı fark ettim. Hafıza çok fazla olmasa da biraz iyileşti sanki. Üç kitabı bir arada okuyup kaldığım yerden rahatça devam edebildiğimi gördüm. Neredeyse en son okuduğum satırı bile hatırlar oldum, görünce tabii, ezberden değil, o kadar da değil. Ama olsa nasıl güzel olur.

4- Barsak hareketlerimi düzenleyenin kahve olduğunu sanıyordum, değilmiş, yine her zamanki gibi her gün, her zamanki saatte işimi görüyorum. Bendeki kabızlık sorunu az biraz karmaşık, tek bileşen kahve değil. Bir kaç senedir eliminasyon diyetiyle barsakları etkileyenleri uzun ve sıkıntılı bir süreçten geçerek buldum, hala daha yeni eklenenler olabiliyor ama artık çok nadir. Ne zaman bu listedekilerden birini yesem 2 gün sonra minimum 5 gün bazen daha fazla dışarı çıkamıyorum ve/veya her yerimi kaşıntı basıyor ve balon gibi şişiyorum: tüm karbonhidratlar; yani, buğday, arpa, yulaf, tam tahıl, kinoa, karabuğday, patates, tatlı patates, pirinç vs, tüm süt ürünleri; yoğurt, kefir, peynir, taze peynir, keçi peyniri, tereyağ vs… Sadece arıtılmış tereyağ ghee ya da sade yağ denilenin haricinde her türlüsü, tüm şekerli şeyler; ketçaplar, nar ekşileri, taze tatlı meyveler, kuru meyveler dahil, yumurtanın beyazı, domates, biber, patlıcan, alkollü içecekler, paket gıdalar, restoran yemekleri, çikolata çekirdekleri, kakao, yeşil çay, siyah çay, vs… Hayatım azıcık zor, yanımda sefer tasıyla geziyorum. Yumurtanın beyazı yeni dahil olanlardan. Ama ondan da en yenisi kahve. Aslında şöyle bir umut da yok değil içimde: uzun süre kahve/çay/meyve suyu içmezsem böyle devam edersem, bir bakmışım beden kendini toparlamış ve ben en azından ara sıra ekmek peynir domates yiyip bir  bardak şarap içebiliyorum. Umut işte.

5- İştahım inanılmaz azaldı. Ve yediğim miktarlar da. Halbuki kahvenin beni tok tuttuğunu sanırdım. Acıkınca kahve içer, rahat bir kaç saat geçirirdim, hatta akşama kadar. Sonrasında yediğim miktar gün içinde yiyebileceklerimin bir kaç katıymış meğerse… Ayrıca midem açlığa dayanıklı oldu. Bekleyebiliyorum. Fakat sabah kahvaltısı etmez, kahveyle neredeyse öğleye hatta bazen öğleden sonraya kadar açlık hissetmez, yemezdim. Şimdi pek bekleyemiyorum. 8-8:30 arası kahvaltı ediyorum. Peynir ekmek yiyemediğimden akşamdan kalanlar; salata, soğuk et, haşlanmış sebze, avokado gibi şeyler…

6- Büyük bir boşluk oluştu, hem içimde hem dışımda. Ağrıların geçtiği 7. günden sonra fark etmeye başladım. Önceleri çapı küçüktü, giderek büyüdü. Bu sabah öyle boyutlara geldi ki ne yapacağımı bilemez hale düştüm. Oturup beklemekle de geçmez oldu. Her gün, hiç bir işim olmadan dışarıda dolaşmaktan sıkılır oldum. Zaten sıkılırdım, sıkıldığım için çay, kahve içer, atıştırır, sinemaya giderdim, şimdi onlardan sıkılıyorum, onlardan sıkıldığım için bir ikinci döngü tekrar sıkılıyorum, yani durum biraz vahim. Kahvenin ne tadını ne enerjisini arıyorum ama sıkıntımı geçiriyordu. İşte bu feci durumla nasıl baş edeceğimi bilemiyorum. Bir kaç gündür, diziler, eğitim videoları, ted talks’lar instagram, kitaplar, o en nefret ettiğim ev-mutfak işleri vs idare ediyorum derken bu sabah çap cidden çok büyüdü. Bu yüzdendir ki şu an şurada şu satırları yazıyorum ve umuyorum ki bir kaç güne bu sıkıntı da geçecek ya da ben bu sıkıntıyı unutmanın bir yolunu bulacağım. Yoganın meditasyon kısmını hiç demeyin, çok denedim meditasyon bana göre değil, bendeki sorun biraz fazla meditasyondan, doğal kendiliğinden olanı, geldiğini hissediyorum. Zihin zaten boş, o yüzden sıkılıyor, daha boşaltacak bir şey kalmadı. Yeminlen.

Şu anki ruh durumuma uygundur, onaylanmıştır:

Dipnot: Fotoğraf ve alt yazısı her zamanki gibi alakasız, her şey bir seferde olmuyor.

Taş bu yumurtalar taş

Etiketler

, , ,

image 25.01.2019 at 22.13

Alışkanlık oturtmak zor işmiş, denge gerektirirmiş. Plan program yapmalıymış. Adım adım gidilmeliymiş. Bir kaç gündür cebelleşiyorum, zaman yönetimi, performans, öncelikler, önemliler, aciller, hepsi yeni kavramlarmış, bugüne kadar bahsini hiç duymamışım, nasıl becerilir hiç bilmezmişim gibi gözlerimi yuvalarından uğratıyorlar. 2002’de evden çalışmaya karar vermekle bazı becerileri çok çabuk ve tamamen kaybedeceğimi, varlıklarını bile unutacağımı o zamanlar söyleselerdi güler geçerdim. O derece tamamen ki geçmişteki ben başka bir ben gibi, onca işe yetişen, yazılar yazan, etkinliklere giden, hiç bir sergiden, filmden geri kalmayan, dizileri izleyen üstüne üstlük daha fazla kitap okuyan, evde her daim yemek bulunduran ben değilim de başka biriymiş, bir ara uyurken olsa gerek içimi boşaltıp tembel hayvanın organlarını yerleştirmişler, o yüzden şimdi böyleymişim, bana bunlar kalmış.

Of yine çok uzun, anlamsız cümleler sarf etmeye başladım. Kendi içlerinde bile düzenleri yok. Neyse her şeye yeni baştan başlamak gerekiyor, yılmadan çabalıyorum. İlk iş senelik ajanda aldım. Şu yeni moda olanından, aslında pek değil de ben yeni duydum, hani şu noktalı, fransızların kısaca bujo lakabıyla hitap ettikleri namı diğer bullet journal, ama batı dünyası bir deliriyor ki sormayın, ben eksik kalır mıyım, nope. İki gündür senelik takvimi, altı aylık, aylık, haftalık, günlük takvimleri yazmaya çabalıyorum. Yılın hedeflerini kişisel ve/veya mesleki olarak sıralayacağım sonra da günlük minik görevlere bölerek adım adım tamamlayacağım. Alışkanlık takip, zayıflama/yeme içme takip ve ekonomi takipleri kesin yer alacak. Alışkanlıkların içinde en önemlileri şöyle sıraladım:

Günlükler:

  1. Mutfağı her akşam temiz bırakmak.
  2. Yatak odasında koltuğun üzerine gardrobu yığmamak.
  3. Sabahları yarım saat yoga yapmak.
  4. Sabah green detox akşam red detox olmak üzere günde 2 kez taze sebze meyve suyu yapmak.
  5. Blog tutmak. En fazla 1 saatini ayırmak koşuluyla.

Haftalıklar:

  1. Ev temizliği günü
  2. Çamaşır günü
  3. Alışveriş günü

Aylıklar: Bunlar bir ayda bitmez sanki, yıllıklara mı koysam??

  1. Bilgisayarı temizle.
  2. Fotoğrafları temizle.
  3. Evi sadeleştir, fazlalıkları at.

Yıllık:

  1. Romanın birinci taslağını tamamıyla bitir.
  2. Photoshop ve Illustrator bilgilerini iyice geliştir.
  3. Para kazanmanın yollarını araştır.
  4. 1 hafta tek başına seyahate çık.

Yazarken bile içim bunaldı. Daha da yazarım ama bu sene hepsini yapabileceğimden emin değilim. Bütün bunları bir seneye sığdırabilmek için her zaman yaptığım şeyleri biraz azaltmak gerekiyor. Onlar neler diye kendi kendime şöyle bir sorup kendimi izlediğimde çoğunluk evde boş boş dolaştığımı, buzdolabının kapağını açıp içini seyrettiğimi, ikinci olarak yatak odasına gidip yerlerde dağ olmuş giysilerin üzerinden atlayıp gardroba eriştikten sonra kapağını açıp onun da içini bir müddet seyrettiğimi, ardından evin tüm duvarlarını kaplayan 14 Ikea kitaplığını birer birer gezerek, önlerinde durup her rafı ayrı ayrı seyrettiğimi fark ettim; artık yerlerini mi bilinç altına yerleştirmeye çalışıyorum yoksa biraz daha fazla ve dikkatle bakarsam içindekiler bir şekilde telepati yoluyla zihnime yerleşir inancında mıyım bilmiyorum ama bunları her gün sabah öğlen ve akşam olmak üzere günde 3 posta yapıyorum. Akşama da yorgun düşüp dizi izliyorum. Pardon en önemliyi unuttum arada kalan tüm vaktimi de koltukta kitap okumak, kahve içmek ve yanında olmamış muzla kaju fıstığını kemirmekle geçiriyorum.

Başta da yazdığım gibi her şey denge, umuyorum iyice anlamışımdır. Bu sene kurmaya çalışacağım. Her ne kadar Şubat ayı geldi ve senenin 12’de 1’i bittiyse de, benim yeni yılım bu sene Şubat’tan başlayıversin. Ne olur ki?

Şubat güzel ay.

Fotoğraf Kapadokya gezisinden. Bu arada yıllık plana gezi koymayı da unuttuk. Tek başına olanı sayılmaz.

Fotoğraflardan bazılarını bir imaj bankasına koyup satışa sunacağım, denemek için. Bugün iyi geceler küçük joe ile buluştuk kahve içtik. Sohbet şahaneydi. Bir çok konu arasında bunun da bahsi geçti. Aklıma yattı. Of bunu da yıllık hedeflere ekleyip, her ay 2 foto koy gibi ufak yumurtalara bölmek lazım. Koca mermeri ufak, renkli, can alıcı yumurtalara bölüp taşınabilir kılmak. İşte bütün mesele bu.

Bir haftalık kazanç: Mo Yan, Yu Hua, Engin Türkgeldi

Etiketler

, , , , , , , , , , ,

image 24.01.2019 at 10.55

Bilmiyorum size de oluyor mu?

Her şeyi hazırladım, kafamda planladım, masaya oturdum, pat, telefon çaldı. Konuşma bittikten sonra, şu aleti bir kere elime aldım y, 15-20 dakikadır mesajlaşıyorum. Balık oltası gibi bir dikkatim var, kurşunu da ağır mı ağır, her attığımda anında yosunlu dibe çöküveriyor, sonra toparlayıp sararken o en derinlerde takıldığını sürükleyip yüzeye çıkartıyor. Nereye atsam bu böyle, halbuki amacım besin olsun bir iki balık gelse yeterken, bir bakıyorum çer çöp yosun, hadi yosunlar artık yeniyor, balıkların yanına yeşillik olur diyeceğim ama iğneden, zamanında fırlatıp atılmış, ileri tutarı olmayan fosilleşmiş kalıntılar çıkardığımda tenekem, burada kafatası yerine geçer, doluyor. Durum buyken haliyle yazılması daha sabahtan düşünülmüşler o esnada süpürgeliklerin altına kaçmış, ben beyaz ekrana, ekran bana baktı, bir süre kesiştik. Panik düğmesi tam harekete geçiyordu, dün yazmadım farkındayım, alışkanlık takip satırında yan yana duran nur topu gibi iki boşluğum olacakken, iç ses çığırdı; Heyoo! Qune! Beri bak! Fotoğraf… Hazırladığın fotoğrafı ekle.

Sayesinde o andan itibaren bu noktaya kadar gelebildim. Bundan sonrası bana kerimdir.

Geçen hafta pek dışarı çıkamadım; uzaklara gidemedim anlamında. Şu yukarıdaki kitapların hepsini okudum. Yu Hua’nın Yaşamak, okuma grubunda seçilen aylık kitabımızdı. Onunla başladım, bir kaç sayfadan sonra baktım iyi gidiyor, Çin edebiyatı oldukça sardı, Gergedan kitabevi eve 7 dk mesafede, cadde geçecek olmasam daha da yakın, bir zahmet koltuğumdan kalktım, gidip diğer kitaplarını da aldım. Mo Yan’ın Değişim’iniyse geçen ay bir arkadaşım yanlışlıkla iki tane almış, bu türden yanlışlıklarda yalnız olmadığımı bilmek kadar sevindiren bir şey olamaz, bir tanesini bana hediye etti ve evet itiraf ediyorum henüz Mo Yan okumamıştım, gerçi bu da okudum sayılmaz, her ne kadar uzun öykü diye geçse de… kurgusal yanı olsa da… anılarını anlattığı şahane bir kitap olmuş. Kitapçıdan elimde Yu Hua’lara ilave, fotoğrafta bulunmayan, gerektiğinde kallavi bir tuğla işlevi görebileceğinden henüz bitiremedim, İri Memeler ve Geniş Kalçalar’la koltuğuma geri döndüm. Ara sıra kanepeye de yatarım.

Yu Hua ile Mo Yan aynı dönemin,  Mao, İç savaş, Kültürel Devrim, aynı mekanların yazarları. Benzerlikleri kadar ayrılıkları da var; toplum ve birey çiftinden bakarsak Hua tümevarım, Yan tümdengelim, kişiden topluma, toplumdan bireye şeklinde hissettim. Hua’nın dili ve anlatımı özellikle dikkat çeken ilk kitabı Yaşamak’ta, gerçek ilk kitabı 1986 başlıklı kısa roman,  oldukça yalın, alışkın olmayanlara ara sıra yavan gelebilecek seviyede olabilir, başta sarsılmakla beraber kitabın sonuna doğru ve diğerlerini yutarak okudum, karşılığında merak unsuru değme polisiye romancılarına taş çıkartırcasına özenle inşa edilmiş. Kanını Satan Adam üçüncü, Yedinci Gün ise son romanı. Arada 10 kelimeyle Çin adında bir deneme-anı tarzı, bir kısmını storytel sesli kitap olarak dinledim, laf arasında acayip güzel bir uygulama, harikulade seslendirmeler, taşıt araçlarında midesi bulananlara, yürürken canı sıkılanlara biçilmiş kaftan, Erkek kardeşler ve Çiseleyen Yağmur Altında Çığlıklar gibi çevirebileceğim iki romanı daha var, umarım hepsi bir şekilde Türkçe’ye kazandırılır. Kapısı açılmışken çeviriye bir dalayım, Jaguar’dan çıkanlar Çince aslından, çevirmenler farklı olsa da okurken metinde bu fark belli değil, her iki metin de organik akıyor, Alabanda Yayınlarından olan Yedinci Gün, Bence Kitap’ın alt markasıymış ama bu yayıncıyı da tanımıyorum, İngilizce’den, Hua’yı süreçte biraz daha fazla döküp saçarak eksilterek değişime uğratarak elimize taşımış hissiyle okudum. Yeniler Çince aslından çevrilsinler, en büyük dileğim. Yine de Hua kendini aynı keyifle okutuyor. Baştan iyisine alışınca böyle şımarıklıklar oluyor. Yan zaten Çince aslından, zaten keyifli, darılmasın, yanlış anlamasın diye ekledim.

Şımarık kelimesi, kitapları okuduğumdan bu yana gündemimde, içimde bambaşka bir kapı açtı, bu tip kapılar, hiç olmadı pencereler, vasistas da olur, hayatımda daha öncesinde de çeşitli fırsatlarla açıldı, günlük galeyanlar aynı hızla kapattı, bu sefer kapanmamasına dikkat edesim var. Herkesin derdi kendine büyüktür lafı olsa  da gerek doğa gerekse insan elinden çıkma ölüm kalım sınırında hayatta kalmalara maruz kalan benzerlerimin yaşamları durup düşündürtüyor. Aslında bu tip sınır yaşamlar için o kadar uzağa gitmeme çoğu zaman gerek yok ama uzakta olanları işe duygular karışmadan gözlemleyebilme imkanı, yanıbaşımda farklı sandıklarımın gerçekte aynı modelin başka renkleri olduğunu algılayabilme becerisi kazandırıyor. Yazının konusu olmamakla birlikte, neden belgesel, tarihi, siyasi, kültürel, sosyolojik inceleme kitapları değil de kişisel anlatılara inen kurguları tercih ediyorum meselesi dikkatimi çekti; birincisi kurgu olsa da demin bahsettiğim model/kesim bilfiil olup bitmişlerle aynı iskeleti paylaştığından kurgu ya da kurgu dışı olsun sonuçta bir şey değişmiyor, ikinci sebebimse gerçekleri okumayı/izlemeyi/gözlemlemeyi yüreğim kaldırmıyor. Neyse, bu okumaların üzerimde yarattığı etkiden bahsetmek istiyordum; anlaşılacağı üzere şımarık mizacımın yüzüme, dan, dan, iki tokat şeklinde çarpması. Bütün bu alışkanlık oturtmak meselesi de sanırım buradan kaynaklandı. Depresyonlulara, ezeli tembellere, öteleme uzmanlarına, bütün gün oturup tavana duvara bakan, düşüncesiyle yaşaşanlara kısacası benzerlerime şiddetle tavsiye ederim; okumalarınızı Çin Edebiyatıyla çeşitlendirmeyi deneyiniz, bende işe yaradı. Kahramanlar sabahın köründen gece yarılarına kadar öyle bir hareket içindeler ki kah oturarak kah yatarak okumaktan utandım, bu kadar olur, ya bir kalk bir şeyler yap, bir işe falan yara, mutfağın bir ucundan tut, iki kap yemek yap, çamaşırları erit, bak kedi kusmuş, üstüne basıp etrafa bulaştırmamak için işaret koyacağına bir zahmet eğilip temizleyiver cinsinden kendime komutlarla bir arada kitapta geçen olayları izledim. İzlemek Yu Hua ve Mo Yan için doğru yüklem, her cümle daha okunurken zihinde imajla yer değiştiriyor.

Yeterince Çin edebiyatı konuştum geleyim Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’sine, baştan belirtiyorum Orada Bir Yerde lafına bakmayınız, Orayı, bizim Çin’imiz diye okudum. 2017’de basılır basılmaz okumuş, çok beğenmiştim. Salı akşamı bizim mahalledeki Gergedan’da sohbeti vardı, sabahtan elime alıp baştan sonra bir daha okudum. Her biri farklı meselelere sahip, mekansız öyküler olmalarına rağmen zihin gözüyle çok net izlenebilen dönüşüm becerisi gösteriyorlar. Kendilerine özgü zamanları var ve bu zamanın akışı lineer ancak Türkgeldi dönemlerin geçtiğini, devranın döndüğünü anlatmak için bildiğimiz ölçü sistemlerinden faydalanmak yerine belirli olaylar, nesneler, semboller üzerinden gitmiş, bütün bunlar öykülerin tek başına başı sonu belli dört başı mamur olmalarının yanı sıra iç içe geçişliliğini de sağlayıp okuyucusuna pardon izleyicisine demem gerekirdi roman tadı vermeyi başarmış. Bu değişim/dönüşüm becerisi, zamanın ilerleyişi her öykünün kendi içinde de var, hiç bir kahraman olaya girdiği gibi çıkmıyor, aynı hayat gibi, bitmek bilmez bir alış veriş söz konusu, el değiştirme, biçim değiştirme, toptan değişim ne isterseniz, ben de son sayfayı çevirdiğimde kitabı elimden başladığım bırakmadım. Türkgeldi öyküleri kurarken minimum kelimeyi özenle seçerek kullanmış, sadece gerekli olanı açıklayarak ilerlemiş, kitabın sayfa sayısından da, 93 sayfa, çıkarması zor değil, neredeyse en ince noktasına kadar planlı durmasına rağmen doğallığından, organikliğinden sıfır kaybetmiş bir metin. Söyleşisi de bir o kadar tatlı geçti. İçtenliğiyle paylaştıkları ruhuma iyi geldi. Bir sonraki kitabını heyecanla bekleyeceğim. Evet bu derece yaratması zor belki, uzun zaman alıyor belki, ama yavaş sıkım meyve sebze sularının hem tadı hem besin değeri yüksekse, tedavi edici özelliğe sahipse bir kere içince bir daha canım konsantre ya da doğal ibaresi taşıyan o Tameklerden istemediyse burada da aynı hesap oldu. Kitap hakkında detaylı bilgi ve incelemeyi Orhan Koçak geçen sene K24’te paylaşmıştı. Gözden kaçmış olursa diye bağlantısını buraya bırakıyorum. Zamanımız için Bir Kitap. Tam da öyle.

Anlatacaklarım bitti, bir ek yaptım: Orada Bir Yerde için bizim Çin’imiz gibisinden bir şey söylediysem birebir, tıpatıp sıfatlarını akla getirtecek denli yanlış anlaşılmasın Türkgeldi’nin anlatısının kendine has yanı çok fazla;  en hoşuma giden oyuncu, bilmecemsi, organik ters köşeli, yormayan tanıdık ama klişe değil, metaforlarla dolu olması. Turkish Lokum, el yapımı Cemilzade’ninkiler. Umarım bu gönderiyi pek kimse okumaz, fazla dağılmaz. Karizma yeterince çizik çarık.

İkinci ek: Ben o Çin kapısını 2005’te İnkılap’tan çıkan Jung Chang’ın Yaban Kuğuları ile açmıştım. Şimdilerde baskısı yok. Elimdekine gözüm gibi bakıyorum. Bir İstanbul Kitap Fuarı hatırası. Bu sene gidemedim ya içimde kaldı.

image 24.01.2019 at 14.40

Üçüncü ek, Yu Huan ile Türkgeldi de ortak bulduğum detaylara ineyim dedim, her ikisini de okumuş olanlar/okuyacaklar ne düşünüyor paylaşırsa sevinirim. Merak unsurunu yüksek tutan iskelet, etiye kanıyla canlanan karakterler, büyülü gerçeklik, zihinde harekete geçen sözcükler, en kaba şekliyle varolan şiddetin/vahşiliğin, acımasızlığın olduğu gibi tarifi, duygularda sadelik, anlatımda yalınlık, dramatik bir mizah duygusu belki ironi, tüm bunlarla aynı zamanda birlikte olmaz gibi düşünülen metinlerin bütününe yayılmış iyimserliğin/sevginin varlığı, insan psikolojisinin gölgede kalan, kalmasına çabaladığımız yanlarının, tarzla sergilenmesi.

Bu son ekti. Kesin bilgi.

Başlıktaki isimleri doğum tarihine göre sıraladım.

Değilmiş.

Bir alışkanlık oturtmaya çalışıyorum

Etiketler

, , , , , , , , ,

layer mısır foto ceken ben

Zihnimi toparlamaya çalışırken mesajlar, derken apartman görevlisi, derken karnımın acıkması, derken başka şeyler vs… ne yazacağımı, nasıl başlayacağımı unuttum. Dirseklerimi masaya dayadım, kafamı avuçlarımın içine aldım, bakışlar klavyedeki harflere dönük durdum. Bir araya gelseler, ilk cümlem neydi, anlatacağımın geri kalanı neredeydi bir arayıp bulup parmaklarımın ucuna yollasalar bekledim. Baktım olmayacak, Qune, böyle yazdığıma bakılmasın küne okuyorum, konunu belirlemişsin daha ne bekliyorsun hiç mi çala kalem başlamadın.

Alışkanlık konusunu epey irdeledim sonuçta iyi bir şey olduğuna karar verdim. Sorun benim bünyenin iyi ya da kötü alışkanlık tutmamasıydı. Üzerimdeki bu kaygan zemin bugüne kadar bir çok yönden oldukça işime yaramıştı, kuralı bozan tek bir şey var; okuyabileceğimin çok üstünde kitap satın alıp eve stoklamak. Kitaplardan sonra ikinci sırada gelen filmler, diziler bile zaman geliyor geçici olarak tozlu rafa kalkabiliyor, festivaller yağmurluktan akan damlalar şeklinde bedenimi ıslatmadan kayıp gidiyordu. Her keyif vericiyi/alışkanlığı bırakabilirim/bildim.  Keyif vermeyenleriyse zaten hiç rutine sokmuyorum, ev temizleme, yemek pişirme, alışveriş yapma, eski günlerde ders çalışma, örnek orta-lise zamanları birinci yazılı 10, ikinci yazılı 10, üçüncü yazılı 2 geldiği çok olmuştur, vs gibi.

Durum bu olunca alınacak yol biraz meşakkatli olsa da bir baş koydum. Öncelikle benim için hangi alışkanlıkların iyi hangilerinin kötü olduğunu listeledim. Bunu yaparken şunu fark ettim iyi de olsa kötü de olsa bütün alışkanlıklar keyif verici herhangi bir madde gibi özellikler gösteriyor, başlarda iyi olan şey aşırıya kaçınca tüh kaka olabiliyordu. Misal, ben buralarda yok iken, evde bütün kitapları indirdim, hepsini  yerli, yabancı, kurgu, kurgu dışı vs gibi ayırmaksızın yazar ismine göre alfabeye sırasına dizip sayarak düzenledim, yazarı pek tekil ve bilmediğim/bilemeyeceğim bir isimse ve yine misal Mısır ile ilgiliyse M’ye, çok yazarlı bir psikanaliz dergisiyse P’ye, Belgrad’ın tarihi üzerineyse B’ye, çeşitli yazarların Marilyn Monroe biyografileriyse M’ye, Shakespeare’larıysa S’ye, Woolf’larıysa W’ye yerleştirdim, bir çok çift alınmışları, bir daha okumayacaklarımı, yanlışlıkla alıp aslında ben bunu elime bile alacak okuyucu değilim diye düşündüklerimi, kimse duymasın sandığımdan fazla çıktılar, yaş ilerledikçe okuma/seyretme daha seçici oluyor sanki, sahiplendirdim. İyi kötü bir düzen gelince, geriye kalanlar sayıca 3500’e doğru gitmekteydi, evin tüm boş duvarlarını bana farkettirmeden istila etmişlerdi.  Haliyle ev biraz üstüme üstüme gelmeye başladı. İşte o zaman bazı iyi alışkanlıkların akıbeti konusunda hafiften bir şüphe baş gösterdi. Arka odayı çeşitli kitaplıklarla koridor bölmelerle labirent şekline getirebilir, oradaki çalışma masamı Kiki’nin ya da Çekirdek’in artık kırk yılda bir gelip kaldığı odasına koyabilir, tabii orada ufak ve elim bir tembellik sonucu daimi açık duran 2 metrelik çamaşır kurutma ızgarasını salonun ortasına taşıyabilirdim. İtirazlar geldi. Gidiş geliş trafiği biraz zorlanacağından evin içindeki diğer işlerin, en basiti temizlik, kanepeye yemek taşıma, aksaması, göz kirliliği, vs… söz konusuydu. Velhasıl, Amerikanın güney batı sahillerinde dört başı mamur, müstakil bir villam yoktu.

Alışkanlıkları iyi kötü diye sıraladım;

  1. Yazmak, düzenli yazmak, bu iyiydi.
  2. Kitap almak, fikren iyiydi, şu sıralar kötüydü. Ek not: Yıl sonunda 1 kutu kitaba abone oldum, her ay en az 3 tanesi, 8 yıldır devam eden okuma grubunun 1 tanesi, diyalogların seçiminden gelen 1 tanesi, eh bir kitapçının, bahsi geçen Gergedan’dır, önünden geçerken canım çeker, bir yerim şişer aman olmasın diye 1-2 tanesi, Göztepe parkının oralaraki yapı kredi atm’ye para çekmeye giderken, ki muhakkak yolum düşer  YKY’nin yenilerinden 1-2 tanesi, Beyoğlu’ndaki Metis,’ten olmazsa olmazlar, gelecek 1-2 tanesi zaten garanti. Derdim; bari bunlara ek idefix siparişi yapmayayım.
  3. Düzenli yürümek kötüydü, sıkıcıydı bir miktar yapılması elzemdi.
  4. Ev işleri hepten kötüydü, sıkıcıydı minimumda tutulması elzemdi, çözüm bulunmalıydı. Hala aranıyor.
  5. Evde yemek pişmesi kötüydü, sıkıcıydı dışarıdan hazır yiyecek, restoran, vs… seçenekleri hasta ettiğinden elzemdi, acilen çözüm bulunmalıydı. Hala aranıyor.
  6. Ev sadeleştirilmeliydi, kötüydü, sıkıcıydı yapılması gerekliydi, pek çok vakit kazandırma potansiyeline sahipti, bu düşünülmeliydi.

Bu liste daha uzayıp gider… fakat YouTube bilgilerime göre, bu arada mekanda binlerce habit tracker/alışkanlık takip çizelgesi/metodu var, geçtiğimiz haftalarda hepsini seyrederek, kuruluktan göz kapaklarımı kapatamaz hale geldim, olay şu; tek bir maddeyle başlamak, 15 gün devam etmek sonra bir ikincisini sızdırmak ve bu şekil istenilen kıvama gelinceye kadar ilerlemek, böylelikle bünye fark etmezdi. Bu teraneyi her ne kadar yutmasam da, yemeğe çay kaşığının 15’te biri fazla tuz kaçsa fark eden, kahve fincanının içine daha önce şeker karıştırılmış kaşık bir daldırılıp çıkarılsa midesi bulanan bünye nasıl olacak da bunu anlamayacak algılayabilmiş değilim, her neyse, denemeye karar verdim.

Öncelikle kendimce en fazla iyilik getirenden başladım. Sonra aslen kötü olup da dolaylı yollardan iyilik getireceği bir şekil ezelden belletilmiş olanlara geçeceğim.

Burada bir zamanlar kaybedilmiş bir alışkanlık oturtmaya çalışıyorum.

Uzun zaman oldu görüşmeyeli…

Etiketler

, , , , , , , , , ,

DSC_0803.jpg

Son gönderinin tarihine bakınca bu başlığı uygun gördüm. Gerçi görüşmek ne mana? Ben buradan yazıyorum o esnanın biraz ilerisinde, o esnada kullanasım vardı, çünkü bu tabire bayılıyorum, bir anda farkettim ki teknik olarak pek uygun düşmedi, başka birileri başka bir yerlerde okuyor, çünkü elimdeki teleks değil.

Yazının alt başlığı çağrışım. Yazarken plansız biçimde ortaya çıkan teleks kelimesi biraz bu cinsten. Bir zamanlar Antalya’da beş yıldızlı bir otelin ön bürosunda çalışırken teleks başında oturan rezervasyon görevlilerine imrenirdim. Hatta o kadar imrendim ki allem ettim kallem ettim o işi öğrendim, rezervasyondakiler izinliyken ya da ben gece vardiyasındayken başına oturtuyorlardı, bu vardiyaya kalabilmenin koşulu tüm ön büro faaliyetlerine hakim olmaktı, rezervasyon, kasa ve gün kapanışı o zamanlar gün kapanışı kâğıt, mı desem çarşaf mı desem, ve kalemle yapılırdı, merakımdan hepsine bulaştığım için bir müddet sonra gece vardiyası üstüme kaldı, zaten o lanet otelden 1 sene sonra ayrıldım, şöyle oldu, direktör ön büro müdürü pozisyonu için beni odasına çağırdı, bütün özelliklerin uyuyor senden iyi aday yok ama biz, büyük ihtimal yönetim kurulundan bahsediyordu, M’yi (erkek) müdür yapmaya karar verdik çünkü onun çoluğu cocuğu var, ev geçindirmek zorunda, acındırarak kabullendirme stratejisi, üzerinde fazla durmayayım çok zaman geçti, acıma yerine bir takım yönetimlerden nefret etme duygularımı tohumlandırdı, lay lay lom keyifle çalıştığım yer kısa bir müddet sonra zul gelmeye başladı, her şey gözüme battı, başka bir yere geçtim. Parantezi kapatıyorum. Teleks bugünün WhatsApp mantığındaki bir şeydi, anında iletişim yapılırdı, şimdi bazen, bazılarımızın kuruluş amacını saptırmayın, oradan buradan junk haber atmayın, politikaya, dine, futbola girmeyelim bu grup birbirimizle iletişim kurmak içindir, vs… yazdığımız misali teleks, kullanma talimatlarında yazılı olmayan ama çoğunluğun saygı duyup uyduğu sadece otel rezervasyonuna özel bir haberleşme aracıydı, yine de insan her yerde, her zamanda insan olduğundan arada kaçar göçerler olurdu, eğlenceliydi.

Günün ikinci çağrışımı bir arkadaşımın haberleşme grubumuzdan an itibariyle kendi fotosunu paylaşmasıyla meydana geldi. C.İ. ile yeni tanışmışız, C.İ. evli olduğum adam, bir de çocuğum var, Kiki, annemin tabiriyle, Nam-ı diğer Annecik, artık eşek sıpası oldu hatta geçti, hazır aileyi anlatmışken Çekirdek’i de ekleyeyim kendisi kız kardeşim olur. İlk defalar çıkıyoruz falan, baş başa yemekteyiz, pat, yüzüme bakarak bigudin var mı diye sordu. Şaşkınlığımın tahmin edilebilir olduğunu düşünüyorum. Bir müddet sessiz kaldıktan sonra, yok niye sordun cevabını verebildim. Bir an, o da durakladı sonra bigudi takanlardan pek haz etmem gibisinden bir takım kelimeleri ardı ardına dizdi. Şunu diyeceğim kaderlerimizi nasıl da incir çekirdeğini doldurmaz malzemeler belirleyebiliyor. Evet bigudim var deseydim bu an burada, bu masa başında oturup bu satırları yazmayacaktım. Belki gene blog tutardım, belli mi olur, yalnız Qune değil de kim bilir kim olurdum. Kıssadan hisse, anı yazmak, hatırlamak çağrışım işi.

Üçüncü çağrışım, mutfakta iş yaparken bir anda kendimi Beatles’ın yesterday şarkısını mırıldanırken buldum. Azıcık altını kazınca on, onbeş dakika önce beni bir takım külfetlerden kurtarma potansiyeli olan birinin çarşamba ve cuma günü bana, evime geleceğini, hiç ummuyor, beklemiyordum, öğrendim. Dedim bak işte olay buymuş, sevincinden yesterday/dün diyorsun, all my trouble seemed so far away/tüm dertlerim pek çok ırak görüktü, bu kelimeyi bilerek yanlış yazdım, diyorsun işte sana çağrışımın dibi, o kadar dert edindiğin şey halloldu, hepsi yesterday/dün oldu. Bu şarkıyı ve anlamını bilenler tabii ki mantığını kuramadılar. Kendimi tanımasam ben de asla kuramazdım, ne alaka? Çünkü yesterday şarkısı bir düne özlemi belirtir, ah ne güzeldi o günler hiç derdim tasam yoktu şu an hepsi başımda, gitmek bilmiyorlar, bir dönebilsem düne, ah bir dönebilsem, dünlere inanıyorum, hepimiz dünüz, vs gibi sonuna kadar bu şekil kanırtır durur. Şimdi açıklamasını yapıcam: ben şarkıları dinleyerek asla anlamam, aynı şiirler gibi, türkçe olsun, fransızca olsun, Ingilizce olsun, bunlar bildiğim diller, kelimelerini, aşırı lehçeliler dışında, teker teker doğru biçimde dizebilirim, bütünsel anlamını, yazılısını görüp sadece bülbül gibi karaoke babında, zamanında biz bunu banyoda duş ucu mikrofonuyla yapardık, çığırmak yerine ne diyo bu yaw şeklinde hikaye okur gibi dikkatle okumazsam, çıkaramam. Yesterday şarkısı ciddi ciddi yeni yetmeliğimin şarkısıdır, en aklımda kalan satırı da daima ve tek başına, all my trouble seemed so far away, kısmı olmuştur, anladınız hemen, bu şarkı zihnimde, kendisi her ne kadar böyle olmasa da, geleceğe umut dolu bakan bir şarkıdır. Ağzından çıkanı kulağın duysun uyarısına bir güzellemedir.

Hazır anılardan açmışken, zihnime takılan şarkı sözleriyle çağrışımların ilişkisini rahmetli İskender Savaşır sayesinde çözdüm. Fırsatım olup da burada anlatmamış olabilirim, bir kaç sene önce Psikanaliz grubumuz vardı, bize öncelikle 8 hafta kadar psikanaliz nedir, ne değildir, nasıl ve nerede başlamıştır, nerelere kadar gelmiştir, ne işe yarar, kimler yapar, kimlere yapılır, vs gibi şimdi çok da hatırlayamadığım ama benim için hayli eğlenceli, hayli detaylı bir konuya giriş yapmıştı, sonrasında da hepimiz rüyalarımızı getirecektik, üzerinde konuşucak, analiz edecektik. Böylelikle öğrendiklerimizi uygulama fırsatı bulunacaktı. İlk yardım kursu gibi diye düşündüm. Yine ne alaka? Üniversitedeyken bir arkadaşım ilk yardım kursuna katılmış, kan almayı, acil müdahale yapmayı, iğne yapmayı öğrenmişti. Her hafta bana neler yaptığını, nasıl güzel şeyler öğrendiğini, grupta nasıl eğlendiklerini ballandıra ballandıra anlattı. Öyle heveslendim ki ben de bu deneyimi yaşamalıyım diye düşündüm. Tam yazılacağım, bir heves birlikte kızılaya gidiyoruz, o yolda yine anlatıyor, ağzından bal damlıyor vs, bir an bir şeylerden şüphelendim, sordum, cevabımı aldım; teori öğrenildikten sonra uygulama sırasında kullanılacak denekler katılımcıların kendileriydi. Yani arkadaşım damardan kan almıştı ama kendi de alan kişiye kan vermişti. İğne yapmıştı ama iğne de yemişti. Bu cevabın üzerine tahmin edersiniz ki zihnim, hevesim, ayaklarım, bütün bedenim ani ve acı bir frenle duruverdi. İçimden bir yerlerden bir ses, Qune kendine gel, koşarak kaç komutu verdi. Ben de kaçtım. O gün bugündür bu deneyim eksikliğini içimde bir yara gibi taşıdım. Pek melodramatik oldu ama parmaklarımdan bunlar döküldü, yapacak bir şey yok. Bir arkadaşım İskender Savaşır’ın böyle bir grup kuracağını paylaşınca işte kaçmış fırsat önüme geldi dedim. Başlarda bunun kızılay deneyiminin bir paraleli olacağını tam olarak algılayamamış olabilirim. Fakat iş derinleşince evet rüyalar da batıyor, can yakıyor hatta kanının ufak bir kısmını o anda o salonda patdadanak bırakıverebiliyorsun, ama işin güzeli doğru bir analize ulaşınca çok iyi geliyor, özellikle de işin ustasının önündeyseniz. Bu geçen bir buçuk yılda kendim hakkında öğrendiklerimi o yaşta hala algılayamamıştım. Uzatmayayım, bir akşam seansında elinde rüyası olan sundu, gerekli yorumlar yapıldı, konuşuldu, sıra bana geldi, valla dedim rüya falan yok, sık sık sinema filmi gibi senaryo niteliğinde şeyler anlatırken, bu sefer beni es geçin tüm gece boyunca bir şarkının tek bir dizesini tekrarladım durdum, uyudum mu, uyumadım mı bunun bile farkında değilim. Savaşır, o tek dize bile bazen çok şey anlatır sen söyle neymiş o dedi. İngilizce bir şarkıdandı, söyledim. Bu bir veda şarkısı dedi. Afallayarak baktığımı hatırlıyorum. Bir anda kafama dank etti. Sonra üzerinde birlikte çalıştık. Zamanında kime veda edilmişti ve bu dize neden o akşam rüyama düşmüştü. Şimdi neyin ne olduğunu detaylı anlatmak hem çok fazla samimiyet olur hem de bu gönderi blog yazılığından biyografiye evrilebilir. Eh bu yaşa gelince biyografiler biraz uzun olur, kimsenin de ilgisini çekmez.

Madem alt konu başlığı çağrışım dedim, fotolarımı açıp eskilerden ilk gözüme çarpanı alıp görsel yaptım. 28 aralık 2107’de Mısır, Nil vadisi gezisinde Philae Tapınağında çekilmiş. Rehber şöyle sormuştu; sevgili ailem, birlikte olduğu her gruba aile diyordu, sonuçta gezi uzun sürdüğünden, bir geminin içine tıkılı kaldığımızdan olsa gerek, sütun başlıklarında yer alan yüzlere dikkatle bakın gözünüze çarpan bir şey var mı?

IMG_9170.jpg

Ovalama Günleri/Günlükleri

Etiketler

, , , , , , , ,

fullsizeoutput_a8da

Dünkü yazı eforundan sonra bu sabah Everglades parkındaki, pardon bataklığındaki desem daha iyi olur, aslen Miami’nin her tarafı böyle bence, havaalanına iner inmez sıcakta çürümüş ölü bitki hayvan ve çamur/toprak kokusu net burnuma çarpmıştı, çorak ülke gibiyim. Tık yok. Aklıma gelen bir şey de yok. 2 bardak limonlu su, 2 büyük damacana fincan kahve içtim, yine de uyanamadım. Gece yatmadan 700 gr kadar bir miktarı mideye indirerek kiraz mevsimini açmıştım. Senenin ilk kirazı olduğundan, aynı ayakkabı misali her yaz giydiklerimi mevsim başında ilk defa ayağıma geçirdiğimde ayaklar su toplar, gece vücut da su toplamış. Ayaklarda olduğunda iş kolay iğne saplayıp boşaltıyorum ama şimdi bu ödem denilen içten su toplamayı nereme iğne saplayıp boşaltabilirim, çaresizim. İlk hedef beyin olmalı, şu an en çok orada toplamış gibi. Hissiyat açısından ana beynin sağ ve sol yanında kesişimli birer tane daha var ve kafatasının sınırlı sorumlu olmasından dolayı yer darlığında biraz sıkışık oturuyorlar. O tası bir dağıtsam yeterince yer açılacak ama ya toplayamazsam endişesiyle, oturdum yazıyorum. Ayriyeten, çoraklık denen şey kinayeli, mi denir, artık ne denirse, vücutta/yeraltında su var ama hücrelerim/Everglades’in ağaçları o suyu içine almıyor. Bolluk içinde yokluk.

fullsizeoutput_a8cb

İçim rahat etmedi, kinayeli ne demek sözlükte baktım, değinmecel demiş. Yani, hücrelerimin suya değindiği ama bir türlü simbiyoza geçemediği düşünülürse tabir caiz olabilir. Bu sabah kelime dağarcığım korkunç seviyelerde, bilmediklerimi, emin olmadıklarımı aklıma geldi, ses uyumu oldu diye kullanasım var. Gerçi içim rahat, okunacak bir şeyler yazamasam da fotoğraflar bakılası. Değil mi yoksa? Bundan bir kaç sene sonra bugün yazdıklarımı okursam kesinlikle utanacağım eminim.

fullsizeoutput_a8c7

Aynı manzaradan bir 5 tane daha vardı ama seçim yaptım. Evet, artık seçim yapabiliyorum. Bulutlar, renkler, çoraklık… Bir kenardan olsun illa görünmekte direten yeşillik bugünkü ruhumun aynası.

Editörlük yapan bir arkadaşımdan aldığım feyz ile çalışma masamı düzenledim. Sağ yanda yatay duran kitaplar yarım bıraktıklarım, dik duranlar geçen on gün içinde biraz daha fazla da olabilir bitirdiklerim, en soldakiyse dün başladığım çok best seller kişisel gelişim kitabı. Yüzlercesini okuduktan, belli bir yaşa geldikten sonra hepsinin birbirinin aynı olduğunu fark ediyorum ama yine de edebiyat gibi, denir ya yazılacak olanların hepsi yazıldı sen daha ne yazıyorsun hemşom, işte bu hesap, yazıyorum sana ne, okuyorum sana ne… Zihin yine karıştı, bu sefer bakış açısı bile karıştı… Bir çırpıda okurken farkına varılmıyor ama satır aralarında büyük boşluklar var; demin kalktım, kendime bir damacana fincan daha kahve yaptım. Kahve  vücutta serbest dolaşan sular gününde iki kat faydalı, tüm suyu emiyor, kurutuyor. Böbreklerim biraz fazla çalışıyor ama üreyerek çoğalmış beynim çocuklarının başlarını kopartıp mideye indirerek eski boyutuna geri dönüyor, kabına sığıyor.

fullsizeoutput_a8d0

Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı’nı aldım, neden aldığım belli değil, aslen bana kafaya takmak gerekli. Mesela yazarlık kariyerimi kafaya takmış olsam, şimdi şu blogla kıt kanaat geçinip gitmeye bakmaz, iki üç kitabı peydahlamış olur, 20-30 dile çevrilen kapakları sitemde yayınlayıp, Ted konuşmalarımın videolarını Twitter’da paylaşıyor olurdum. Kitabın hakkını yemeyeyim içinde iyi ipuçları var. 80 sayfa kadar okudum. Bana seslendiği bir bölüm var, kısaca ufaktan atma harekete geç diyor. Blog yazmak harekete geçmek sayılır mı? Peki, akşamdan bulaşık bırakmamak? Okuyanınız varsa başta Jimmy diye birinin hikayesini anlatıyor, okurken koltukta ezilip büzüldüm. İlerleyen sayfalarda suratıma daha ne kadar çarpacak heyecanla bekliyorum. Aslında bu kişisel gelişim kitapları korku filmi etkisi yapıyor. Horror benim işim diyorsanız, tavsiye ederim okuyun.

fullsizeoutput_a8d5

Onca çoraklığın üzerine kıyamet manzarası gibi bir gün batımı fotoğrafı koyayım dedim. En sevdiğim, kendi kendime gurur yaptığım fotoğraflardan biri. İfsak görse nasıl yani hiç olmamış netlik sıfır, kadraj kötü, vs… der, neyseki görmeyecek çünkü gitmeyi bıraktım. Bense bunu nasıl çekmişim yaa… nidalarıyla yaşıyorum. Bir daha böyle bir şey yakalayamadım. Tekniği bilmeden kurgu yapmaya çalışmak gibi, bilmeden çekilen fotoğraflar da böyle oluyor. Artık ölene kadar buna bakar avunurum. Şu yukarıdaki kitap, işte tam da bu soruna değiniyor, kendi kendine büyüklenme diyor, okuyunca boyum kısaldı resmen, kilolarımı da atabilirsem karınca boyutuna ineceğim. Karıncalar hakkında çok fazla konuşasım var, blog eskileri Karınca Yazıtları diye bir romana başladığımı ve lakin devamını bir türlü getiremediğimi bilir. Bazı şeylere keşke kafayı taksam. Aslında Manson da bunu söylüyor, en sevdiğin şeyi kafana takabilmek için diğerlerini takmaman gerekiyor.

 

İki kitap, bir park…

Etiketler

, , , , , , , ,

fullsizeoutput_a8b3.jpeg

Instagram story’lerini seyretmeye bayılıyorum, bu sıralar fotoğraflardan ziyade onlara dadandım. Bazı story’lerde bulunan swipe up yap hikayenin tamamını öğren şıklığıysa daha fazla ilgimi çekiyor. Çekiyor da… parmağımı yukarı kaydırıp tamamına erişiyor muyum? Orası muamma… biraz ender ama böyle bir olasılığın önüme gelmesi hareketini demin yazdığım gibi çok şık buluyorum. Açıkçası imreniyorum. Geçenlerde zihnimde gerekli fasılalarla, durmaksızın vur kaç tatbikatı yapan ‘bu iş nasıl yapılıyor yaaa’ sorusu yüzyıllık tembelliğimden sıyırınca Google’da araştırma yaptım, dakikasına bu hayran olunası özelliğin sadece ve sadece  takipçisi on bini aşanlara tanınan bir ayrıcalık olduğunu öğrendim. İlk iş aklıma sahte takipçi vaadi yapanlar geldi. Normal olarak. Sonra egonun baskın sesi ‘bir dur ya’ duyuldu. Duruş o duruş. Şu an bekleme odasındayım. O arada bloga yazayım dedim, elbette şu an bu kararımın üzerinden bir on, oniki gün geçmiş durumda. Detaylar beynimin, harekete geçme dürtümü algılama becerisi ve çabukluğu açısından önemli. Bu yüzden sıralıyorum.

Haksız mıyım? Büyük resimde bir nane yok, hiç bir zaman da olmadı, doğuyorsun, ölüyorsun, aha bu kadar, yaşam detaylarda gizli. Detaycı romanları okumayı da sanırım bu düşüncem yüzünden seviyorum. Mesela, Monokl Yayınlarında türkçesi çıkan Helen Macdonald’ın kaleme aldığı Atmacanın A’sı da işte böyle bir kitap. Hem yaşanmış bir hikaye, hem de edebi şekilde düzenlenmiş, neredeyse gün be gün aniden kaybettiği babasının yasını, eğitmekte olduğu Atmacayı, aslen Çakır kuşu tabir edilen aynı aileden bir kuş, İngiliz geleneklerini ve yazdığı The Goshawk kitabı üzerinden ingiliz yazar T.H.White’ın neredeyse hayat hikayesini anlatıyor. White kim derseniz, ben demiştim. Türkçesi bulunmayan Taşa Saplanan Kılıç ve Merlin’in Kitabı ile Kral Arthur, Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Merlin Büyücü ve Kamelot efsanelerini 20. yüzyılda üne kavuşturan kişi. Dün kitabı kapattıktan sonra White’ın şu üç eserini de alıp okuyayım diye hemen internete sarıldım, maalesef yok. İngilizcelerine yatırım yapmak şu anlık işime gelmedi. Beklemeye daha sıcak baktım. Son zamanlarda okuduğum en iyiler arasında. Doğanın kaçınılmaz vahşiliği birinci planda. Okurken çok imrendim. Son sayfalarda oturduğum yerde hatta kudurdum, kadere lanet okudum. Helen Macdonald bilim tarihi ve felsefesi alanında akademisyen. Kuşlara ve Edebiyata özel ilgisi var.

fullsizeoutput_a8b7

Hazır sırası gelmişken 2015’te Everglades parkını gezerken gördüğümüz güzelliklerden ekleyeyim dedim. Bu kareyi Çekirdek kendi zumlu makinesiyle çektiği için hakkını yememek adına, yoksa bana mesaj üzerine mesaj atabilir, atmayabilir de… risk almayıp altına Qunegond yazıp sahiplenmedim. Bu bir Şahin olabilir. Üstteki sonradan uçarak geldi, dalda başka yer yokmuş gibi güm diye diğerinin üzerine kondu, tırnaklarını geçirdi. Derilerinin plastik kaplı olduğunu düşünüyorum. Yeni blog takipçileri için, yazmadığımdan pek olmuyor ama ben yine de açıklamalı bilgi sıkıştırayım; C.İ. ile evliyim, Çekirdek kız kardeşim, Kiki bizim kız. Gezmelere hep birlikte gidiyoruz. 2015’te Florida’yı gezdik. Burada anlatmaya bir türlü fırsat olmadığından, niye olmadı elbette o da mumama, Instagram takip etmeyenler bilmez. Bu seyahati aklıma Helen getirdi. Kitabı okudum, kendimden de şeyler buldum ya bir anda böyle bir samimiyet kurasım geldi. Zaten instagramdan da sıkı takibe aldım, gerçi orada kuş, doğa falan paylaşıyor.

Başım Goodreads ile belada. Her sene okuma Challenge’ına katılmak manyaklığında bulunuyorum. Bir iki iyi gidiyor, derken okuyup okuyup okuduklarım arasına eklemeye üşeniyorum, böylelikle hiç bir sene iddia ettiğim sayıyı tutturamamış görünüyorum. Tüm karizma çiziliyor. Bu kadar sağ sol kroşeyi Ego kaldırmıyor. Zaman zaman kendisine çok da acıyorum, iki arada bir derede kalıyor zavallı.  Bu sene yapmayacağım dedim, Ocak-Şubat-Mart direndim, Nisan’la birlikte yenildim. 60 kitap iddiasında bulundum. Aslında niyetim Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul kitabı üzerine düşündüklerimi yazmaktı. O da bu senenin en iyileri arasında. Bağlantıyı burada vereyim bari; İstanbul İstanbul,  çünkü iki yere birden yazmaya çok üşeniyorum.  Dolayısıyla bu gönderide bir evvelki cümlemden de anlaşılacağı üzere pek detay vermiyorum. Sönmez İstanbul’u yeraltından anlatmış ama yeraltı edebiyatı değil. Bilmece bildirmece bir kitap. Yanlış anlaşılmasın eğlenceli falan değil ha, okuduktan sonra sol üst cenaplarda bir garip sızı oluyor.

fullsizeoutput_a8b6

Aynı Everglades parkından bu sefer benim emektar iPhone 6 ile çektiğim bataklık manzarası ile gönderime son verirken, küçüklerimin gözlerinden büyüklerim ellerinden öper….

Sıkıldığım çok belli oldu sanırım. Kakaya bağlamadan bu işi burada kesmek akıllıca olacak. Instagram’a on bin takipçi yapıcam derken eksiltmeyeyim. İlerleyen günlerde anlatmaya değer bir şeyler bulursam yine anlatırım. Eski fotoğraflara bakmak hoşmuş.

SaveSave

SaveSave

Günümü güzelleştirenler: karga, apartman görevlisi ve Oscar Wilde

Etiketler

, , , , , , , , , ,

DSC_0090Version 2

Bizim bu yeni taşındığımız apartmanın görevlisinin klasikleşmiş bir şaka anlayışı var her şeyden kira istiyor. Daha genel bakınca havada hep bir para esprisi var. Örnek: arka bahçede herkesin park yeri var, misafire boş yerler var, hiç kimseye ait olmayan mekanlar bile var. Oldu da bir kaç kere misafir yerine park ettin diyelim, akşam çöp için geldiğinde hemen der; abla, C.İ abim yanlış yere park etmiş kira borcu oldu ona söyle. İkinci örnek: evi boşaltıyoruz, sadeleştiriyoruz diyelim ama eşyalar kullanılabilecek şeyler, diyelim bu sene kitaplarımın büyük bir kısmını elden çıkardım, kutuya koydum kapının önünde temiz temiz duruyorlar, akşam geldiğinde sorar abla bunlar gidici mi. Evet. Tamam ben alırım, çöp değil bunlar ama kira parasını isterim. Örnek üç: her ay aidat almaya katları dolaşır, önce parayı toplar, herkes verdikten sonra yönetici makbuzları keser, bizimki de çöp almaya çıktığında dağıtır. Önce çöp var mı diye sorar, mutfaktan getiririm, makbuzu uzatır, aidatı ister, verdim ya derim ya da duruma göre geçen akşam C.İ. verdi ya derim yo vermedi borcun var der, sırıtarak gider. Hiç şaşmaz. Bir seneyi geçti istisna olmadı

Biraz önce sokaktan geldim, aslen bizim buralar bir garip, başka bir konu ama araya sıkıştırayım. Kasaba, köyün büyüğü değil, et satılan yer, diye çıktım caddeye inen Tanzimat’tan geçiyorum soldan gitmem hep sağa geçerim. Neden? Çünkü solda, neredeyse kaldırımın üstünde sayılabilecek büyük bir ağaç vardır, tepesini kargalar kahvehaneye çevirmiştir, artık hangi oyunu oynarlar, damaları, satrançları var mıdır, konkene mi dönerler, pişpirik turnuvası mıdır bilemiyorum, gerçi merak etmiyor değilim yalnız kendileriyle iletişim biraz meşakkatli. Neyse olur da bilmeyen biri yolun solundan giderse, kadınlara ayrı bir düşkünlükleri vardır, içlerinden bir tanesi havalanır, seçilen kurbanın kafasına pike yaparak kanadını bam diye geçirir, besbelli enseye tokat atar gibi patlatır. Kişi çığlıklar içinde diğerleri dalda düşecek denli sarsılıp gülerek gaklayıp seyrederken bu laubaliliğe çıkmış olanı havada nidalar atarak bir iki döner, gövde gösterini uçuşunu tamamlar, dalına diğerlerinin yanına tüner. Bu seferki kurbanları orta yaşlı bir teyzeydi, başında şapka, bere yoktu, çığlık atmadı ama hayli söylendi. Yetmedi karşı kaldırımdan bakan bana el etti. Bir de bana anlattı. Zaten görmüşüm gülüyorum. Kadın bana anlatmaya başlayınca dışımdan devam edemedim, içimden güldüm. Eve dönene kadar güldüm. Şimdi de gülerek yazıyorum.

Dönüşte dış kapıdan girdim, giriş katındaki komşunun kapısı açık önünde bizim apartman görevlisi belli ki öğlen alışverişlerini getirmiş. Asansör sekizinci kattaymış, gelsin diye bekliyorum. Komşu, oğlum şu odaya bir bak dedi, bizim girişlerin yanında oturma, televizyon, dikiş, çalışma odası falan gibi olacak ufakımsı bir oda vardır, ardiye olarak da kullanılabilir. Bu kafayı uzattı baktı. Var mı oradan istediğin bir şey? Yok. Gerçi alırım ama kirasını verirsen esprisi de arkasından patladı. Yaa oğlum sıkılmadın mı sen bu şakayı yapmaktan, içimiz dışımız kira oldu. Teyzem, koca apartmansınız, bana doğru düzgün bir bakamıyorsunuz ben ne yapayım, bakabilseniz  kira  da istemem. Ya peki ben ne yapayım oğlum, dulum emekliyim iş yok, para yok, pul yok. Bundan cevap: Gel yanıma alayım o zaman seni diyorum onu da istemiyorsun.

Neyse işte, Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi kitabını okuyordum, evde çamaşır deterjanı bitmiş, yiyecek bir şey kalmamış deyip çıkmıştım, iyice keyiflendim geri döndüm. Bari bir alıntı yapayım:

‘[…] En sevdiğim müzik Wagner’in müziğidir. Öylesini gürültülü bir müzik ki, isterseniz hiç durmadan konuşabilirsiniz ve ne dediğinizi hiç kimse duymaz. O müziğin üstünlüklü yanı da budur, öyle değil mi Bay Gray?’

[…]

Dorian gülümsedi, başını iki yana salladı. ‘Ne yazık ki sizin gibi düşünmüyorum, Bayan Henry, Müzik dinlerken asla konuşmam, en azından iyi müzikse. Müzik kötüyse konuşarak o müziği bastırma göreviniz vardır.’

‘Ah işte Henry’nin görüşlerinden biri de bu, öyle değil mi Bay Gray? Ama iyi müzikten hoşlanmadığımı düşünmemelisiniz. Bayılırım ancak korkarım. Müzik beni öylesine romantikleştirir ki. Piyanistlere tapmışımdır, bazen aynı anda iki piyaniste birden. Onlarda ne var bilmiyorum. Belki de nedeni yabancı olmalarıdır. Hepsi de yabancı öyle değil mi? İngiltere’de doğmuş olanları bile bir süre sonra yabancı oluyorlar, öyle değil mi? Öylesine yetenekliler ve sanata öyle büyük bir hizmette bulunuyorlar ki. Sanata çokulusluluk niteliğini kazandırıyorlar, öyle değil mi? Benim hiçbir partime katılmadınız, değil mi Bay Gray? Katılmalısınız. Orkide alacak param olmaz ama yabancılara harcayacak parayı her zaman bulurum. Salonunuza renk katarlar. […]’

Yukarıdaki son konuşmanın ilk paragrafı, kitabın başında Dorian Gray, arkadaşı ressam Hallward’ın evinde portresi için poz verirken Lord Henry’nin yaptığı başka bir konuya gönderme yapar ama Gray bu göndermenin farkında değildir bile. O da şu:

‘Çünkü bir insanı etkilemek demek, o insana kendi ruhunu vermek demektir. Etkilenen kişi kendi doğal düşünceleriyle düşünemez ya da kendi doğal tutkularının ateşiyle yanamaz. Erdemleri kendisine gerçekmiş gibi gelmez. Günahları -günah diye bir şey varsa- ödünç günahlardır. Bir başkasının müziğinin yankısı haline, kendisi için yazılmamış bir rolü oynayan aktör haline gelir.’

[…]

Ayrıca tiyatro sahnesi dışında tiyatro oynanmasından da hoşlanmam.

Wilde sözlerini öyle güzel yerleştirmiş ki Gray’in tablosu gibi kendi de anlattığı hikayeyle gerçek bir sanat eseri yaratmış.

Foto kredit: Qune. Çok berbat biliyorum… adamın yüzü kaza eseri hem profil hem portre üst üste olunca gözüme sanat şaheseri gözüktü.

Mola, belki o arada strateji geliştiririm.

Etiketler

, , , , ,

DSC_0696

Bugün fena halde yazmayasım, Mısır’dan bahsetmeyesim var. O zaman burada ne arıyorum? Onu da bilmiyorum. Sabahtan Biorezonans’a gittim. Ara sıra gidiyorum, enerji depoluyorum, iyi geliyor. Çıkışta eve döndüm çok acıkmıştım, bir arkadaşımla buluşmadan önce 2 dilim tost ekmeğini toasterda kızartıp üzerine zeytin ezmesi sürüp yedim. Yetmedi İpek Hanım Çiftliğinden ısmarladığım Manna ekmeği vardı, bir değişik bir şey tadı hoşuma gidiyor, ondan bir kaç dilim kestim, evde dün yaptığım Brüksel lahanası, soğan ve büyük kırmızı dolma biberden oluşan sebze kavurma vardı, gerçi şu bloga piramit gününün tamamını anlatayım diye dalıp azıcık yakmıştım, neyse ki karamel severim, ekmeğe katık ettim, yedim. Karnım hemen davul gibi şişti, 1 bardak suya 3 damla kimyon yağı damlattım içtim. 3-5 gündür bunu yapıyorum. Mısır’dan bahsetmeyeceğim demiştim ama dayanamadım, oralarda bir aroma terapi dükkanına gittik çeşitli yağlar aldık. 4 tane parfüm esansı, 2 tane tedavi edici. Bu kimyon yağı kilo vermeye yardımcıymış, diğeri Water cress yağı ama üzerine Rocket Oil yazdılar aynı dediler, her ne kadar afalladıysam da pek ses etmedim, zaten etsem ne olacak, iletişim azıcık iteklemeli, zorlamalı, yorgun düşürüyor, bünyeye yaramıyor, ara sıra 1 bardağa 3 damla olarak onu da kullanıyorum. Saçlara iyi geliyor, dökülmeleri durduruyormuş. Neyse karnımın davuluna pek faydası olmadı. Gluten Ease adında börek pizza eritici enzimlerim vardı, bir arkadaşım Amerika’dan getirmişti, saolsun, çok yaşasın, onlardan bir adet aldım. Alelacele duşa girdim, nasıl iyi geldi ben bile şaştım. Böyle gün ortasında ıslanmak hiç adetim değildir. Sonra çıktım Mado’da buluştuk, o da şahane oldu. Özlemişim. Ayrıca eritici enzimim de görevini yapmış karnımı kabul edilebilir düzeye indirmişti. O gazla bir açık çay ile yanında bir börek tabağı söyledim, börek tabağında 5 uzun sigara böreği ile 2 paçanga vardı, üzerine 1 dilim Maraş su böreği eklettim, aslında 1 dilim kıymalı kol böreği de söylemiştim ama kıymalısı yokmuş, zaten bir türlü yakalayamam o böreği, en sevdiklerim arasında pudra şekerli kürt böreğinden sonra ikinci sırada yer alır. Üzerine bir çay daha içtim. Saat 17 gibi evdeydim, hemen bir şişe Perrier’e saldırdım, kesmedi sonra yine İpek Hanım Çiftliğinden denemek üzere ısmarladığım 60 ml kadar çeşitli çimlerin sıkılmış yeşil suyu vardı onu içtim, kendimi şahane enerjik hissediyorum. Bütün mutfağı topladım, tavuk haşladım, çabuk olsun diye düdüklüye koymuştum, bütün kemikler erimiş dağılmış, biraz zor ayıklanacak. Bakalım.

Şimdi canım çok kitap okumak istiyor. Çay suyu koydum. Hibiscus yaprağı içeceğim. Çay bittikten sonra yaprağı da çiğneyip yutuyorum, çok hoşuma gidiyor, umarım yeniyordur. Yukarıdaki fotoğrafı Sharm’a gittiğimizde otelin önündeki mercanlarda çektim. Nasıl güzeller, rengarenkler.

Screen Shot 2018-01-06 at 23.17.33

Bu iki resim de Kadın Kıral Hatchepsut’un büstü. Hikayesi çok etkiledi. Onun yönetiminde kırallıkta barış hüküm sürmüş, bütün komşularla iyi geçinmişler, ekonomik refaha ulaşmışlar. Fakat sonradan üvey oğlu başa geçince kadının adını bir çok yerden sildirtmiş üzerine kendininkini yazdırtmış. Hatta başka bir tapınakta gelmiş geçmiş krallar listesinde adının yer almasını bile engellemiş. Kıskançlığa bakar mısınız. İnsanoğlu hiç bir yerde değişmiyor sanırım, ha Osmanlı hanedanlığı ha Antik Mısır, ha günümüz. Hep aynı dalavereler.

Screen Shot 2018-01-06 at 23.18.06

Büyük Gün : Piramitleri Görmeye Gidiyoruz

Etiketler

, , , , , , , , ,

IMG_0133.jpg

Biletlerin hepsi bu kadar değil, arada kaybolanlar olmuş, biletsiz yaptığımız turlar da var ama 10 gün içinde gezeceğimiz tüm yerlerlerin asgari yaklaşık miktarı bu.

Fotoğraflarla ilgili ciddi sorunum var, ya hiç çekmiyorum ya da çekersem olayın farkına varmadan motora takmış gibi aynı yerleri en az 10-12 kere çekiyorum. Sabahtan beri ayır ayır bitiremedim. 12.000’e yakın kare var, kendiminkiler yetmezmiş gibi diğerlerininkileri de alıp bilgisayara kaydettim, sonra da işin içinden çıkamadım, sıkıldım, sonunda ilk elime gelenleri ayırdım, bugünkü yazıya iliştirdim.

Dün geceyi otelde buz kutusu odalara çıktığımızla bitirmiştim. Gerçi Çekirdek’le Kiki’nin odası sıcaktı, baştan belirteyim tüm yolculuk boyunca en soğuk odalar C.İ. ile benim şansıma düştü. Nil üzerinde seyrettiğimiz gemide bile bizi en soğuğu buldu. Daha oraya gelebilmeme çok var. Umarım bu sefer bu yolculuk hakkında ne biriktirdiysem dışarı çıkarıp yazıya geçirebilirim. Aklım çok karışık. Geldiğimden beri Mısır dışında bir şeye el atmadım, bulabildiğim her türlü bilgiyi, belgeseli seyrediyorum, eskiden kendimi bir şeyler biliyor sanırdım, şu an rezil hissediyorum. Raymond Carver’ın Kompartıman öyküsündeki, İtalya’dan çıktıktan sonra İtalya üzerine elindeki rehber kitabı okuyup hayıflanan kahramanı gibiyim.

İstanbul’dan gelirken tüm yağlarımla hareket ettiğimi söylemiştim, gece odaya girer girmez ilk işim duşa girmek oldu. Sonra odada yeterince su yokmuş, sadece iki şişeydi, oda servisinden istedik geldi, içip yattık. Ben şahsen fazla su içiyor olabilirim ama Mısır çok kuru bir ülke, 10 gün içinde cildimde, ciddi kuruluktan yaşlanma izleri baş gösterdi. Belirli bir yaştaki bakımsız bir Mısırlıyı alın aynı yaşta yine bakımsız bir İstanbullunun yanına koyun +10 yaş fark atmazsa ne olayım. Aroma terapilerin, çeşit çeşit özlü yağların ülkede çok revaçta olması boşuna değil. İnsan iliklerine kadar kuruyor.

20171224_075655

 

Sabah 7’de tur rehberi bizi lobide bekleyeceğini bildirdiği için kahvaltıya saat 6’da indik. Mısır güne erken başlıyor. Nasıl şaşırdım anlatamam. Ayrıca geceyi de geç bitiriyorlar. Bir gün evvel otele gelirken her yer ışıl ışıldı. Özellikle otelin çevresi alışveriş merkezi, uzun caddelerin, bir sırası safi ayakkabıcı karşı sıra safi giyim kuşam dükkanları yerleşmiş. Nasıl bu kadar düzenli olabilmişler aklım almadı. İnsanların hangi ana caddede ne dükkanı açabileceği ile ilgili yasalar olmalı diye düşündüm, tesadüf olamayacak kadar dikkat çekici bir düzen var. Belki ileriki günlerde fotoğraflarını çekmişimdir, şu an ancak adım adım ilerleyebiliyorum. Kahire’yi hakkını vererek hatta Mısır’ı hakkını vererek gezemediğimizi de söyleyeyim. En az 1 ay kalmak gerekirdi. Dünkü yazıdan sonra daldan dala atlamamaya karar vermiştim ama kafa yapısı itibariyle dağınıklığım bir türlü toparlanamadığından çok zorlanıyorum, elimden geleni yapacağım.

Bizim kaldığımız Hotel Steigenberger El Tahrir meydanına yani o meşhur Kahire Antik Mısır Müzesine çok yakın, yani Nil nehrinin diğer tarafında. Dolayısıyla sabah piramitlere giderken hızla köprünün üzerinden geçtik. Nehir muhteşem değil mi? Bu arada Mısır ile aramızda aslında saat farkı yok çünkü aynı boylamdayız, Antalya’nın hemen altı ama onlar Kış saati uygulamasına geçtikleri için bir saat fark oluşmuş gün sabahın körü olmasına rağmen erken aydınlanıyor.

20171224_084235

Her yer dışardan çekilmiş yüksek gerilim hatlarıyla dolu, çöp yığınları haddinden fazla. Hatta bazı yerlerde Oya Baydar’ın Çöplüğün Generali kitabını düşündürdü. Bütün şehir çöp yığınları üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. İşin garibi etrafta koku yok, çöp suyu yok, çorbayı sokağa döksen iki saniyede uçup buhar olur, kenarda köşede bir hayvan ölse leşi anında kuru et kategorisine girer. O derece. İki sene önce yılbaşında Florida’daydık temiz diye düşüneceğim Miami hava alanına indiğimiz anda bataklığın o çürümüş ölü hayvan ve bitki kokusu bulut halinde etrafımızı sarmış dönüş uçağına binene kadar da burnumuzun ucundan çekilmemişti. Tabii bir müddet sonra alışıp fark etmez olduk ama karşılaştırma yaparsam Kahire, görüntüsüne rağmen koku itibariyle daha temiz, hijyenik duruyor, sanki mikrop, bakteri üreyemezmiş gibi. Belki de bir anlamda doğrudur, mumyalama işini bir kenara bırakalım, gezdiğimiz bütün tapınaklarda, müzelerde, mezarlarda onca bakımsızlığa rağmen her şey o kadar iyi korunmuş ki, bozulanları da doğa değil insanoğlu bozmuş. Bu uzun parantezleri bir kenara bırakıp yola devam edeyim.

Sabah otelden ayrılırken bavulları alıp çıkmakla, orada bırakmak arasında tereddüt geçirdikten sonra rehberimiz araba nasıl olsa size ait alın içinizde kalmasın dediği için, iyi ki de demiş akşamki Luxor uçağına zor yetiştik, tam bir check-out yapıp minibüse bindik.

IMG_7843

İçeride durum bu. Hava oldukça serin, üzerimizde kazaklar, çantada kaz tüyü katlanınca neredeyse avuç içine sığan anoraklar trafiğe ve turist kalabalığına kalmadan ilk durağımız Dahshur’a koşarak giderken sarsılmadan fotoğraf çekme derdindeyiz. Cep telefonuna eklenen bu derinleştirip büyüten minicik objektifi yeni aldım. Akasya Avm’de ismini hatırlayamadığım bir japon market açılmış, bir sürü ıvır zıvır ve kozmetikle birlikte bu tür şeyler de var. İki çeşit objektif 29 tl. Apple’da iPhone 6’ya uygun olanı 259 tl’den başlıyordu. Bence iyi iş görüyor ama benden başka beğenen olmadı. Dahshur piramitleri Giza bölgesinden de uzak, Memphis’ten de, Sakkara bölgesinden de ileride.

20171224_085232

Şu demiryolu manzarası şahaneydi. Bakmaya doyamıyorum. C.İ. çekmiş ondan arakladım, altına ismimi yazdım.

20171224_094810

Manzara bu şekil, palmiye, yeşillikler ve bulutlar, arada çöp dağları var. Rehberimiz çöpleri çektirmedi. Hatta bir kaç tanesini bana sildirecek oldu. Gönülsüz bir şekilde sileyim derken bana neden çöpleri çektiğimi sordu. Bilmem dedim hoşuma gidiyor. Neden hoşuna gidiyor? Ahret soruları gibi başladı ama bir yandan da ilginç geldi, her yerde çöp çekerim ben dedim, bir tek buraya özgü değil, kendi ülkemde de, gezdiğim diğer yerlerde de, hatta tuvalet de çekerim. Neden diye sordu? Hayda bir yandan aldın başına belayı Qune diye düşünüyorum, bir yandan da sahi ya neden ben böyle çöp çekmeye, bırakın kendim çöp çekmeyi başkalarının çekilmiş çöp fotoğraflarına bakmayı çok severim, hele de rengarenklerse, bayılırım diye kendimi sorguluyorum. Mutlu ediyor, mutlu oluyorum diye cevap verdim. Rehbere yine yetmedi, tekrar sordu neden diye? İşte o zaman jeton düştü bende, çöpleri çekiyorum çünkü onlar hayatta olduğumuzun şüphe götürmez kanıtı deyiverdim, çöp olan yerde yaşam var demek anlamına geliyor, çöp olmazsa aslen ben de var olmam dedim, tabii bu arada ya sen bilmezsin ama ben aslen küçük, büyük tuvaletimi yaptıktan sonra her seferinde ne yaptığımı önce biraz seyreder sonra sifonu çekerim diye eklemedim. Karizmayı daha ilk günden aşırı çizdirmenin alemi yok gibilerinden, neyse ki cevabım ben daha fazla detaya girmeden rehber kızı tatmin etti. Hiç o yönden düşünmemiştim haklısın, çöp yoksa biz de yokuz demektir, ne güzel bir düşünce dedi sonra da silme fotoğraflarını kalsın diye ekledi. Ama biz en güzellerini bu konuşma sırasında geçmiştik bile, daha sonra Koptik Kahire’yi gezerken çöp dağlarına rastladım ama bu sefer de etrafı utandıracağımı düşündüğümden çekemedim. Bu da içimde kalan ukdelerden biri oldu.

Bu arada ek bilgi Kiki’den palmiyenin aslında ağaç olmadığını ama fazla semirmiş ot kategorisine girdiğini öğrendim. Ağaç kabul edilebilmek için mutlaka bir yan büyümeye yani dallara sahip olmak gerekliymiş. Bundan sonra her semirmiş palmiye otu gördüğümde bunu hatırlayıp gülümseyeceğim. İnsan çoluğundan çocuğundan da bir sürü şey öğrenebiliyormuş.

DSC_0299

Kahire Dahshur arası 70-75 km gibi bir şey. Yaklaştıkça ilk piramitler baş göstermeye başladı, bizde iyice heyecanlandık. Bu uzakta görülenin yanına gitmeyeceğimizi acilen öğrendik.

DSC_0300

Bu ise Dahshur’un eğri piramidi. Bent pyramid diye de tabir ediliyor. Mısır’ın tarihi çok eskilerde başlamış. En eski yerleşimlerden sayılmaz. Bizim Konya’nın Çatalhöyük yöresi MÖ 7000’lerden. Sonra daha eski Göbekli Tepe var. Mısır’daysa MÖ 5000 civarlarında Nil kıyısında, çölün etrafında yerleşen bir çok kabile olmuş. Bunları kabaca yukarı Mısır ve Aşağı Mısır diye ikiye ayırmışlar. Yukarı Mısır düşündüğümüz gibi Nil deltasının bulunduğu Akdeniz tarafı değil haritanın altında yer alan çöl tarafı. Neden derseniz Nil nehrinin kaynağına istinaden isimlendirilmişler. İlk doğduğu yerin Ruanda mı, Burundi mi olduğu hala  tartışmalı olsa da, 11 ülkeden geçen dünyanın ikinci en uzun ırmağı. En fazla Sudan ile Mısır’ı beslediği söyleniyor.

Screen Shot 2018-01-09 at 18.48.23Şu anda biz Dahshur’a doğru giderken Kuzeydeki Aşağı Mısır’dayız.  MÖ 4000 yılları gibi, güneyde simgesi akbaba olan Beyaz Taç kırallığı ile kuzeyde simgesi kobra olan Kırmızı Taç kırallıkları baş göstermiş. MÖ 3500’ler gibi Akrep Kral lakabıyla bilinen Ka isimli Kırmızı Taç kıralının halefi olduğu düşünülen Kral Narmer’in her iki kırallığı birleştirerek Mısır topraklarını büyütmesi üzerine Birinci Mısır Hanedanlığı da başlamış. Daha sonra bu iki eski kırallığın ileride tekrar birleşmek üzere geçici olarak ayrıldığı 3 ara dönemi de içine alan ve MS 641’lerde Arapların Mısır’ı ele geçirmesiyle sonlanacak uzun bir Hanedanlıklar silsilesi takip ediyor. 30 kadar olduğu ama son zamanlarda üzerine eklenip 35’lere kadar çıkartıldığı söz konusu. Bu kadarı bile benim kafamı karıştırmaya yetti. Sonuçta Antik Mısır uygarlığının, en az 4000 yıldan fazla bir süre kesintiye uğramadan devam etmesi, bu uygarlıktan kalanların neredeyse tamamının çok iyi korunmuş olması, sahip oldukları bütün bilgeliklerin çoğunun çeşitli tapınakların duvarlarına kaydedilmesi sayesinde dünyadaki tek eski ve önemli uygarlık olması şaşırtıcı gelmedi. Tabii bir de, gelmiş geçmiş bütün papirüs rulolarını sakladıkları İskenderiye kütüphanesine sahiplermiş ama akıbetini hepimiz biliyor ve hala yasını tutuyoruz. Ama bu yası inanın o tapınakları gezerken, yapılanların devasalığını yakından gözlemlerken, çözülen bazı hiyeroglifler sayesinde dönemin ilmi, bilimi hakkında rehberden bilgi alırken iyice derinden hissettim, kaybı sanki bire bir yaşadım. Mesela o kütüphane yanmasaydı bugüne bugün bu piramitleri nasıl yaptıklarını, o obeliskleri, heykelleri ellerindeki sınırlı sayıda ilkel alet ve taşla nasıl da öylesine simetrik şekillendirdiklerini biliyor olur, uzaylıların varlığına inanacak raddelere düşmezdik. Ya da tam tersi olurdu. Bilemedim. Uzaylıların günlüklerini bulurduk.

Taçlar konusu bana ilginç geldi. Henüz öğrenmedik ama ileriki günlerde ikinci rehberimizin tapınakların üzerindeki resimlerden yorumlayarak gösterip anlattığı gibi karşımıza çoğunlukla iki taçlı başlıklar çıkacak.

DSC_0353

Egik Piramit ile daha düzgünü Kırmızı Piramit 4. Hanedanlığın Kralı Snefru’nun marifeti. Daha önceleri Eski Kırallık adı taşıyan dönemin başlarında Kral Zoser’in emriyle zamanın mühendisi Imhotep basamaklı piramit olan Sakkara piramidini yaptırmış. Fakat o basamaklı olduğundan ilk gerçek piramit bu Dahshur’dakiler sayılıyor. Basamaklı bir sonraki durağımız. Bu arada bilmeyen olur mu bilemedim ama yine de yazayım dedim, piramitler aslında kıralların mezarları. İçlerinde gömü odaları ve geleneklere uygun başka odalar var. Birazdan bizim de gireceğimiz gibi daracık dehlizlerden inerek bu odalara varılıyor. Her piramitin bir yer üstünde ve bir de yer altında kalan kısmı var. Ölünün bulunduğu yer genelde yerin altında kalan kısım. Bu kuralın dışına çıkan bir tek piramit var o da Giza’daki dünyanın yedi harikasından biri.

DSC_0356

Gezdiğimiz gün hava çok rüzgarlıydı. Zaman zaman kum fırtınaları bile oldu. Bir güzel tarafı ışık sürekli değiştiğinden piramitlerin görüntüleri de sihirli gibi her an değişti. Bütün gün aynı yerde oturup aynı pozu da çeksek hepsi farklı çıkardı.

DSC_0354

Bu yukarıdaki Kırmızı Piramit, diğer eğri olanının içine girilmiyormuş. Rehber aslında aşağı inen merdivenlerin çok dar olduğunu, içeride oksijenin yetersiz kaldığını, eğer nefes vs ya da akciğer gibi sorunlarımız varsa tavsiye etmediğini söyleyerek iyice korkuttu. İdmanlı olmak gerekir, oksijen eksikliği 5 katı yorar falan dedi. İkinci gideceğimiz yerde bir başka piramit daha var onun içi daha kolay diye ekledi ama kandıramadı. Gerçi az biraz telaş yapmadık değil ama yukarı çıktığımızda piramitin içinden çıkan Amerika’lı bir çifte sorduk, evet biraz havasız ama aşırı bir zorluğu yok cevabını alınca hiç sektirmeden içeri daldık. İçeri girmek için ayrıca bilet almak gerekiyor. Bizimkini rehber daha önceden almış olduğu için elimizde vardı ama işin içinde oraya kadar çıkıp sonra bilet almaya geri dönmek de var, o yüzden kendi başına gidenler aman unutmasınlar. Rehberin eklediği bir başka bilgi de Kral Sneffru’nun önce eğri piramidi yaptırdığı beğenmeyip ikincisinde hataları düzelttiği oldu. Yani geometriyi tutturmanın yollarını bu ikinciyle keşfetmiş.

DSC_0303

DSC_0319

Kapı girişinde biletlere bakan görevli. Sonradan geri çıkarken elimdeki telefonu isteyip ver fotoğrafını çekeyim dedi. Çok da güzel çekti. Adet icabı böyle durumlarda bahşiş bırakılırmış, yanımızda tek kuruş para yoktu sadece kuru teşekkür edebildim. Bu bahşiş işi çok önemli. Bir çok kişiye veriliyor. Hatta bir çok kişi istiyor, ver emi lazım diye de sempatik bir şekilde ekliyor, yani anlamadım tabii de tercümesi böyle uygunmuş geldi, öylesine sempatikler. Biz bu adeti başımıza gelince öğrendik, bence yapılacak en iyi iş geziye başlamadan önce ilk gün bir bankaya uğramak ve 100 dolar karşılığında bir kaç banknot bozuk para alıp zulaya atmak olurmuş, düşünemedik, kimse de söylemedi, uyarmadı. Ama ben buraya yazıyorum. Bir daha gidersem böyle yapacağım.

DSCN4886

Merdivenlerin eğimi çok dik. Gerçi rehberin anlattığına göre tepeden dik açıyla inilen bir başka piramit de mevcutmuş. O inilen dedi ama eğer tam tepeden asansör misali dik açıyla içeri giriliyorsa düşülen dese daha doğru kelime kullanmış olurdu sanki. Toplamdaysa 120-140 arası hatta bir ara 180 lafı da duydum sanki, piramit olduğu düşünülüyormuş. Ama kumlar her şeyi örtmüş o derece örtmüş ki bence biraz daha kazılabilse kim bilir neler çıkar oralardan. Kazılar şu an ödenek yetersizliğinden durdurulmuş. Çok üzüldüm. Gerçi bizim ülkemizde de durum farklı değil ama Mısır, yine de bugüne kadar gördüğüm yıkıntı uygarlıklar arasında birinci sıraya yerleşti.

Aşağı inerken arka arka ya da yan yan inmekte fayda var yoksa insanın beli kopuyor. Hele bir de boy uzunsa düşünemiyorum bile. Evet içeride oksijen az ama dayanılmayacak kadar değil. Ayrıca içerisi sıcak, şu an yerin kat kat altındayız.

DSCN4894

Burada ilk uzun iniş bitiyor. Sonra sahanlık gibi bir yere geçiyoruz ardından başka bir yerlere tırmanıp başka bir odaya yani Sarkofajın, sandukanın, tabutun artık ne deniyorsa unuttum, durduğu odaya geçiliyor.

IMG_7822

Burası odaların tavanı.

DSC_0324

Bu da diğer odaya geçiş merdiveni.

DSC_0326

Ara bölge.

IMG_7830

Sarkofajın olduğu odada bir yıkıntı, nedir ne değildir anlamadım. Bu arada Kırmızı Piramit ismi içerideki kırmızı renkte yazılmış bir yazıya istinaden konmuş fakat biz bu yazıyı göremedik, hatta ben piramidin isminin dış renginden dolayı, toprak nedeniyle hafif kırmızıya çaldığı için konduğunu düşünmüştüm ama yanlışmış.

20171224_092210

Arkamdaki o minicik delikten işte o deminki yıkıntıların olduğu odaya geçiliyordu. Ya da artık neresi neresiydi karıştırdım, tüm fotoğraflar Kırmızı Piramide ait en kesin bilgi  bu.

DSC_0322

Çıkışa başladık. Çık çık bitmedi. Bacaklar et kesti. Üç, dört gün boyunca oturup kalkmakta, merdiven inip çıkmakta acı çektik, baston yutmuş gibi bütün bedenle hareket ettik, koşmak ya da hızlı yürümek ise tek kelimeyle imkansızdı. Ama indiğimize değdi.

IMG_7833

İnstagram’a da koymuştum, yukarıdaki görevlinin elimden telefonu alıp oksijenle buluştuğum anı sabitlemesi. Bahşiş veremediğime cidden üzüldüm.

Çıktığımızda rehber diğer mekanlara gitmek üzere otoparkta şöförle birlikte bizi bekliyordu. Performansımızdan dolayı hepimizi kutladıktan sonra birer şişe su dağıttı ki çok hora geçti ardından acilen hareket ettik. Bütün günü tek bir gönderiye sığdırmak niyetindeydim maalesef zaman yetmedi, halim kalmadı. Arkası yarın diyerek burada bitiriyorum. Karnım da acıktı. Umarım yazmaya, fotoğraf seçmeye ısındıkça elimi daha hızlı tutarım.

SaveSave

Mısır Macerasına Uzun Başlangıç

IMG_7488

23 Aralık’ta Mısır’a gittik. 2 Ocak’ta döndük. Önceleri yılbaşı için Bali’ye gitmek gibi bir fikir vardı. Çekirdek oranın Club Med’inden indirimli fiyat almış. Kara kara düşündük: Şahane olur, peki uzak değil mi?, Uzun gideriz, peki Club Med’de kalmak lüzumsuz olmaz mı?, vs.. derken teklifin fiyatları arttı. Yine düşünmeye başladık: artış oldu ama yine de uygun, eh şahane öyleyse gidelim, uzak değil mi?, ne konuşmuştuk?, bir şey konuşmamıştık, peki oralara kadar gidip tatil köyüne tıkılmak lüzumsuz olmaz mı, ne demiştik, bir şey dememiştik… Biz bu şekil biraz daha kara kara düşünürken fiyatlar bir kere daha arttı, sonra bir kere daha arttı derken Kiki’den ültimatom geldi, ben artık uzaklara gitmek istemiyorum, yakın olsun, hem öyle uzun tatil alamam, 3 Ocak’ta sınavım var. Bali dosyası bu şekilde şimdilik rafa kalktı. Ardından İspanya dedik, Portekiz dedik, hem soğuk olabileceğinden, hem krismas, yılbaşı dönemidir müze vs gibi kültür sanat mekanlarının tatil olabileceğini falan varsaydığımızdan vazgeçtik. Fikir kimden çıktı hatırlamıyorum, kesinlikle ben değilimdir, birileri Mısır dedi, hepimiz üstüne atladık. Senelerce Antik Mısır denince gözlerimiz yuvalarından dışarı fırlamış, Indiana Jones, Mumya, Mısır Prensi, çeşitli Kleopatra’lar, Akrep Kıral, National Treasure filmlerini ağzımız açık seyretmiş, Christian Jacq’ın 5 ciltte anlattığı 2. Ramses’i yutarak okumuştuk. Ya da en azından ben kendi hesabıma böyle yapmıştım. Hemen o an biletleri rezerve ettik. Bir kaç gün içinde de kesinleştirdik, cebe koyduk, oley gidiyoruz dedik.

Asıl panik bundan sonra başladı, önce bir arkadaşıma söyledim, yılbaşında Mısır’a gidiyorum. Soğukkanlılıkla cevap verdi. Mısır Türklere vize vermiyor, şu an kimse gidemiyor. Nasıl olur? Neden? Haberin yok mu? Yoo, ne oldu ki? Ayol sağır sultan duydu, hükümetlerin arası bozuldu, siz Mısır’ı unutun. Nasıl unutalım, dört kişilik bilet almışız. Hemen eve döndüm, tayfaya haber uçurdum ve araştırmaya başladık. İnternette Mısır vizesi üzerine bir ton olumsuz edebiyat var, hiç birinden bahsetmiyorum gugıllamak yeterli, karşılığında bir tane olumlu yorum yok. Kalbimin küt küt atmasına rağmen Mısır Konsolosluğu’nu bulup bilgi almaya çalıştım. Pek ulaşamadım desem yalan olmaz. Sonunda C.İ. bir yerlerden bir form buldu, doldurduk, sonra başka yerlerden Bebek’teki Mısır Konsolosluğu’nun vize kabul saatlerini buldu; 5 gün sadece öğleye kadar, sabah biraz geç açılıyor, 10:00-12:00 arası, 9:30 gibi turcular vize kuyruğunu başlatıyor, işin en iyi kısmıysa aileden bir kişinin gitmesi yetiyor. Bir hafta kadar öteledikten sonra, ee ne olsa bugüne bugün değme prokrastinasyon uzmanıyım, bir cuma sabahı kalktım gittim, saat 7:00’de Bebek’teydim. Zaman geçmek bilmedi. Yukarıdaki bebek koyu fotoğrafını çektim. Çok şahane değil ama blogda panoramik nasıl duruyor merak ettim, elimde böyle bir çokları var da… instagram’a koyamıyorum, iyice minüskül oluyorlar. Burada yer daha bol diye şey etmiştim, kısmetse diğerlerini de sergilerim. Ayrıca bebek koyu göl gibi gözüktüğünden boğazın en hoşuma giden yerlerinden biri… Bebek Otelin barıysa benim için tüm zamanların en nadide mekanı.

Her şeye rağmen zaman geçmez oldu. Bebek kahvenin oralarda dolandım, heyecandan oturamadım. Kuruntulara gelince, ya internetteki bilgiler yanlışsa, ya önce açılırsa, ya izdiham olursa vs… Konsolosluğun önünde hiç bir ibare yoktu, giriş şuradandır, şu saatte açılır vs, bir yazsa… Yukarıdaki bilgilere sahibim ama yazdığım gibi doğruluğundan emin değilim, o yüzden biraz telaş var.  En başlıca korkum tur şirketleri önüme geçerlerse yanarım şeklinde. Kuyrukta tek kişi görünmekle birlikte her birinin dosyasının altından en az 20 pasaport çıkar, zaten 2 saat süremiz var, hangi birimize yetecek gibisinden vesveseler… Kendime göre işte buradan içeri alırlar diye saptadığım bahçe kapısının önünden ayrılamadım, gel zaman git zaman önümden Kadir İnanır bile geçti, konsolosluk binasında kene kıpırdamadı. Tek başınayım. Aldı mı beni bir korku daha. Ya gerçekten kimseye vize verilmiyorsa, ya ben boşuna bekliyorsam… derken konsolosluk binasının bitiminden denize uzanan çıkmaz sokakçığa CC çıkartmalı, yeşil plakalı bir araba girdi, biraz öteme park etti. İçindeki konsolosluk görevlisi bir müddet sonra dışarı çıktı. Bahçenin, ferforjeli de denebilir demir kapısından zile basıp içeri girdi. Biraz moralim yükseldi. Sonra bir ikincisi, üçüncüsü derken, vizecilerden de bir kaç kişi gelip benim yarım metre ötemde kuyruk yapmaya başladı, tabii hemen vizecilerin kapısının beklediğim büyük kapının olduğu yerde değil biraz geride, caddeye doğru karmaşık labirentimsi-kulübemsi şeylerin arasında daracık tek kişilik yine demirden bir giriş olduğunu anlayıp hali hazırda bekleyenlerin önlerine kadar yürüyüp durdum, birinci benim, sizden önce geldim, büyük kapıdan bahçeyi seyrediyordum, yoksa girişin burada olduğunu biliyorum hesabına.

IMG_7489

Kadir İnanır’ın fotosunu da çaktırmadan çekeceğim diye zoom yapamamıştım, şimdi yaptım devasa bir şey oldu, küçültmeyi de beceremedim, neyse günün önemine istinaden olsun. Şans getirmedi değil, harikulade bir seyahat yaptık.

Kuyruğu oluşturmaya başlayanlara yaklaşınca turcu olduklarını öğrendim, gerçekten de hiç sektirmeden açılış saatinden yarım saat önce geliyorlarmış, sonra tek tük başvurular geldi, sohbet koyulaştı, vizelerin en az 1 ay sonra çıktığını onun da belli olmadığını falan söylediler, hatta bir tanesi bir müşteri için 2 aydır beklediğini belirtti, gerilim biraz daha yükseldi, üstelik pasaportları alıkoyduklarını da ekledi, gerçi bir yere gideceğim yok ama n’olmaz n’olmaz, arkadan iki kişi ya bizim bir hafta içinde gitmemiz lazım diye ağlandı, aşçılarmış, sharm-el sheik’e çalışmaya gidiyorlarmış, biri daha önce epey bir gitmiş, arkadaşı ilk defa gidecekmiş, kocaelinden geliyorlarmış, bir gece önce gelip sabahın köründe damlamışlar, ben de buradaydım sizi görmedim dedim, şuracıkta çay içiyorduk dediler, turcular yine araya girdi siz yandınız pek alamazsınız vize gibisinden, ardından bir sessizlik oldu, sonradan öğrendim tüm bunlar yanlış bilgiymiş, çünkü Çekirdek sürekli seyahat ettiğinden vize alabileceğinin onayı gelene pasaportunu konsolosluğa bırakmadı, başvuruyu Belgrad’dan yapmıştı ama bizde de kuralların değişik olacağını sanmıyorum, neyse turcular bu arada benim formlara bakmaya başladılar, siz 45’i geçmişsiniz boşuna bekliyorsunuz evraklarınızı almazlar demez mi bir tanesi. Nasıl yani? Eh, size vize yok. Ya giremezsek? Kapıda sorun olmaz. Boşuna beklemeyin. Bir kaç dakika yüzüne bakıp durdum adamın, konuşamadım. O ara beynimden geçenler şöyleydi: birinciliği ele geçirmek için söylüyor beni yoldan çıkartacak yerimi kapacak, ben de vizesiz kalacağım, evrakları bugün veremezsem pazartesiye bir aydan kısa zaman kalmış oluyor, risk, tehlike, çanlar, imdat, uçak biletleri, tekrar imdat, ben en iyisi mi bekleyeyim zaten az kalmış, almazlarsa almasınlar en azından yüzüme söylesinler diye içimden geçirerekten, ben yine de bekleyeyim cevabını verdim. Saat geldi hep birlikte içeri girdik. Bankoya bir adam geldi, yerleşti, sonra bana baktı, evrakları, fotoları ve pasaportları uzattım, ha bu arada pasaport parası tl ve tam para götürmek gerekiyormuş, benimki tam para değildi ayrıca tl de değildi neyse ki gerek kalmadı, turcuların bu bilgisi doğru çıktı. Siz siz olun eğer Mısır’a gidecekseniz konsolosluğa varmadan önce bir telefon açıp tüm bu bilgileri öğrenmekte fayda var, sabahın köründe ararsanız hemen cevap veriyorlar, nereden biliyorum, biraz önce ilk personel arabası henüz gelmemişken, boğaz kenarında ayazda ayakta beklerken telefon edip konsolosluğun tatil falan olmadığını ama başvuruların gerçekten saat 10:00’da başladığını öğrenmiştim. Kısaca içeri girmemle dışarı çıkmam bir oldu. Önümde bir sürü zaman, oturup çay içmek, Etiler’e çıkıp sinemaya gitmek ya da bir an evvel Kadıköy’e geçip orada sinemaya gitmek arasında kararsız kalıp bir oraya bir buraya sürüklenirken tam karşıdan karşıya geçecektim ki arkamdan seslenildiğini duydum, sonra ayak sesleri, kargaşa… abla, abla seni yakalayamayacağız diye çok korktuk. Döndüm baktım kuyrukta sohbet ettiğimiz iki aşçı. Yakaladılar. Sana çay ısmarlayalım bize şu formları doldur, bizi geri yolladılar, olmamış, eksik evrak varmış. Hem zaten sabah çayını da içememişsin. Nitekim, oradaki çay bahçesine çömdük, çaylar geldi, o arada bir tanesi pasaportların fotokopilerini çektirmeye gitti, onu da yaptırmamışlar, oturduk doldurduk, dilekçelerini yazdık, çünkü ziyaret sebebini belirten dilekçe gerekiyor. O da eksikti. İşleri halloldu. Bin  bir türlü teşekkür edip, aceleylen tekrar konsolosluğa koştular. Umarım vizeyi almışlardır, belki de o ikiliyle aynı anda Sharm’daydık ama bizim kaldığımız otel farklıydı. Bu arada Türk aşçılarına ihtiyaç varmış, özellikle hamur işi yapmayı bilen yokmuş. Kaldığımız her mekanda aşçılara baktım, pek Türk göremedim ama hamurundan, balığına, deniz mahsülüne, etine, tavuğuna, salatasına, baklagillerine, tatlısına çok lezzetli şeyler yedik.

20171223_182318

Sonuçta yukarıda, fotodaki ekibin diğer üyelerinin vizeleri birer birer halloldu. Sadece 17-45 yaş arası vize alma zorunluluğu olan grup. Bu asıl bilgi biraz geç geldi ama olsun… Bu arada bizim korkular, tedirginlikler girişi garantilemekle bitmedi. Hareket tarihimizden bir hafta önce Sina yarım adasının oralarda silahlı saldırı oldu. Gerçi ona gelene kadar yılbaşında Mısır’a gidiyoruz dediklerimizin neredeyse tamamı ürkütücü şeyler söyledikten sonra emin misiniz diye sordu, az bir kısmı da doğrudan şu ara oraya gitmenin zamanı değil diyerek kestirip attı,  hatta siz Sharm’a giderken Sina üzerinde uçağı düşürürler gibi anlamsız laf edenler bile oldu, anlaşılan bir çok olumsuz yanıtla karşılaştık. Yılmadık. Vazgeçmedik, 23 Aralık akşamı Atatürk Hava Limanında Kiki ve Çekirdek ile buluştuk. Boardingden hemen önce kapının önünde oturuyoruz. Rötar yok. Yolculuk iki saatten az. İlk defa uçakta verilecek yemeği heyecanla beklemiyoruz, garantiye almak için çok erken yola çıktığımızdan havaalanında ne bulduysak yedik, içtik, burger lab’in ekmeksiz burger ile roka salatası şahaneydi. O ara alışveriş bile yaptım. Şu içine paranı, kartını koyabildiğin metal suya dayanıklı, kartların manyetiğinin bozulmasını engelleyen avuç içi cüzdanlar var ya birilerinde görüp duruyordum, işte ondan aldım. Büyük rahatlık oldu. Geçtiğimiz pazar günü elime kolumu sallaya sallaya yürüyüşe çıktım. Yukarıda fotoğrafta saçlarım yağdan pırıl pırıl. Bir gün evvel kuaföre gitmiş olduğum için yıkamadım, yıkamadığım gibi boyadan çıkıp eve gelir gelmez diplerine karışık yağlarımdan (hindistan cevizi, biberiye, peppermint, havuç tohumu) sürdüm, böyle bir kaç gün bekleyince sanki boyanın canlılığı daha uzun kalıyormuş, teller daha az kuruyup çatallanıyormuş geliyor. Tamamen tembellik de olabilir emin değilim. Saçlarımı kurutmamak adına giderek daha az yıkar oldum da… Bazen şampuan da kullanmıyorum, yerine yanardağ kiliyle (kahverengi olan) shikakai tozu karışımı bir şey sürüp bekliyor sonra çalkalıyorum.

DSC_0278

Kahire hava alanına indik, bina tam karşımızda ama biz yine de otobüse doluştuk ve iki adım öteye kadar o şekil gittik. Geçen sene Madagaskar’da inip doğrudan yürümüştük. Bu anlattığım olay Luxor hava alanına inişimiz de olabilir sanki. Bir an yersiz bilgi gibi göründü gözüme. Hatta Kahire hava alanındaki mesafe Madagaskar’dakinden daha da kısa. Bu yorum da Luxor ya da Aswan içinmiş gibi duruyor. Çünkü Kahire hava alanı çok büyük. Biz Terminal 3’e inmişiz. Bu bilginin önemi sonradan gelecek, henüz haberimiz yok. Hava ılık. Çok sevindik, çünkü tüm kalınları, paltoları evde bırakıp geldik. Geceleri her ne kadar 9 derece gösteriyorsa da gündüzleri 24-26 arası değiştiğinden yanımıza ciddi yazlık gardrop aldık. Hata olduğunu ileriki günlerde hatta hemen yarın öğreneceğiz. Spoiler.

DSC_0284

Mısır’la ilgili karşımıza çıkan ilk reklam, ilk pano. Mısır’ı seçmek akıllıca olmuş, CIB bankasını ise dahice gibi bir şey. Tamam tatil için seçtik ama kalıcı değiliz. Üç beş kuruş para bozdursak, bir atm bulup nakit çeksek, internet kartı alsak ne iyi olur düşüncesindeyiz. Yine de aklım biraz sonra geleceğimiz kapıdan giriş vizesini nasıl halledeceğimizde.

DSC_0290

Kiki ile kafasında şapkalarım olan Çekirdek önde biz geride karşımızda bekleyen kalabalığa doğru hafiften ürkütücü olsa da neredeyse koşuyoruz. Birazdan anlayacağız ki öyle Madagaskar’daki gibi tek seçenek yok, orada da vizeyi kapıdan almıştık ama, devletin kendi oradaydı. Pankartlardan anlaşılacağı üzere vizesizleri kapmak adına bir çok kişi bekliyor. Biz onları yarıp geçtik. Önümüze cam vitrinlerinin üzerinde change oranları yazan banka gişeleri çıktı. Bir çok kişi kuyruk oluşturdu, biz önce aval aval baktık, polis kontrolü gibi bir şey aradık, bulamadık, görünürde yok, çevreye biraz daha bakındık, kuyruklar uzamaya başladı, en sonunda C.İ. ile benim de bu gişelerden birinin önüne durmamız gerektiğini anladık. Tam net hatırlamıyorum, zaten iyice akşam olmuş, uyku gelmiş, havaalanlarının ve uçağın gürültüsünden kulaklar patlamış, bir yerlerde bir formlar doldurduk, paralar verdik, euro kabul ediyorlar, daha doğrusu önce kişi başı 25 dolar dedi gişeci, euro diye sordum, 25 euro dedi, orada biraz tereddüt geçirdim, ikisinin arasında dağlar kadar fark var, nasıl aynı fiyat olur diye düşünürken adam elimdeki 50 euroyu kaptı, iki kişilik diye ekledim, ardından pasaportları uzattık, bir de baktım ki bize para üstü uzatıyor, dolar farkı, sonra vize pulunu yapıştırdı pasaportları geri verdi, sonra başka bir yerlerde giriş tamponu basıldı, içeriye biraz kargaşayla karışık olsa da huzurla adım atmış olduk.

DSC_0288

Sonra karşımıza işte bu minik yılbaşı ağacı çıktı.

20171223_220729

Burası da bavulları almadan,  gümrük kapısından geçmeden önceki manzara. Rengarek kadınlara bayıldım. Bavulları beklerken kenarda Orange yazılı bir banko vardı, önünde bir kişi duruyordu, gidip arkasına dikildim. İyi ki de dikilmişim, internet fiyatları gayet uygundu. Yaklaşık 12-15 dolar gibi bir ücrete 8 GB’lık internet numarası aldık, sırasıyla, yalnız bu işi halledecekseniz bavullara gitmeden önce yapınız, çıktığınız kapının hemen sağında bankoları var, işlemler çok uzun, geçe kalmayın, bir türlü havaalanından çıkamayabilirsiniz. Yabancı dil bilgisi sıfıra yakın, anlaşmak oldukça meşakkatli, Mısır’a gitmeyi düşünüyorsanız, işaret ve beden dilinde uzmanlaşmanızı öneriyorum. Orange Fox şahaneydi. Keşke 3-5 kuruş daha fazla verip bir kaç kontür de telefon hakkı alsaymışız arada aramak için lazım oldu, bir şekilde idare ettik ama cimrilik yapmasaymışım iyi olurmuş.

 

İnternet paketi şu şekil, görüldüğü gibi Arapçadan başka bir açıklama yok. Ama şuradaki bağlantıda, Orange, daha fazla bilgi var, belki lazım olur, bizim aldığımız paketleri sitenin dükkanında bulamadım, belki havaalanına özel paketlerdendir. Dördümüze birden internet kartı alana kadar, neyse ki bir pasaporta iki numara alınabiliyor, yoksa ilgili satıcının her birini ayrı ayrı kayıt etmesi, fotokopi çekmesi gerektiğinden otele varmamız gece yarısını bulurdu, o arada bavullar geldi, Çekirdek atm buldu para işini halletti, bavullar Kiki ile C.İ.’nin sorumluluğundaydı. 4 kişi olunca işleri paylaşıp erkenden gümrüğü de geçerek can sıkıcı mekanları terkettik. Hemen karşımıza bir taksi bankosu ve binlerce çığlık çığlığa taksi öneren adam çıktı. O bankodan biriyle sıkı pazarlık sonucu bizi El Tahrir meydanındaki Hotel Steigenberger’e götürmesi için 200 mısır pounduna anlaştık, lisan yüzünden iletişim pek iyi olmasa da rakamları ve paraları iyi bilir halleri vardı. Anlaştığımız kişi bavulları aldı birlikte terminalden dışarı çıktık, epey bir yürüdükten sonra otoparkta bekleyen arabalardan birine yanaştı, şöförle konuştu, bavulları bagaja koydular, biz içeri yerleştik, kapıları kapattılar, yola çıktık. Yolculuk gayet iyiydi, araba korkunç eskiydi, şöför inanılmaz derecede kötü ve kurallara uymaz kullanıyordu, Kiki’nin yüreği ağzına geldi. Hızlı ve bir öndeki arabanın dibine girmenin ötesinde Kahire’de kimse şeridinin içinde gitmiyor, en revaçta olanı şeridi ortalayarak üzerinde gitmek. Hadi diyeceğiz bunlar böyle gitmeye alışkın bir şey olmaz ama görünen köy kılavuz istemez trafikte bir tane bile çarpılmamış araba yok. Her birinin ya çamurluğu, ya kapısı, ya başka bir yeri yamulmuş, göçmüş, darbe, çizik almış. Şöför inanılmaz neşeli, bize sorular soruyor, biz soruları anlamıyoruz, o cevapları anlamıyor ama yine de iletişim tam gaz devam ediyor. Nereden geliyorsunuz, bu ilk soruydu. Türküz deyince, yavaş yavaş Hasan Şaş, dedi ve kahkahayı patlattı. 10 gün boyunca bu tekerlemeyi en az 15-20 defa daha dinledik, dahası neredeyse her tanıştığımız Mısırlı’nın ağzında aynı cümle var. Bizim ülkeye mi özel yoksa her ülke için ayrı bir espri mi patlatıyorlar orasını pek anlamadım. Şöför ardından sohbeti tamamen C.İ.’ye çevirdi, biz de arkada birbirimize tutunarak fazla sarsılmamaya çalıştık. C.İ.’nin yaptığı abuk esprilere çok güldü hatta bir ara krize girdi, you are so jokie bile dedi. Yaklaşık yarım saat içinde bizi otele bıraktı, bavulları indirdi, el sıkıştı, iş paraya gelince 200 poundu beğenmedi, 20 dolar istedi, dolar yok deyince 350 pound dedi. Biz 200 pounda anlaşmıştık gibi bir şeyler söylemeye çalıştık, kesinlikle kabul etmedi ve o andan itibaren peşimizi bırakmadı, birilerini aradı, gitti, yine geldi, telefonda konuştuğu büyük ihtimal ilk başta pazarlık yaptığımız adamdı, C.İ.’yi onunla görüştürmeye çalıştı, C.İ. görüşmek istemedi, bana ne ya dedi vs… en sonunda bir yarım saat kadar hatta daha bile fazla bu şekilde gidip gelip oyalanıp, sinirlenip söylendikten sonra, çünkü Çekirdek ve Kiki otele kayıt yaptırmış anahtarları almıştı bile, güvenliğe bizim bu adamla işimiz bitti alma içeriye gibisinden bir şeyler söyleyip kendisinden kurtulabildik. Taksicinin hakkını yemek istemem aşırı ısrarları sonucu C.İ.’yi pes ettirerek ki oldukça zordur, telefonda ilk adamla görüştürmeyi başardı, ama bu görüşme pek belirleyici olmadı, paranın geri kalanını alamadı. Daha sonraki havaalanına gidişlerimiz ve dönüşlerimizde Kahire’de çok süper işlediğini duyduğumuz Uber kullandık. Çok memnun kaldık. Aynı yol için üstelik 80 pound ödedik, 20 pound da bahşiş bıraktık. Uberiniz yoksa bile uygulamasını indirin, Kahire’de her yere gönül rahatlığıyla, ucuz ve pazarlık derdi olmaksızın gidip geliniyor. İster kredi kartından düşsünler, ister nakit işaretleyin. Ben kredi kartı işaretlemiştim sorun olmuş, tabii telefon numarasını değiştirdiğimden, sadece WhatsApp kullanabiliyordum, aradılar ya da mesaj gönderdilerse de haberim olmadı, son gün tekrar çağıracak oldum baktım bir türlü çağıramıyorum, işte o zaman fark ettim, havaalanına gitmek için otelden taksi çağırdık 200 pound ödedik ama en azından son model mercedes ve düzgün kullanan bir şöförle seviyeli bir yolculuk yaptık, bu arada Uber’in şöförüyle Mısır içindeki turlarımızı organize eden Memphis Tours’un şöförleri de gayet iyiydi. Olan Uber şöförüne oldu, parasını ancak istanbul’a dönünce hesabına gönderebildim. Umarım fazla kızmamıştır.

Anlatacağım şunun şurasında bir akşamcık ama henüz bitmedi. Otel odası buz gibiydi, klimayı kapattık ancak ısınabildik, klima sıcağa ayarlanmamış. Zaten baştan söyleyeyim, Mısır’da acayip üşüdüm. Aralık ayında gidiliyorsa ortalama derecelere aldırmayın. Güneşe ve metronun bildirdiği 19 dereceye rağmen, evet bizim olduğumuz hafta aniden dereceler düştü, eğer rüzgar varsa 5 derecelik bir hissiyat yaratıyor. Havası çok kuru, kuru olduğundan mı üşütüyor nedir anlayamadım, halbuki tam tersini bilirdim. Geri döndüğümde İstanbul’un taşını toprağını öpecek durumdaydım. Mısır’ı beğenmedim sanılmasın, geri dönmenin yollarını arıyorum. 10 gün kesinlikle yetersiz. Ekonomik açıdan fakir olabilir ama kesinlikle kültür zengini, hatta zengini ne demek mülti trilyoneri. Yine de elimizden geleni yaptık.

Bugünlük bu kadar. Acıktım. Yoruldum.

SaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSave

SaveSave

SaveSave

Fotoğraflarım kurtuldu, sevincimden yazıya vurdum.

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

DSC_0243

Geçenlerde apple, işletim sistemlerinde bir güncelleme yaptı. Her bilgisayarı açışımda önüme sana yeni photo aplikasyonunu tanıtayım öğreteyim mesajlı bir kutucuk çıkartır oldu. Aman dedim ne uğraşacağım fakat o kutucuğu silmedim, ekranda öylece kaldı. Bu sabah eskisi gibi erkenden kalktım. Niyetim yazmak değildi. Sabah limonatamı, şekersiz, yaptım, elimde kitabım, Elena Ferrante Napoli Romanlarının üçüncüsü, pek sardı, hikayeyi bırakamıyorum, salonun kapısından kanepeyi gözüme kestirmiştim. Yolda bir gece önce koltukta bıraktığım bilgisayara ilişti gözüm, nedense ardından o yukarıda bahsettiğim kutucuk geldi aklıma, erkenciyim ya, hadi dedim bir şans vereyim. Güncel haberleri okuyacağım da ne olacak? İyi ki de vermişim. Neredeyse bir kaç aydır içimi karalara sürükleyen o 54.000 fotoğrafa ulaşamama sorunum hallolmuş. Kendiliğinden. Madagaskarınkileri bile buluttan şıp indiriyor. Dünyalar benim oldu. Öylesine sevindim. O hevesle hemen iki yeni İstanbul fotoğrafı seçip yazmaya koyuldum. İlki Karaköydeki alt geçitten. Vakit biraz gece yarısı, dükkanlar kapalı, biz vapura gidiyoruz, öndekiler nereye bilmiyorum. Bu aralar insanların arkalarından çekim yapmaya bayılıyorum. Madem konuşamıyorum diye düşünmüş olmalıyım bari ana mıhlayayım.

DSC_0745

İkinci fotoğrafı Sabancı Müzesine Ai Weiwei’in işlerini görmeye gittiğimizde çektim. Sergi çıkışı sahilde dolandık yiyecek yer aradık. Bulamadık. Sütiş çok kalabalıktı. Avrupai dekorasyonuyla bir iki egzantrik dünya/geleneksel karışımı yemeğiyle lükse kademe atladığını sanan restoranlardan kusasım geldi. Kebap yemek içimizden gelmedi. En nihayetinde eski Ali Babanın orada minicik bir midyeci kalamarcı vardır, iskeledeki sosisli satan büfenin tam karşısında hatta önünden kavaklara doğru biraz ilerleyince Rumeli hisarüstüne çıkan yokuş bulunur. Arada bir yerlerde de otobüs durağı. Neyse eminim yolunuz oradan geçerse saniyesinde diye tanırsınız. Salaştır, sevimlidir, otuz sene önce nasıldıysa bugün de öyledir. Görünce hatırladık, sevindirik olduk, nostalji yaptık. Hemen içeri, pencere kenarı bir masaya yerleştik. Kalamar, midye, paçanga böreği, bira söyledik, afiyetle yedik, sıra hesap ödemeye gelince bir de baktık ki 150 tl. Ben gözlerime inanamadım. C.İ. sesini çıkarmadı. Kalamar tabağı da 5 parçalık hani var ya, bilirsiniz zaten Türkiye’de hiç bir yerde fazla gelmez ama bu kadarını o yerden gerçekten beklemiyordum. Aklıma Sırbistan’da, Hırvatistan’da Montenegro’da, Kos adasında tepeleme getirilen koca kalamar tabakları ve fiyatların ucuzluğu gelince valla içimden küfrettim, etmedim desem yalan olur, ana avrat düz gittim. Acayip rahatlamadım ki buraya yazıyorum, belli hala öfkeliyim. Eve döndüm, dolaptan sefertaslarımı çıkardım bağrıma bastım, onları öptüm, kokladım. Sizinle bu sene birlikte çok vakit geçireceğiz dedim. N’oluyoruz ya bundan sonra mecbur kalmadıkça dışarıda yemeyeceğim, ekonomi batarsa batsın bana ne ya, onlarınki ayakta dursun diye benimki mi güme gitsin. Bu arada Ai Weiwei sergisi muhteşemlikle güzel. Gezdiklerimi paylaşmakta artık o kadar hevesli değilim, çünkü çeşitli medyalarda ne iyi ki fazlasıyla yer alıyor, gidemediğim bir kaç tanesi hakkında bu şekilde fikir edindiğim oldu, şahane oluyor. Diğer yandan bana yeni bir tembellik alanı daha açtı. Kendi kendime fark etmeden üstlenmiş olduğum bir takım blog yükümlülüklerinden kurtuldum. Aman sanki çok yerine getiriyordum da… Görünen köy kılavuz istemez. Ama içime ukde oluyordu. Sonra o ukdeler yat kalk derinden dürtüyorlardı.

Geçtiğimiz hafta iki kült film seyrettik. Biri Woody Allen’dan Kahire’nin Pembe Gülü, unutmuşum nasıl güzel bir filmmiş. Film kahramanının gözü bir gün, her gün seyretmeye gelen Mia Farrow’a takılır, ona döner ve sen beşinci seferdir gelmiyor musun der, derken o an karar verir perdeden dışarı kaçar, aşık olmuştur, gerçek hayatı tanımak ister ardından olaylar gelişir… Bir ara seyrederken şu Biri bizi gözetliyor reality şovlarının fikir çeşmesi olabileceğini düşündüm, çünkü kahraman kaçınca geri kalan oyuncular devam edemezler, geri gelmesini beklerken sahnede öylece takılırlar, diğer oyuncuların bir odada boş boş dolanıp söylenmelerini seyretmek için halk sinemanın önünde birikir, salon sahibine yalvarır bir bıraksan bizi ne olur, içeri girip baksak… Neyse işte durum bu, tabii bu teorimi kanıtlamaya çok üşendim belki de tam tersi bir esinlenme söz konusu olmuştur. Ya da zamanın ruhu aynı anda benzer işleri farklı akıllara sokmuştur.

İkinci kült film Casablanca’ydı, gerçekten üstüne yok. Ardından Casablanca ve Ingrid Bergman hakkında bir kaç belgesel seyrettim. Onlar da güzeldi. Fazla konuşmaya gerek yok, film sevenlerin arşivinde olması gerekenlerden biri. Yalnız bir sahneye çok güldüm, aklıma geldikçe de kahkaha atıyorum. İkinci dünya savaşından kaçanlar Amerika’ya gidebilmek için Marsilya üzerinden Casablanca’ya gelirler, orada Lizbon uçağını bekleyeceklerdir, ne varsa bu Lizbon’da, son zamanlarda treni de meşhurdu maalesef okumadım, fakat vize almak sorunludur, yoksa her gece bir uçak kalkar, şehirde birikmeler bekleşmeler olur. Ne varsa şu Lizbon’da diye yazdım ama ne olduğunu biliyoruz, Amerika’ya giden gemi o limandan kalkmaktadır. Neyse bir de Rick’in yeri vardır, bu bekleşen paralı, parasız yabancılar orada oyalanır. Aynı zamanda gestaponun, polisin, kumarbazların da yuvasıdır. Anlatacağım şey açısından bu bilgiye ne gerek vardı pek anlamadım ama yazmış bulundum. Almanca konuşan bir grup çıkış vizesini almıştır çok heyecanlıdırlar derler ki hadi artık bundan sonra paso Ingilizce konuşalım pratik yapmış olururuz. İşte o an adam karısına döner ‘What watch?’ der, saat kaç, kadın ‘Ten watch,’ saat on, diye cevaplar, adam hayretler içinde ‘Such much’ ne kadar da geç olmuş nidası atar. İşte burada gülmekten yerlere yattım, karnıma ağrılar saplandı. Bu tipten bir filmin ortasına böyle bir espriyi koymak hangi zekaysa bayılıyorum bu türüne. Filmden bu sahneyi aradım buldum aşağıya alıntıladım. Seyreyleye.

Sanırım yazdığımda mutlu oluyorum. Keşke hep yapsam.

SaveSave

SaveSave

Planlar, programlar, stratejiler

Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

DSC_0262

Neden yazmıyorum? Hep bu picasa programının kaldırılması yüzünden. Fotoğraflarla baş edemiyorum. Bu yazdığım bilgisayarda 54.000’den fazla fotoğraf var; icloudumda 2 gb’lık yer olmasına rağmen internetin hayalet hızı yüzünden, bir beliren bir yok olan, geçen gün amerika apple ile konuştum, sizin fotoğraflarınızı indirmek bir seneyi bulabilir dediler, iyice panikledim ve ben bu sayıda fotoğrafı ne şekilde düzenleyip sergileyeceğimi bilemiyorum. Çok zamanımı alacak diye korkudan başlayamıyorum. Evet, düzenleme hakkında bir takım korkularım var. Kitaplarımı da bir düzene koymuyorum, koymak istemiyorum. Hayatımı da. Sonra da kendimi kayıp hissettiğim için öfke geliştiriyorum, durduk yerde. Bu öfkeyi kusacak yer arıyorum. Bir zamanlar bu blog, hakkını yemek istemiyorum, iyi iş gördü. Derken, neden bilinmez, öfkeyi kusmak yerine kökünden kaldırma çalışmalarına girmek gibi bir takım felsefelere takıldım. Büyük hata. Şimdiden söylüyorum. Öyle yogaymış, meditasyonmuş, bitki sularıymış, çaylarıymış hiç bir işe yaramıyor. Öfkenin insan varlığının ayrılmaz bir parçası olduğuna kanaat getirdim. Uğraşmayı kestim. Üzerinde hakimiyet kurabileceğim tek noktası, kontrollü bir şekilde arzuladığım yere boşaltabilmek, işte bu alanda seçenekler, yaratıcılık benim elimde. Kıssadan hisse, spor, yoga, meditasyon vs hepsini bir kenara attım, bunlar benim bünyeye zararlı, varsa yoksa yürümek, dağ taş, şehir ne olursa, hatta evin içinde volta atmak işte bunlar bana göre. KUMANDA BENDE ARTIK.

Fotoğraflardan bahsediyordum kumandaya takıldım kaldım. Acil müdahale açısından bir müddet fotoğraf çekmedim ama duramadım. Bir kaç gün önce şöyle bir strateji belirledim. Madem eski fotoğraflara ulaşamıyorum bir türlü inmiyorlar yaşadıkları buluttan. En yeni aktardıklarımı, yine internetin hızı yüzünden daimi mekanlarına çıkmaya vakit bulamayıp bilgisayarımın hafızasına çöreklenmiş soluk almaya çalışanlar, ayırıp tasnifleyeceğim, bir kısmını burada paylaşacağım, işimi bitirdiğim balyayı, çünkü etkinlik, seyahat, vs… bazında balya balyalar, hiç bir balyaya dahil olamayanlar zaten çiğdem çekirdek, hard drive’lara kaydedip, yeni bir tane almam lazım elimdekiler bitti, ne bekliyorsun diyenlere açıklama, bütçe açılmasını, icloud’dan sileceğim. Böylelikle tıkanıklığı açarım diye düşünüyorum. Artık bu ne kadar zaman alır bilemedim. Bir taşla iki kuş vuracağım, o kesin. Bir fotoğraflar sıraya girecek, iki düzenli bir şekilde bloga haklarında yazılacak. Cümle kurmakta giderek berbatlaştığımı hissediyorum da…

Birinci fotoğraf, bilmeyenler için İstanbul’dan Karaköy’ü Eminönü’ye bağlayan Galata Köprüsü’dür. Biz buralılar bu köprüyü tepe tepe kullanırız; altından, yiyip içerek, üstünden, geçerek, balık tutarak, yanlarından, seyrederek, fotoğraflara konu ederek, vapur iskelesinin yakınında her daim işinin başında olan simitçiden alınan simite meze ederek, her bir boyutundan faydalanırız. Hatta kimisi yazmıştır, hikayesine konu etmiştir. Bir pazar günü Bienal’i gezmeye gitmiştik dönüşte çektim. Aman bu seneki Bienal gözüme çok fakir göründü. Yine de bir şeyler çektim, düşündüm, belki bir ara yazarım.

DSC_0434

Demin köprü dedim, yazar dedim aklıma geldi. İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nü bu sene okudum. Bayıldım. Sırbistan’a gittiğimde Belgrad’da yaşadığı evine gittim. Nobel ödülünü gördüm. Hatta instagramda paylaştım, bu kadar renkli bir şey olduğunu bilmiyordum, sırf şu iki kağıdı ele geçirmek için bile uğraşılır kanısına vardım. Acaba Orhan Pamuk’unki de böyle midir? İkinci fotoğrafın güvercinleri işte bu Belgrad gezisinden. Drina Köprüsü de bizim Galata Köprüsünün eski şehri yenisine eklemlediği gibi bir sürü şeyi birbirine bağlıyor ama aynı zamanda şiddetin, ayrımcılığın, keyfin ve hüznün ve daha bir çok şeyin merkezi. Andriç ülkesinde uzun süre bir kenara atılan yazarlardan olmuş, acaba neden, fakat son zamanlarda değeri yeniden alevlenmiş. Evini ara ara zor bulduk. Her köşebaşındaki, evet neredeyse her adımda bir kitapçı var, cennete düşmüş gibi oldum, sırpça bilmediğime hayıflandım, o kitapçıların her birinin baş köşesinde bir Drina Köprüsü ve İvo Andriç köşesi olmasına rağmen, sokaklarda pek bilene tanıyana rastlamadık desem yeridir. Kısa geziler, sıfır iletişim ben sırpça bilmiyorum, onlar ne ingilizce ne fransızca biliyor, ancak bu izlenimleri elde edebildim. Belki gerçekler farklıdır.

SaveSave

Dar Yazlar

Etiketler

, , , , , , , , ,

fullsizeoutput_7a74

Yaz ayları senelik buhranlarımı yaşadığım kişisel nadide anlar. Neredeyse kendimi bildim bileli bu böyle. Blog icat olunca bu yaşa kadar içimde sakladığımı dışa vurmaya başladım artık bilmeyen duymayan kalmadı. Deniz, kumsal bir tarafa dursun dolap içlerine saklanıp Eylül’ün yağmurlarına kadar çıkmasam diyorum. Diyorum ama davranışlar tam tersi, gerçi bu sene yazlığa gitmedim, önümüzdeki ay parçalı bulutlu bir şekilde gideceğim, Kiki 3 günlüğüne belki İstanbul’a gelebilirmiş, henüz programı belli değilmiş. Belli olmayan programlarla yaşamaya alışıyorum, aslında ne zaman plancı programcı oldum onu da bilmiyorum, yok biliyorum kurumsal yaşamın bana atmış olduğu bir çizik, kanaması durdu belki ama içten iltihaplı hele zaman zaman yoğun irin topluyor, altında kronik apse yapmış, boşaltılmazsa ağrı sancı neyin pek eksik olmuyor. İşte bu İstanbul’un sıcak ve boş zamanlarında biraz fazla azıyor. Neyse dün 3 duble rakı yuvarladım, birincisini açkene, ikincisini az yiyerek üçüncüyü de yarıdan sonra C.İ. elimden aldı. Bu sabah zor kalkarım, perişan olurum vs diyordum olmadı, hatta bir nebze olsun iyi hissedince aklıma Kıbrıs rakısı geldi. Girne’de alırken iyice tembih ettilerdi, bunu buzluğa koyacaksın ve sabah öğle akşam birer kaşık içeceksin, biz bunu hasta çocuklara bile veririz. Eylül’e kadar bu reçeteyi kullansam mı ne yapsam diye çetrefilli seçenekler içinde gidip gelerek yazıyorum, belki yaz sendromuma iyi gelir.

Geçenlerde bir pazar günü kitaplıkları düzenleyeyim çiftleri çıkarayım dedim, ama çabuk pes ettim, yapa yapa anca Türk yazarlarını tek bir kitaplığa toparlayabildim o da alfabe sırası karışık, hem de tam sayı değiller, ne ara bu kadar çoğalmışlar bilemedim, bir geniş uzun ve bir dar uzun ikealara sığmayacak artık iki uzun bir dar mı olur ne olur muamma, arkası yarın, hayır, yabancı dillerden çevirileri yerleştirmeye hiç başlamadım bile, o günlerin nasıl geçeceğini henüz düşünemiyorum çalışmak bünyeme hiç iyi gelmedi. Bıraktım. Fakat o arada bir kaç tane çift ayırmıştım… Bir kısmı imza günlerinden… beğendiğim öykücülerin kitaplarını Mevsim Yenice, Sedef Betil vs fazladan imzalatıp blogda çekiliş felan yaparım diye almıştım baktım ne yazasım var ne bir şey çekesim var ayrıca bu mevsimde çeksem bile kesin yollamam rezil olmaktansa iyisi mi dedim Qune bu projeni nasıl olsa senden başka bilen yok aman açık etme oncağızları başka bir faideli şekilde elinden çıkar ki kitaplıklarda azıcık yer açılsın. Halen tam gaz kitap almaya devam ettiğimden gayrı, gerçi bu aralar okumayı biraz kesmeye karar verdim, hatta goodreads şalanj falan yapmayacağım bir daha, hele şu 101 kitap projesini başlattığıma köpekler gibi pişmanım. Parantez içinde köpeklerin neden bu kadar pişman olduğunu bilen varsa, bir açıklarsa çok sevinirim, hep bunu sorar dururum kendime, bir de ananemin ay suratına köpekler işesin diye bir küfrü vardı pek severdim, gerçi bunun manasını tahmin edebiliyorum, diğerinin nereden geldiğine dair hiç bir fikrim yok, bilgilenirsem pek mütehassis olurum. Parantez bitti. Kısaca ben bu kitapları benim eski ofis Caddebostan Cafe Nero’nun ikinci katındaki raflara bıraktım. 3 gün oldu. Pazartesi gidip bakacağım, isteyen varsa oradan alabilir. Bir kaç ay önce bıraktıklarımın hiç biri kalmamış sevindim. Hunger Games’in serisini, eski Christian Jacq’ları falan bırakmıştım.

fullsizeoutput_7a77

John Berger’in Düğüne’sini de bir daha okumam. Diğerleri çift. Pancol maalesef Fransızca okuduğum zamanlardan kalma, zaten beğenmedim okuyamadım ama Fransa’da çok bir best sellerdı. Bütün arkadaşlarım şen şakrak ne kadar gerçekçi tam bizi, kadınları anlatmış diyerek okudu. Ben onlara bakıp kendimi garip hissettim. Kültür farkı bu olsa gerek diye düşündüm. Halbuki benzer kültür ve yaradılıştan olduğumuza yemin edebilirdim. Akabinde ayrıcalıklarımızı bir kenara bırakıp benzerliklerle idare etmeye karar verdim.

Gece rüyamda bir türlü selfi yapamadım, kendimi o ekrana manzarayla birlikte sığdıramadım, kıl oldum, uyanır gibi oldum. Gece rakı içerken boğaz kenarında bir balıkçıdaydık, burası rüya değil, birinci köprüye locadan bakıyorduk. Yan masaya bir çift geldi, kız boyundan bağlı kırmızı tuvalet, kollar açıkta, dekolte yok yani, adam beyaz kelebeklerin yeniden dünyaya gelmişi öyle bir şey oturdular, tabii ortalık soğuk, şal da yeterli değil bazı sandalyelere dokuma kilim koymuşlar, kız aldı hemen kilimi, gel zaman git zaman selfi çekecek oldular, kız kilimi çıkardı, yan sandalyenin üzerine koydu, sakladı, beyaz kelebek cep telefonunu yukarıya doğru kaldırdı hem kızı hem de arka fondaki boğaz incimizi tüm ışıklarıyla birlikte sığdırarak çekti. Yüzler güldü, kız kilimini koyduğu yerden geri aldı. İçine sarındı. Bu arada incimizin artık yanarlı dönerli ışıkları yok, ya ne çok söylendiniz hepiniz arab işi köprü diye, kaldırmışlar işte, sadece beyaz ışıklar var, ilahi köprüye dönmüş, halbuki ben o alaimisema halini pek seviyordum. Neyse gel zaman git zaman, aynı paragrafta ikinci kez kullanım, hiç olmadı ama şu an aklıma başka bir zamanın geçme şeysi gelmedi, bir baktım kız tekrar soyunuyor, yani kilimini çıkartıyor, hadi tekrar selfi ama poz aynı, milimi milimine… bu böyle tüm gece en az beş kere falan aynı poz bir tarafta kırmızılı kız, karşısında beyaz kelebek arka fonda beyaz ışıklı boğaz incisi, devam etti durdu. Biz yedik içtik, helvayı da gümlettik, çaylar bitti, kahveler bitti, kalkacağız tam aklıma geldi selfi çekseydik diye tabii o arada yolu yarılamıştık, yolun yarısında düğün vardı, bir iki saplama yapsak mı diye sağa sola savrulduktan ve düğün selfisi çektikten sonra eve dönmeye karar verdik, yattığımızda saat ikiydi. Tüm bu yazdıklarım sabaha karşı neden o rüyayı gördüğümü anlatmak içindi. Sonuç bir boğaz incili selfim bile yok. Yoksa şuracığa koyardım.

Uyanır gibi olduktan sonra bir rüya daha gördüm. Denize gireceğim, her taraf yosun, ama yosunlar dibe bağlı, sarmaşık gibiler, suyun yüzü yemyeşil neredeyse nilüfer diyeceğim ama yapraklar öyle büyük güzel değil bir sürü minik yaprak hatta kaktüs bile olabilir böyle bir yosun işte. Bakıyorum hiç araları, boşluğu yok, benimse o denize muhakkak girmem lazım, başka çıkarı yok, iğrene tiksine üzerlerinden yüzerek geçip gidiyorum, her yanıma sürünüyorlar, sarıyorlar, derken bir dairemsi boş alana geliyorum, yanımda bir kaç kişi daha bir bakıyorum onlar gayet tertemiz yosunsuz sudan gelmişler, kendime ve geri zekalılığıma, o kısmı görememiş olmama çok kızıyorum, geri dönüş için o yosunsuz alana nasıl geçerim diye bakıyorum artık geçemeyeceğimi bir fasit dairenin içine sıkışmış olduğumu görüyorum, sinir içinde bulunduğum yerde kalıp eriyip vıcıyarak yosunlara karışmayı tasarlıyorum, sonra birden aslında kıyıya çok yakın geldiğimi fark ediyorum. Elimle uzansam tutacağım, evet katedeceğim mesafede yine yosun var ama çok az yol gidilecek. O yüzden bundan böyle varlığımı yosun olarak devam ettirmektense iğrene tiksine bir iki adım daha gider ve kıyıya çıkarım diyorum, dediğimi uyguluyor, üzerlerinden yüzerek geçip karaya ayak basıyorum. Ha sonra ne oluyor bilmiyorum. Bir arkadaşıma anlattım whatsapp’tan bana zor büyümüşün ama çabuk olgunlaşmışın diye bir yorum yaptı… Olgunluk konusunda çekincelerim olsa da şimdi düşünüyorum da o benim kıyı ya da kara parçası sandığım şey kesin tezek adasıdır ve çok yakında dibe batar ya da içinde biriken gazları dışarı sızdırır zehirlenirim ya da bu sıcak mevsimde güneş kıvılcım çıkartır toptan patlarız, yeni bir big bange vesile oluruz.  Bu rüyanın da nereden geldiğini biliyorum tabii rakıya gitmeden önce Nat Geo seyrettik, Florida’nın alligatoru karada yumurtadan çıkmış yavrularını ağzının içinde birer birer o sarmaşıklı yosunlu suyun içine doğru yüzerek taşıdı nehre bıraktı, her geri dönüşünde sudan karaya çıkarken üzeri fidelenmiş gibi yosunla yaprakla doluydu.

SaveSave

Varsın Çalsın Bütün Sazlar

Etiketler

, , , , , , ,

fullsizeoutput_6bf6

Sakın susturmayın, sürüp gitsin bu rüya, uyandırmayın.

Başlık ve alt başlıktan sonra kısa bir açıklama geçeyim, oldukça maddesel halimdeyim. Esnek, kıvrak yumuşak doku kalmadı, adeta cisimleştim. Bir ayı geçti koltukta oturuyorum, şu anda olduğu gibi. İç organlarımın, özellikle de bağırsaklarımın köşelendiğini hissediyorum. Tabii ister istemez bu katılık yazıma da yansıdı, öyle giriş gelişme sonuç, ara nağmelerde uyumlu geçişlerden hoşlanan türdenseniz şu an vakit varken okumayı durdurun. İsterseniz daha harika başka bloglar tavsiye edebilirim.

1- Bu aralar bizim eski Yeliz’in eski şarkılarına taktım. Varsın çalsın bütün sazlar bugünün talihlisi. Geçenlerde sensiz hayat nedir ki boş bir viraneyle meyhaneler yetmiyordu, gerçi şimdi meyhaneye verecek para da kalmadı, evde ispirto zamanları çok yakında, aman aman deyip Madagaskar’dan getirdiğimiz doğal, organik zencefilli şeker kamışlı romları idareli kullanıyoruz. Hatta bir tanesini acil durumda camı kırıp içiniz dolabına kilitledim.

2- Bu içki muhabbetinden sonra geçen ay falandı gözümü para bürüdü, acayip hırs yaptım, teklif edilen 700 küsur sayfalık bir kitabın redaksiyonunu yapmayı kabul ettim. Hem de 1 aya yetiştiririm dedim. Ne manyaklık? Hırs, para, aşk, nefret, intikam bunlar kötü şeyler… Hep dedim hala diyorum… Zaten elimde sürünen çoktan bitirmiş olup teslim etmem gereken bir kitap varken ne diye kabul edersin be Qune? Şu geçtiğimiz 33 günü, biraz manidar oldu ama vallahi billahi gerçek asal asil sayı, içerideki karanlık ofisimin duvarına çentik atarak saydım, 7/24 günde 15 saat çalışarak bitirdim. Her sabah 10 sayfa çeviri 30 sayfa redaksiyon. İstisnasız, whatsapp’sız, dizisiz, filmsiz, kitapsız. Hadi kitabı saymayalım elimde iki değişik kitap vardı, tepe tepe kullandım, okudum, ama yine de insanoğlu memnuniyetsiz kütüphanede nuh nebiden kalma okumadığım, elime bile almadığım ne kadar tozlu, hatta bir zamanlar bizim köpeğin kemirdiği kitap varsa onları okumak geçti içimden. Geçen cuma redaksiyonu bitirdim, geriye kitabın 1 günlük işi kaldı. Onu da yarın yapıp hayırlısıyla teslimatı gerçekleştireceğim. Teslimat saati için kargo şirketlerimizden feyz aldım, gün içinde gerçekleşecek hanımefendi. Eh günler uzadı, bilemedim şimdi. Güneş git desen de gitmiyor.

3- Güneş deyince aklıma geldi, geçenlerde çok sıkıldım, iki satır eğleneyim dedim Piaget’nin Dost Yayınlarından çıkmış Çocuğun Gözüyle Dünya’sını açtım okudum. 9-10 yaşındaki bir velete sormuşlar, soruyu unuttum ama cevap şu: Güneş olmayınca dünyamızı bulutlar aydınlatır. Sonra 7,5 yaşında falan bir kıza sormuşlar çakıl taşı yere düşerse hisseder mi, evet, neden, çünkü kırılır, peki masa bir şey hisseder mi, hayır, kırılsa hisseder mi, evet, peki eve doğru esen rüzgar hisseder mi bunu, evet, neden, çünkü rahatsız olur, geçemez, daha ileri gidemez. Peki bana hissetmeyen bir şey söyle, cevap yok, duvar sence hisseder mi, hayır, neden, çünkü yürüyemezler, yıkılsalar hissederler mi peki, evet, duvar bir evin içinde olduğunu bilir mi, hayır, yüksek olduğunu bilir mi, evet, neden, çünkü yüksektedir, yüksekte olduğunu bilir. Çocuk dediğin neşe kaynağı işte kanıtı. Kitabı ilk fırsatta baştan sona okuyacağım. Vakti zamanında en az 6 sene önce bir Tüyap kitap fuarından almıştım. Pişman değilim.

4- Çeviri derken, son çevirdiğim kitap Kaleb artık piyasada, Pegasus Yayınlarından çıktı, alın okuyun diyorum, Goodreads bağlantısı bir satır aşağıda, hakkında bir iki kelime yazmıştım: Kaleb 1. Batılıların young adult tabir ettikleri cinsten. Yazarın fransızlığına bakmayın, bu türün ilahları genelde amerikalılar bilinir ama vallaha ben beğendim, kendim çevirdim diye söylemiyorum, yoksa bugüne kadar oho ne çok çevirdim. İki elin parmaklarını geçmez aslen ama benim için çok hatta astronomik. Okuyun ama çeviri hatası falan bulursanız, ya da beğenmezseniz, ya da anlamazsanız falan takılmayın, sakın bana yazmayın, hiç konuşmam, arkadaşlıktan siler atarım, sonra bir de çeviri hatası bulanın başına 2 ayda teslim etmek üzere 1000 sayfalık çeviri işi gelsin diye beddua ederim, hatta  özel mesaj yazanlara hayatın başkalarının hatalarını bulup düzeltmekle geçer inşallah derim, haberiniz olsun. Sahiden şimdi yazınca bir an başıma gelirse diye düşündüm de, ne kötü bir beddua oldu o ikincisi öyle, nasıl geçer o hayat, insana zaten kendi hatası yeter bir de beddua icabı başkalarınınkine odaklanıp düzeltmekle uğraşmak, herşeye kadirler üzerine alınmasın tabii ben buradan tüyü yolunmuş fanilerden bahsediyorum.

5- Çeviri maddesinden bir türlü uzaklaşamıyorum, ikinci bir keşfim oldu, hatta twitter’a da yazdım, yanımda çekirdek olmadan, çiğdem olur, kabak olur fark etmez yeter ki dişleri ve dili oyalayan bir şey olsun, ne çeviri ne redaksiyon yapabiliyorum. Tam da ne güzel 25 kilo verdim, nasıl verdim falan gibi blog yazıları döşenip ele güne hava atmayı tasarlıyordum, 8’ini geri aldım. Bu arada bağzı arkadaşlarım, yakından görenler, yakından takip edenler, ay yüzüne sağlık geldi, ay böyle daha iyi oldu, ay sen meğerse açlıktan ölme sınırındaymışsın falan diyorsunuz, pek bozuluyorum haberiniz olsun. Hiç de iyi falan olmadı.

6- Sondan bir evvelki madde, yok yok iki evvelki… Yarın sabah Belgrad, Budapeşte bir gidip gelicem, sekiz gün yokum. Budapeşte’de iyi hamamlar varmış, bizim burada sular kesik, termosifon çalışmıyor vs… kese attırıcam o arada. Çekirdek 3 günlük Avrupa Cimnastik Şampiyonasına kompile kombine, neyle kombine bilmiyorum sürpriz olacak ama kız kardeş Budapeşte Operasındaki Kuğu Gölü balesiyle kombine yapmış,  biletler almış nostalji takılacağız, bizim zamanımızda televizyon pazar günleri paso spor yarışmaları verirdi. Nadia Komeniçi, Olga Korbut’larla büyüdük biz.

7- Demin çekirdek almaya çıktım, o arada sıkılmayayım diye şarkı dinliyordum. Jim Morrison’ın The End başladı, This is the end, artık neyin sonuysa her şey mübah sanırım o sonda çünkü diyor ki, Father, Yes son, I want to kill you… neyse buraya kadar bir enteresanlığı yok bir müddet sonra Mother, diyor, Yes son var mı yok mu hatırlamıyorum sanırım yok onun yerine I want to…. diye başlıyor ama o ara bir müzik karambolü yaşanıyor, laralop loralayl falan anlaşılmayan bir şeyler gelip geçiyor kulaktan ve hop konu değişiyor, çok merak ettim acaba annesine ne diyecekti? Dünün hürmetine annesini öpmek istiyor herhalde diye düşündüm. Yanlış mıyım, siz söyleyin, yanlışsam yanlış deyin. Ama bir evvelki maddede sıraladığım bedduaları unutmayın. Konuşmak serbest. Sadece hatırlayın o kadar. Neyse derken Janis Joplin’in Mercedes Benz’ine atladı itunes, hop orada da Oh lord! Won’t you buy me a color tv’ye takıldım, ya zaman değişti artık bu güzel şarkıları neden güncellemezler artık bir PS5 isterim ben diye düşündüm 2018 model.

8- Oyun demişken geçenlerde The Witness diye bir oyun keşfettim. Fotosunu birazdan ekliyorum, göreniniz bileniniz oynayananız varsa allah rızası için aşağıya bir yorum yazın iyi mi kötü mü durum tespit nedir, bilelim. Çünkü pek aklım kaldı, öyle fazla oyuncu değilimdir gerçi bir taktım mı sıkı takarım, ederi 144 tl kadar, para ödemeden bilenlerinizden birazcık görüş alsam süper olur. Yalnız ne olursa olsun oynarım abi, denizden babam çıksa oynarım tipindeyseniz belirtin, hatta kendi siteniz varsa falan onu da belirtin de yorumlarınızı çok ciddiye almayayım, yok eğer alırsam ve pişman olursam o zaman da o belirttiğiniz siteye günde yedi posta yorum yapar taciz ederim kabusunuz olurum haberiniz olsun. Ona göre tavsiye verin.

fullsizeoutput_6bf5

 

Neden Madagaskar?

Etiketler

, , , , , , ,

karaköy sokak.jpg

Sabah erkenden uyandım uyanmasına ama ayılması zaman alıyor, hala da tam sayılmaz, henüz kahve olmadı. Bu kafayla fotoğraf seçmek zul geldi, 2015’in lalettayin bir günü yeni konsept Karaköy sokaklarında çektiğim bu kareyi kabullendim. Niyetim başka şeyler anlatmak.

Buralara yazmayalı hayatımda önemli değişiklikler oldu.

1- 10 senedir oturduğumuz apartman başımıza yıkıldı, değiştirmek zorunda kaldık. Yeni taşındığımız yer eskisine 2 dk mesafe, istediğim gibi eski, 25 senelik, yeni yapıtlar, apartman demeye dilim varmıyor her biri sanat şaheseri maşallah ama içlerinde keşke yapanlar otursa diyorum, neyse uzun aramalar sonucu bulduğumuz, alıştığım yeni mekanımızı geçenlerde ev sahibi satmaya yelteniyor gibisinden bir hissiyata sahip oldum, halbuki bize vazgeçtim demişti,  azıcık canım sıkkın yani.

2- Ağırlığımda meydana gelen yaklaşık 25 kiloluk indirim. 80’i görüp hafif ötesine geçmiş iken şimdi 55-56 arası geziniyorum. Çok oturgan olduğum zamanlar 56, gezginkene 55 civarı. Rejim değil, beslenme biçimini değiştirdim, rahat ettim. Biraz da böyle takılayım. Sonrasına bakarız. 2015 yılının 15 Mart günü başlamıştım. Yazdığım iyi oldu, unutacağım diye aklım çıkıyordu.

3- Kiki en nihayetinde Orman Mühendisi olmaya karar verdi. İki sene yoğun matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi temel dersler gördükten sonra iki sene de bitkiler üzerine incelemeler yaptı, Darwinvari şemalar çizdi, notlar aldı. Bu arada peynir yapmayı bile öğrendi, bir müddet organik çiftlikte kaldı. Yetiştirdi, pazarda satışını yaptı. Anlaşılacağı oldukça çok çalıştı. Hatta geçen sene kampüse ziyarete gittiğimde ders defteri elime geçti, nadide notlarını alıp saklamak istedim ama vermedi sınavlar için lazımmış. Aşağıdaki fotoğraflarla yetinmek zorunda kaldım. Söz aldım, mezun olunca atmayacak, çerçeveletip saklayacağım. Devir değişiyor tabii, biz zamanında bu şekil not tutmazdık. Şimdi üniversitede not tutmanın raconu bu mudur, inanın bilmiyorum. Her renk farklı bir derse tekabül ediyor. Yaban ellerde okumak zormuş, öyle her ders için bir defter alamazmış, tanesi kaç paraymış haberim varmıymış, ayrıca o kadar yük taşıyamazmış, zamanında ağır okul çantasını mecburen taşımışmış, onu rahat bırakayımmış…

img_3004img_3005img_3006img_3007

Kıssadan hisse dört zorlu yüksek öğretim yılı sonunda okul, öğrencilerinin seçecekleri bölüme net karar verebilmeleri için bir sene boyunca gidip sağda solda staj yapmalarını önerince Kiki bu sürenin 6 ayını Madagaskar’daki Mangrove ormanlarında geçirmeyi seçti. Diğer 6 ay başka bir ülkede olacak, seneye okula geri dönüp eğer hoşuna gittiyse Tropik Orman bölümünü seçecek, tezini yazacak, mezun olacak, mühendis çıkacak. Tüm bu anlattıklarımdan, mezuniyet sonrası tropik orman neredeyse oraya gidecek gibi bir doğal sonuç çıkıyor. Şu an düşünmek istemiyorum. Neden orman derseniz aklıma gelen hiç bir şey yok. Son ana kadar oyuncu, artist, ressam falan olacak sanıyorduk, lise sonda hiç unutmam şubat ayıydı, fikir değiştirdim bilim okuyacam diyene kadar. Tek düşündüğüm C.İ.’nin yüzünden olduğu… Beni ele alırsak büyük şehirde doğdum, büyüdüm, öyle köyde yazlık falan da yoktu, tüm yaptığımız sıcakta sokak kenarından itişe kakışa boğazın sularına atlamaktı, babam kenarda balık tutardı, akşama onları yerdik. Bu arada annem neredeydi hiç bilmiyorum, büyük ihtimal kaldırıma havlu yaymış kemiklerini ısıtmakla meşguldü, kışa hazırlık. Evlenene kadar tek tanıdığım hayvanlar balıklar oldu, marmara denizinin midyeleri, karidesleri, yengeçleri, deniz kestaneleri…  Ha bir de kahverengi kalorifer böcekleri, o zamanlar Amerika’dan ithal edildiği söylenir, amerikalılara diş bilenirdi, kurtulmak için akla karayı seçtik ama soyunu tüketmeyi başardık sanıyorum, en azından İstanbul’da… C.İ. hem köy hem şehir çocuğu, anlamı; doğayla iç içe yaşamayı bilir, sever, yemeğini taştan çıkarır, ateş yakar pişirir, odundan evimizi, mobilyalarımızı yapar falan… Kiki bana kalsaydı kesin artist, filmci, senaryocu, oyuncu, operacı, piyanist ve daha nicelerinden olurdu, hadi yeteneksiz çıktı diyelim o zaman da müze müdürü olurdu. Doğduğundan bu yana dağ taş orman gezince haliyle durum bu oldu, şimdi şikayet edecek halimiz yok. Yine de ara sıra ben bu çocuğu yeterince müzeye götürmemişim diye acındığım olur.

İşte bizim Madagaskar gezisi de bu şekilde planlanmış oldu. Yoksa uzaktan sanıldığı gibi, bir kaç arkadaşımın söylemesiyle farkına vardım, öyle çok egzotik bir aile falan değiliz, ha kız öyle çıkmış olabilir ama biz gayet klasik hatta gezi konusunda oldukça tutucu hep aynı yerlere giden insanlarız. Her bayram tatilinde bu sefer değişiklik olsun başka bir yere gidelim diye yola çıkıp o trafikte bir kaç saat dolandıktan sonra yine Çengelköy Çınar altı çay bahçesine check-in yapan, tüm günü orada oturup birinci boğaz köprüsüne bakarak geçiren kişileriz.

Madagaskar hayatımda büyük değişikliklere yol açtı. İlk defa gittiğim yerden bu kadar etkilenerek döndüm ve bu göreceli uzun sürdü, ki genelde daha uçağa binmeden İstanbul burnumda tütmeye başlar, yine de Türkiye iz silmekte her şeyin üstesinden geliyor, o kesin. Geleli 2 ay oldu, muhteşem 21 günü hiç yaşamamış gibiyim. Bari günlüğe hatırladıkladıklarımı not edeyim dedim.

Uzun zaman ara verince yazmak zor oldu. Umuyorum bisiklete binmek gibidir, onu da bilmiyorum gerçi ama tabirini kullanmayı seviyorum, duruşuma belirli bir hava katıyor.

Doğası tutkulu olan biri düş katilleri karşısında korumasızdır…

Etiketler

, , , , , , , , ,

durulmayan bir kafa kitap.jpg

Başlık bugünlerde beni etkileyen bir kitaptan alınma. Psikiyatrist Kay Redfield Jamison’un Durulamayan Bir Kafa – Bir Delilik ve Duygudurumları Güncesi adı altında kendi manik depresif hastalığının öyküsünü anlattığı bir anı/biyografi. Oğlak Yayınlarından Pınar Kür’ün türkçesiyle 1996 yılında basılmış. Nereden edindiğimin cevabıysa tabii ki zamanında Tüyap Kitap Fuarından. Oğlak Yayınları dolaşıp karıştırmayı sevdiğim her daim kendime göre ilginç kitaplar bulduğum kült yayıncılarımdan biri. Bu sene Madagaskar gezisi sebebiyle fuara gidememek biraz içime oturdu.

Günlerce yazmak ve yazmamak arasında gidip gelirken dün sabahki dişçi randevusundan çıkıp, evet macera hala devam ediyor, dişlerin varlık nedenlerini sorgulamaya başladığım şu süreçte, eve vardığımda aklımda çok cici bir öykü taslağı vardı. Oturup kağıda dökmek yerine önce yemek yedim, sonra instagrama ardından whatsapp’a takıldım. Koca fincan kahve, koca fincan adaçayı içtim. Derken evden çıkıp sinemaya Manchester By the Sea filmini görmeye gittim. Hava güzeldi, gidip bir yerlere tıkılasım vardı. Tuzlu ve yağlı patlamış mısırları düşündükçe caddede yürürken keyifleniyordum. Ara sıra sinemaya sırf mısır yemeğe gidip gitmediğimi bile sorguladığım oluyor. Gerçi dönerken çıktığıma pişman oldum. Hava -1 dereceydi, koşuya geçtim desem yalan olmaz. Bu arada sinemaya yalnız gitmedim. Feng Shui’ci arkadaşımı da beraberimde sürükledim. Onu da iyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum çıktığımızda gözleri kıpkırmızıydı. Kendimi, hem ağlamadığım hem de arkadaşımın ağlamasına sebep olduğum için taş kalpli hissettim.

Onca mısırı tıkındıktan sonra kahve elzem olmuştu. Caddebostan Cafe Nero’ya uğradık. Bizim oralarda artık iki tane Cafe Nero var. Biri benim eski ofis, deniz kenarında, manzaralı, diğeriyse caddede Tchibo’nun yanına açılmış, daha urban life tarzı döşenmiş, bana ofis olamayacak kadar her daim kalabalık, göreceli küçük. Alt katta yer yoktu elimizde karton bardaklar yukarı çıktık. Aslında yalan atıyorum, önce yukarı çıkıp kendimize yer ayarladık, ben oturup bekledim, Feng Shui’ci arkadaşım tekrar aşağı indi siparişleri aldı geldi. Ara sıra yazarken ne oluyor bilmiyorum, içimden bir şeyler öyle yazma, doğrucu davutluk yapma, okuyan nereden bilecek gerçek mi değil mi gibisinden uzun uzun anlatmaktansa şortkat yap diye dürtüyor. İyi ki de üst kata çıkmışız. Manzarası caddeye bakan şık mı şık, kocaman bir Friends kanepesi koymuşlar. Fotoğrafı instagram hesabında.

DOLUYDU.

Önce bir kenara sandalyelere tıkıştık. Fakat aklım o kanepede… gel zaman git zaman bir türlü sohbete yoğunlaşamadım. İki kız arkadaş üzerine güzelce yayılmış oturuyor, önlerinde de bir sürü içecek, tabak, kalkmaya niyetleri hiç yok. Arkadaşa bir iki laf ettim, dönüp baktım, durum tesbiti yaptım. Geçen bakışımdan beri kanepeye sanki daha fazla gömülmüşler geldi. Moral iyice gitti. Tekrar bir iki laf, dönüp bir daha baktım, sonra yine bir iki laf derken… kalkmaya yeltenmeleri gözüme takıldı. Hop kanepeye atlayıverdik. O an başka bir şeyler dilemiş olmayı istedim. Ama hep böyle yakalanırım zaten, tüm ıvır zıvır isteklerim en birincil ihtiyaçlarmış gibi gelir, öyle bir enerji yayarım ki ortaya gerçekleşir. Önemli şeylerde yayacak bir şey kalmadığından o arzular havada asılı kalır, hiç bir zaman olmaz. Tabii şimdi biraz da kanepeyi tatmış olmanın rahatlığıyla böyle atıp tutuyorum.

f7

Neysem kanepede otururken aklıma 2015 mayısında Çekirdek’le yaptığımız Kaliforniya gezisi geldi. Eve gelince hard drive’dan eski fotoğrafları çıkardım. Warner Bros’a gitmiş, daha bir çoklarının yanında Friends’in çekildiği stüdyoyu da gezmiştik. Evet Friends oyuncuları Londra bölümleri hariç Los Angelos’tan dışarı hiç adım atmamışlar, o güzelim Central Perk New York’ta değilmiş. Bütün NYC gezi hayallerim suya düştü ama yine de ağzım kulaklarımdaydı. Zamanında yazmadığım için fazla duygu-detay hatırlamıyorum ama gezide top yekün çok eğlendik. Warner Bros’un 5 saatlik özel turunu almıştık, ciddi para verdiğimizi ama değdi dediğimizi hatırlıyorum hele de dizi ya da film manyağıysanız, ölmeden önce görülecek yerler listesine eklemekte fayda var. Umarım bir gün daha detaylı yazarım. Üşenmezsem.

f6

Yaklaşık 10-15 kişilik bir gruptuk ama kapıdan içeri çığlık çığlığa girdik. Üzerine bir kez olsun oturmak için neler vermezdim diye hayıflandığım o meşhur kanepe aşağıda. Beslenme sistemimi değiştirmemin üzerinden ancak 2 ay geçmiş bir kaç kilo vermişim ama hala devanasıyım. Şu an kendime bakamıyorum, neyse ki patlak gözlerle çıkmak yerine gözlük takmayı akıl edebilmişim. Fotoğrafı yok etmiyorsam, hepsi o kanepe uğruna. Olur da ölmeden önce bir kere daha Kaliforniya’ya gider ve WB turu alırsam ki yine en büyük hayallerimi süslüyor, o zaman bunu ortadan kaldıracağım. İlk seferinde bu kadar muazzam bir olayla yüzleşeceğimi düşünmemiştim, bileydim daha hazırlıklı giderdim. Bazı yerleri daha içime sindirirdim, en azından yanıma fotoğraf makinem için yedek pil, yedek hafıza kartı almayı düşünürdüm. Bir çok setin resmini çekemedim, bu da şuncacık yazıda içime oturan ikinci şey.

f5

75 kg olduğum bu fotoğrafı çabucak geçiyorum. Aşağıda, Friends’in bir başka fenomen mekanı Phoebe’nin gitar çaldığı diğer kanepe.

f4f3

Rachel’ın başına bela kahve-espresso makinesi

f2

Ve aşağıda tüm patatlığımla kahve servisine çıkarken yine ben…

f1

Bu odanın içinde en az yirmi dakika geçirdik, koca turun en keyifli anlarından biriydi. Tadı damağımda kaldı. Rehber bizi dışarı çıkarırken kanepenin arkasına saklanıp içeriye kilitlenmeyi arzulamadıysam namerdim. Hatta açık hava setlerinde tam da Pretty Little Liars’ın ve Gilmore Girls’ün çekildiği o kasaba meydanında bizi gezdiren tur arabasından atlayıp koşa koşa kaçmayı, sokak aralarında kaybolmayı, dekora karışmayı istedim.

Kıssadan hisse Jameson’ın söylediği gibi düş katilleri o kadar fazla ki korumasız kalmaya mahkumuz sanki… Kitabı okurken düşünüp duruyorum belki de herkesin içinde az da olsa bipolarlık mecburen oluşuyor.

Erteleme, Tembellik ve Büyülü Dağ

Etiketler

, , ,

IMG_8030.jpg

Hafta sonu düşündüm, sonunda bünyemin yapılacak işler listesine karşı alerji geliştirdiğine, en ölümcül hastalık tepkisi verip tüm gücüyle savunmaya geçtiğine karar verdim.

Karar almak da aynı şekilde tam tersine işliyor. Üzerimde bir tembellik, uzun zamandır görülmedik bir erteleme durumu kol geziyor.

Şimdiye kadar yaptığım elle tutulur hiç bir şey yok. Kitaptan iki satır ilerledim, gerekli siparişleri vermek üzere internet sitelerinde dolaştım, biri hariç hiç birini sonlandırmadım.

Ara sıra mutfağa gidip önce buzdolabını açıyor, içinde pişirilmek üzere bekleyenlere bakıyor, tam elimi atacakken gözüm pis tencerelere kaydığından eh ister istemez zihin benden önce bir sonraki adımı kontrol etme  girişimini ele alıyor, nakıs bana temizleri gerek olduğundan buzdolabının kapağını kapatıp hiç görmemiş, mutfağa hiç gelmemiş gibi yapıyor ve çıkıp salondaki koltuğuma geri yerleşiyorum.

Sabahtan beri yukarıda tanımladığım salon mutfak buzdolabı döngüsünü 3-5 kere ifa ettim.

Şu an adaçayı içip Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ını okuyorum. Bir paragraf dile geldi ve bana hadi bunu bloga yaz ve paylaş diye fısıldadı. Tabii hemen eyleme geçtiğim sanılmasın. Önce adaçayından bir yudum aldım, sonra bir mandalina yedim, okumaya devam ettim. Baktım olmadı, o paragrafın sesi bir türlü susmadı. Şimdi olmaz dedim, en iyisi mi ben senin altını çizeyim bak o zaman unutmam, olur da ileride kitap hakkında yazacak olursam alıntılarım. İkna olmadı ki durmadan dürtmeye başladı. Kalktım tuvalete gittim. Whatsapp’a bir iki mesaj attım. Paylaşma arzusu hiç kesilmedi. Kalksam buz dolabındaki kuru fasulyeden bir tabak koyup adaçayıyla birlikte yesem, lönk diye mideme oturur ve günün geri kalanında hiç bir şey yapmam, bu bilgi çok kesin bilgidir. Lakin elim varmadı, yaz dedim Qune, aman işte yaz da kurtul şundan, bu düşünce tarzı biraz yeni olmakla birlikte şu an oflaya puflaya yazıyorum. Gerçi keyfimi yerine getirdi.

Büyülü Dağ ilginç bir kitap. 880 sayfa. İlginçliği o değil tabii. Thomas Mann, üzerinde tam 12 yıl sıkı çalışmış. 1924’te yayınlanmış ama yazmaya, o hesapla Birinci Dünya Savaşı öncesinin gerginliğinde başlamış olmalı. Olay örgüsü verem olduğunu kabul etmekte zorlanan biraz da orta zekalı bir Alman gencinin Alp Dağlarındaki sanatoryuma sanki hasta olan kuzenini 3 haftalığına ziyarete gitmiş oradakilerle, hastalıkla hiç ilgisi yokmuş gibi davranmasıyla başlıyor. 880 sayfadan ve ayrıca anlatıcının imalarından tahminime göre oradan 3 haftada pek öyle kolay kurtulamayacak, hem de orada büyüyecek, olgunlaşacak olsa gerek. Çünkü ancak yüzde yirmisini okudum üçüncü haftanın son günlerindeyiz ve daha birinci cilt bile bitmedi. Kahramanın pat diye ölmesi de mümkün tabii ama sanmıyorum. Kitap hem esprili, hem de bol analizli, bol karakterli, oldukça melodik bir anlatımı var, tarifi güç, zaman zaman türkçeleştirmede sıkıntılar olsa da zaten böyle bir anlatım nasıl çevirilebilirdi bilemedim, her zaman en iyisi kendi dilinde okumak. Her neyse hoşuma giden ve kulağımın dibinde beni başkalarıyla paylaş haykırışını yapan paragrafı alıntılıyorum.

Teknoloji giderek doğayı denetimi altına aldığına göre, teknoloji yeni bağlantılar (yol ağları ve telgraf hatları geliştirerek) yaratıp iklim koşullarının üstesinden gelerek, ülkelerin bilgi alışverişi yaparak birbirlerini tanımalarını ve önyargılarından sıyrılmalarını sağlayacak ve bu, sonuçta ülkelerin kardeşliğine yol açacaktı. Bütün bunlar teknolojinin bu bağlamda en güvenilir yol olduğunu gösteriyordu. İnsanlık karanlıktan, korkudan ve nefretten arınmıştı ve artık ileriye ve yukarıya doğru mutlak anlama, içsel aydınlanma, iyilik ve mutluluk aşamasına ulaşmıştı; bu yolda ilerlemek için en yararlı araç da teknolojiydi.

Sevgili Sokak Lambası

Etiketler

, , , , , ,

sokak-lambasi

Sıradan bir insanım ne olsa. Bir kişi. Bilir kişi.

Neyi bilir kişi?

Hayatı. Başka neyi olacak. 47 yıllık bir deneyim sürüklüyorum arkamda.

Bazen tüm bu bilgilerin altında yıkık hissediyorum kendimi. Çökmüş bir bina. İlk yelde çatısı uçup gitmiş. Yan duvarlarını sel sürüklenmiş. Temel sağlam.

Yeniden güneşin doğmasını bekliyorum.

Önce kurusun her yer. Sonra başlasın yeniden inşaat dönemi. Yıkıp geçti şu yel ile sel. Ayakta kalmış olmak kalıbın sağlam döküldüğünü gösterir.

Sağlam kalıba sahibim ben.

Hava iyice aydınlanıyor.

Sokak lambası yaşam derdinde.

Biraz sonra başına geleceklerden habersiz gururla parlamaya, gözümü almaya devam ediyor.

Kibrinle beni sindiremezsin. Yaşam süren çok kısaldı. Henüz bilmiyorsun. Geleceğin kahiniyim ben. Hem sönmesen bile fark edeceğin gibi giderek daha az ihtiyaç var senin parlaklığına. İnsanoğlu görüyor artık sen olmasan da.

Güneş geri geldi. Geri geldi.

Bir müddet sonra unutulacaksın.

Servis bekleyen çocukların yaslandığı ne idüğü belirsiz tahta kütüklerden farkın kalmayacak. Sorsalar söyleyemeyecek çocuk, dayandığı altına köpeklerin işediği bir elektrik direği miydi yoksa otobüs durağı mı? Belki de bir reklam panosu direği diyecek.

Sevgili sokak lambası.

Saltanatın işte buraya kadar. Yeniden doğmak için tam 12 saat beklemelisin.

Güneşi hiç batmamaya bir ikna edebilsem işte o zaman sen gününü göreceksin. O günler de gelecek, belki. Dünyanın dönüşünü durduracağım. Bir yüz karanlıklar altında kalırken diğer yüz hiç bitmeyen aydınlıklara kavuşacak.

Haksızlık bu diyenlere cevabım hazır.

Söyleyin bana yer yüzünde haklı dağılım var mı?

Hangisi?

Doğa bile kayırırken topraklarını, bazılarına özen gösterip kuruturken diğerlerini insan oğlu neden kayırmasın sevdiklerini?

Bunca teknoloji neden?

Bir gün göreceksin ki dünya dönmeyecek. Bir grup insanın aydınlığa kavuşması için diğerlerinin karanlıkta kalması gerekir.

Peki, bunlar kim olacak? Kim neye nasıl karar verecek?

Boşuna uğraşma aydın olmaya, başka birileri mutlaka senden daha aydın olacak.

Underground.