Ovalama Günleri/Günlükleri

Etiketler

, , , , , , , ,

fullsizeoutput_a8da

Dünkü yazı eforundan sonra bu sabah Everglades parkındaki, pardon bataklığındaki desem daha iyi olur, aslen Miami’nin her tarafı böyle bence, havaalanına iner inmez sıcakta çürümüş ölü bitki hayvan ve çamur/toprak kokusu net burnuma çarpmıştı, çorak ülke gibiyim. Tık yok. Aklıma gelen bir şey de yok. 2 bardak limonlu su, 2 büyük damacana fincan kahve içtim, yine de uyanamadım. Gece yatmadan 700 gr kadar bir miktarı mideye indirerek kiraz mevsimini açmıştım. Senenin ilk kirazı olduğundan, aynı ayakkabı misali her yaz giydiklerimi mevsim başında ilk defa ayağıma geçirdiğimde ayaklar su toplar, gece vücut da su toplamış. Ayaklarda olduğunda iş kolay iğne saplayıp boşaltıyorum ama şimdi bu ödem denilen içten su toplamayı nereme iğne saplayıp boşaltabilirim, çaresizim. İlk hedef beyin olmalı, şu an en çok orada toplamış gibi. Hissiyat açısından ana beynin sağ ve sol yanında kesişimli birer tane daha var ve kafatasının sınırlı sorumlu olmasından dolayı yer darlığında biraz sıkışık oturuyorlar. O tası bir dağıtsam yeterince yer açılacak ama ya toplayamazsam endişesiyle, oturdum yazıyorum. Ayriyeten, çoraklık denen şey kinayeli, mi denir, artık ne denirse, vücutta/yeraltında su var ama hücrelerim/Everglades’in ağaçları o suyu içine almıyor. Bolluk içinde yokluk.

fullsizeoutput_a8cb

İçim rahat etmedi, kinayeli ne demek sözlükte baktım, değinmecel demiş. Yani, hücrelerimin suya değindiği ama bir türlü simbiyoza geçemediği düşünülürse tabir caiz olabilir. Bu sabah kelime dağarcığım korkunç seviyelerde, bilmediklerimi, emin olmadıklarımı aklıma geldi, ses uyumu oldu diye kullanasım var. Gerçi içim rahat, okunacak bir şeyler yazamasam da fotoğraflar bakılası. Değil mi yoksa? Bundan bir kaç sene sonra bugün yazdıklarımı okursam kesinlikle utanacağım eminim.

fullsizeoutput_a8c7

Aynı manzaradan bir 5 tane daha vardı ama seçim yaptım. Evet, artık seçim yapabiliyorum. Bulutlar, renkler, çoraklık… Bir kenardan olsun illa görünmekte direten yeşillik bugünkü ruhumun aynası.

Editörlük yapan bir arkadaşımdan aldığım feyz ile çalışma masamı düzenledim. Sağ yanda yatay duran kitaplar yarım bıraktıklarım, dik duranlar geçen on gün içinde biraz daha fazla da olabilir bitirdiklerim, en soldakiyse dün başladığım çok best seller kişisel gelişim kitabı. Yüzlercesini okuduktan, belli bir yaşa geldikten sonra hepsinin birbirinin aynı olduğunu fark ediyorum ama yine de edebiyat gibi, denir ya yazılacak olanların hepsi yazıldı sen daha ne yazıyorsun hemşom, işte bu hesap, yazıyorum sana ne, okuyorum sana ne… Zihin yine karıştı, bu sefer bakış açısı bile karıştı… Bir çırpıda okurken farkına varılmıyor ama satır aralarında büyük boşluklar var; demin kalktım, kendime bir damacana fincan daha kahve yaptım. Kahve  vücutta serbest dolaşan sular gününde iki kat faydalı, tüm suyu emiyor, kurutuyor. Böbreklerim biraz fazla çalışıyor ama üreyerek çoğalmış beynim çocuklarının başlarını kopartıp mideye indirerek eski boyutuna geri dönüyor, kabına sığıyor.

fullsizeoutput_a8d0

Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı’nı aldım, neden aldığım belli değil, aslen bana kafaya takmak gerekli. Mesela yazarlık kariyerimi kafaya takmış olsam, şimdi şu blogla kıt kanaat geçinip gitmeye bakmaz, iki üç kitabı peydahlamış olur, 20-30 dile çevrilen kapakları sitemde yayınlayıp, Ted konuşmalarımın videolarını Twitter’da paylaşıyor olurdum. Kitabın hakkını yemeyeyim içinde iyi ipuçları var. 80 sayfa kadar okudum. Bana seslendiği bir bölüm var, kısaca ufaktan atma harekete geç diyor. Blog yazmak harekete geçmek sayılır mı? Peki, akşamdan bulaşık bırakmamak? Okuyanınız varsa başta Jimmy diye birinin hikayesini anlatıyor, okurken koltukta ezilip büzüldüm. İlerleyen sayfalarda suratıma daha ne kadar çarpacak heyecanla bekliyorum. Aslında bu kişisel gelişim kitapları korku filmi etkisi yapıyor. Horror benim işim diyorsanız, tavsiye ederim okuyun.

fullsizeoutput_a8d5

Onca çoraklığın üzerine kıyamet manzarası gibi bir gün batımı fotoğrafı koyayım dedim. En sevdiğim, kendi kendime gurur yaptığım fotoğraflardan biri. İfsak görse nasıl yani hiç olmamış netlik sıfır, kadraj kötü, vs… der, neyseki görmeyecek çünkü gitmeyi bıraktım. Bense bunu nasıl çekmişim yaa… nidalarıyla yaşıyorum. Bir daha böyle bir şey yakalayamadım. Tekniği bilmeden kurgu yapmaya çalışmak gibi, bilmeden çekilen fotoğraflar da böyle oluyor. Artık ölene kadar buna bakar avunurum. Şu yukarıdaki kitap, işte tam da bu soruna değiniyor, kendi kendine büyüklenme diyor, okuyunca boyum kısaldı resmen, kilolarımı da atabilirsem karınca boyutuna ineceğim. Karıncalar hakkında çok fazla konuşasım var, blog eskileri Karınca Yazıtları diye bir romana başladığımı ve lakin devamını bir türlü getiremediğimi bilir. Bazı şeylere keşke kafayı taksam. Aslında Manson da bunu söylüyor, en sevdiğin şeyi kafana takabilmek için diğerlerini takmaman gerekiyor.

 

İki kitap, bir park…

Etiketler

, , , , , , , ,

fullsizeoutput_a8b3.jpeg

Instagram story’lerini seyretmeye bayılıyorum, bu sıralar fotoğraflardan ziyade onlara dadandım. Bazı story’lerde bulunan swipe up yap hikayenin tamamını öğren şıklığıysa daha fazla ilgimi çekiyor. Çekiyor da… parmağımı yukarı kaydırıp tamamına erişiyor muyum? Orası muamma… biraz ender ama böyle bir olasılığın önüme gelmesi hareketini demin yazdığım gibi çok şık buluyorum. Açıkçası imreniyorum. Geçenlerde zihnimde gerekli fasılalarla, durmaksızın vur kaç tatbikatı yapan ‘bu iş nasıl yapılıyor yaaa’ sorusu yüzyıllık tembelliğimden sıyırınca Google’da araştırma yaptım, dakikasına bu hayran olunası özelliğin sadece ve sadece  takipçisi on bini aşanlara tanınan bir ayrıcalık olduğunu öğrendim. İlk iş aklıma sahte takipçi vaadi yapanlar geldi. Normal olarak. Sonra egonun baskın sesi ‘bir dur ya’ duyuldu. Duruş o duruş. Şu an bekleme odasındayım. O arada bloga yazayım dedim, elbette şu an bu kararımın üzerinden bir on, oniki gün geçmiş durumda. Detaylar beynimin, harekete geçme dürtümü algılama becerisi ve çabukluğu açısından önemli. Bu yüzden sıralıyorum.

Haksız mıyım? Büyük resimde bir nane yok, hiç bir zaman da olmadı, doğuyorsun, ölüyorsun, aha bu kadar, yaşam detaylarda gizli. Detaycı romanları okumayı da sanırım bu düşüncem yüzünden seviyorum. Mesela, Monokl Yayınlarında türkçesi çıkan Helen Macdonald’ın kaleme aldığı Atmacanın A’sı da işte böyle bir kitap. Hem yaşanmış bir hikaye, hem de edebi şekilde düzenlenmiş, neredeyse gün be gün aniden kaybettiği babasının yasını, eğitmekte olduğu Atmacayı, aslen Çakır kuşu tabir edilen aynı aileden bir kuş, İngiliz geleneklerini ve yazdığı The Goshawk kitabı üzerinden ingiliz yazar T.H.White’ın neredeyse hayat hikayesini anlatıyor. White kim derseniz, ben demiştim. Türkçesi bulunmayan Taşa Saplanan Kılıç ve Merlin’in Kitabı ile Kral Arthur, Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Merlin Büyücü ve Kamelot efsanelerini 20. yüzyılda üne kavuşturan kişi. Dün kitabı kapattıktan sonra White’ın şu üç eserini de alıp okuyayım diye hemen internete sarıldım, maalesef yok. İngilizcelerine yatırım yapmak şu anlık işime gelmedi. Beklemeye daha sıcak baktım. Son zamanlarda okuduğum en iyiler arasında. Doğanın kaçınılmaz vahşiliği birinci planda. Okurken çok imrendim. Son sayfalarda oturduğum yerde hatta kudurdum, kadere lanet okudum. Helen Macdonald bilim tarihi ve felsefesi alanında akademisyen. Kuşlara ve Edebiyata özel ilgisi var.

fullsizeoutput_a8b7

Hazır sırası gelmişken 2015’te Everglades parkını gezerken gördüğümüz güzelliklerden ekleyeyim dedim. Bu kareyi Çekirdek kendi zumlu makinesiyle çektiği için hakkını yememek adına, yoksa bana mesaj üzerine mesaj atabilir, atmayabilir de… risk almayıp altına Qunegond yazıp sahiplenmedim. Bu bir Şahin olabilir. Üstteki sonradan uçarak geldi, dalda başka yer yokmuş gibi güm diye diğerinin üzerine kondu, tırnaklarını geçirdi. Derilerinin plastik kaplı olduğunu düşünüyorum. Yeni blog takipçileri için, yazmadığımdan pek olmuyor ama ben yine de açıklamalı bilgi sıkıştırayım; C.İ. ile evliyim, Çekirdek kız kardeşim, Kiki bizim kız. Gezmelere hep birlikte gidiyoruz. 2015’te Florida’yı gezdik. Burada anlatmaya bir türlü fırsat olmadığından, niye olmadı elbette o da mumama, Instagram takip etmeyenler bilmez. Bu seyahati aklıma Helen getirdi. Kitabı okudum, kendimden de şeyler buldum ya bir anda böyle bir samimiyet kurasım geldi. Zaten instagramdan da sıkı takibe aldım, gerçi orada kuş, doğa falan paylaşıyor.

Başım Goodreads ile belada. Her sene okuma Challenge’ına katılmak manyaklığında bulunuyorum. Bir iki iyi gidiyor, derken okuyup okuyup okuduklarım arasına eklemeye üşeniyorum, böylelikle hiç bir sene iddia ettiğim sayıyı tutturamamış görünüyorum. Tüm karizma çiziliyor. Bu kadar sağ sol kroşeyi Ego kaldırmıyor. Zaman zaman kendisine çok da acıyorum, iki arada bir derede kalıyor zavallı.  Bu sene yapmayacağım dedim, Ocak-Şubat-Mart direndim, Nisan’la birlikte yenildim. 60 kitap iddiasında bulundum. Aslında niyetim Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul kitabı üzerine düşündüklerimi yazmaktı. O da bu senenin en iyileri arasında. Bağlantıyı burada vereyim bari; İstanbul İstanbul,  çünkü iki yere birden yazmaya çok üşeniyorum.  Dolayısıyla bu gönderide bir evvelki cümlemden de anlaşılacağı üzere pek detay vermiyorum. Sönmez İstanbul’u yeraltından anlatmış ama yeraltı edebiyatı değil. Bilmece bildirmece bir kitap. Yanlış anlaşılmasın eğlenceli falan değil ha, okuduktan sonra sol üst cenaplarda bir garip sızı oluyor.

fullsizeoutput_a8b6

Aynı Everglades parkından bu sefer benim emektar iPhone 6 ile çektiğim bataklık manzarası ile gönderime son verirken, küçüklerimin gözlerinden büyüklerim ellerinden öper….

Sıkıldığım çok belli oldu sanırım. Kakaya bağlamadan bu işi burada kesmek akıllıca olacak. Instagram’a on bin takipçi yapıcam derken eksiltmeyeyim. İlerleyen günlerde anlatmaya değer bir şeyler bulursam yine anlatırım. Eski fotoğraflara bakmak hoşmuş.

SaveSave

SaveSave

Günümü güzelleştirenler: karga, apartman görevlisi ve Oscar Wilde

Etiketler

, , , , , , , , , ,

DSC_0090Version 2

Bizim bu yeni taşındığımız apartmanın görevlisinin klasikleşmiş bir şaka anlayışı var her şeyden kira istiyor. Daha genel bakınca havada hep bir para esprisi var. Örnek: arka bahçede herkesin park yeri var, misafire boş yerler var, hiç kimseye ait olmayan mekanlar bile var. Oldu da bir kaç kere misafir yerine park ettin diyelim, akşam çöp için geldiğinde hemen der; abla, C.İ abim yanlış yere park etmiş kira borcu oldu ona söyle. İkinci örnek: evi boşaltıyoruz, sadeleştiriyoruz diyelim ama eşyalar kullanılabilecek şeyler, diyelim bu sene kitaplarımın büyük bir kısmını elden çıkardım, kutuya koydum kapının önünde temiz temiz duruyorlar, akşam geldiğinde sorar abla bunlar gidici mi. Evet. Tamam ben alırım, çöp değil bunlar ama kira parasını isterim. Örnek üç: her ay aidat almaya katları dolaşır, önce parayı toplar, herkes verdikten sonra yönetici makbuzları keser, bizimki de çöp almaya çıktığında dağıtır. Önce çöp var mı diye sorar, mutfaktan getiririm, makbuzu uzatır, aidatı ister, verdim ya derim ya da duruma göre geçen akşam C.İ. verdi ya derim yo vermedi borcun var der, sırıtarak gider. Hiç şaşmaz. Bir seneyi geçti istisna olmadı

Biraz önce sokaktan geldim, aslen bizim buralar bir garip, başka bir konu ama araya sıkıştırayım. Kasaba, köyün büyüğü değil, et satılan yer, diye çıktım caddeye inen Tanzimat’tan geçiyorum soldan gitmem hep sağa geçerim. Neden? Çünkü solda, neredeyse kaldırımın üstünde sayılabilecek büyük bir ağaç vardır, tepesini kargalar kahvehaneye çevirmiştir, artık hangi oyunu oynarlar, damaları, satrançları var mıdır, konkene mi dönerler, pişpirik turnuvası mıdır bilemiyorum, gerçi merak etmiyor değilim yalnız kendileriyle iletişim biraz meşakkatli. Neyse olur da bilmeyen biri yolun solundan giderse, kadınlara ayrı bir düşkünlükleri vardır, içlerinden bir tanesi havalanır, seçilen kurbanın kafasına pike yaparak kanadını bam diye geçirir, besbelli enseye tokat atar gibi patlatır. Kişi çığlıklar içinde diğerleri dalda düşecek denli sarsılıp gülerek gaklayıp seyrederken bu laubaliliğe çıkmış olanı havada nidalar atarak bir iki döner, gövde gösterini uçuşunu tamamlar, dalına diğerlerinin yanına tüner. Bu seferki kurbanları orta yaşlı bir teyzeydi, başında şapka, bere yoktu, çığlık atmadı ama hayli söylendi. Yetmedi karşı kaldırımdan bakan bana el etti. Bir de bana anlattı. Zaten görmüşüm gülüyorum. Kadın bana anlatmaya başlayınca dışımdan devam edemedim, içimden güldüm. Eve dönene kadar güldüm. Şimdi de gülerek yazıyorum.

Dönüşte dış kapıdan girdim, giriş katındaki komşunun kapısı açık önünde bizim apartman görevlisi belli ki öğlen alışverişlerini getirmiş. Asansör sekizinci kattaymış, gelsin diye bekliyorum. Komşu, oğlum şu odaya bir bak dedi, bizim girişlerin yanında oturma, televizyon, dikiş, çalışma odası falan gibi olacak ufakımsı bir oda vardır, ardiye olarak da kullanılabilir. Bu kafayı uzattı baktı. Var mı oradan istediğin bir şey? Yok. Gerçi alırım ama kirasını verirsen esprisi de arkasından patladı. Yaa oğlum sıkılmadın mı sen bu şakayı yapmaktan, içimiz dışımız kira oldu. Teyzem, koca apartmansınız, bana doğru düzgün bir bakamıyorsunuz ben ne yapayım, bakabilseniz  kira  da istemem. Ya peki ben ne yapayım oğlum, dulum emekliyim iş yok, para yok, pul yok. Bundan cevap: Gel yanıma alayım o zaman seni diyorum onu da istemiyorsun.

Neyse işte, Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi kitabını okuyordum, evde çamaşır deterjanı bitmiş, yiyecek bir şey kalmamış deyip çıkmıştım, iyice keyiflendim geri döndüm. Bari bir alıntı yapayım:

‘[…] En sevdiğim müzik Wagner’in müziğidir. Öylesini gürültülü bir müzik ki, isterseniz hiç durmadan konuşabilirsiniz ve ne dediğinizi hiç kimse duymaz. O müziğin üstünlüklü yanı da budur, öyle değil mi Bay Gray?’

[…]

Dorian gülümsedi, başını iki yana salladı. ‘Ne yazık ki sizin gibi düşünmüyorum, Bayan Henry, Müzik dinlerken asla konuşmam, en azından iyi müzikse. Müzik kötüyse konuşarak o müziği bastırma göreviniz vardır.’

‘Ah işte Henry’nin görüşlerinden biri de bu, öyle değil mi Bay Gray? Ama iyi müzikten hoşlanmadığımı düşünmemelisiniz. Bayılırım ancak korkarım. Müzik beni öylesine romantikleştirir ki. Piyanistlere tapmışımdır, bazen aynı anda iki piyaniste birden. Onlarda ne var bilmiyorum. Belki de nedeni yabancı olmalarıdır. Hepsi de yabancı öyle değil mi? İngiltere’de doğmuş olanları bile bir süre sonra yabancı oluyorlar, öyle değil mi? Öylesine yetenekliler ve sanata öyle büyük bir hizmette bulunuyorlar ki. Sanata çokulusluluk niteliğini kazandırıyorlar, öyle değil mi? Benim hiçbir partime katılmadınız, değil mi Bay Gray? Katılmalısınız. Orkide alacak param olmaz ama yabancılara harcayacak parayı her zaman bulurum. Salonunuza renk katarlar. […]’

Yukarıdaki son konuşmanın ilk paragrafı, kitabın başında Dorian Gray, arkadaşı ressam Hallward’ın evinde portresi için poz verirken Lord Henry’nin yaptığı başka bir konuya gönderme yapar ama Gray bu göndermenin farkında değildir bile. O da şu:

‘Çünkü bir insanı etkilemek demek, o insana kendi ruhunu vermek demektir. Etkilenen kişi kendi doğal düşünceleriyle düşünemez ya da kendi doğal tutkularının ateşiyle yanamaz. Erdemleri kendisine gerçekmiş gibi gelmez. Günahları -günah diye bir şey varsa- ödünç günahlardır. Bir başkasının müziğinin yankısı haline, kendisi için yazılmamış bir rolü oynayan aktör haline gelir.’

[…]

Ayrıca tiyatro sahnesi dışında tiyatro oynanmasından da hoşlanmam.

Wilde sözlerini öyle güzel yerleştirmiş ki Gray’in tablosu gibi kendi de anlattığı hikayeyle gerçek bir sanat eseri yaratmış.

Foto kredit: Qune. Çok berbat biliyorum… adamın yüzü kaza eseri hem profil hem portre üst üste olunca gözüme sanat şaheseri gözüktü.

Mola, belki o arada strateji geliştiririm.

Etiketler

, , , , ,

DSC_0696

Bugün fena halde yazmayasım, Mısır’dan bahsetmeyesim var. O zaman burada ne arıyorum? Onu da bilmiyorum. Sabahtan Biorezonans’a gittim. Ara sıra gidiyorum, enerji depoluyorum, iyi geliyor. Çıkışta eve döndüm çok acıkmıştım, bir arkadaşımla buluşmadan önce 2 dilim tost ekmeğini toasterda kızartıp üzerine zeytin ezmesi sürüp yedim. Yetmedi İpek Hanım Çiftliğinden ısmarladığım Manna ekmeği vardı, bir değişik bir şey tadı hoşuma gidiyor, ondan bir kaç dilim kestim, evde dün yaptığım Brüksel lahanası, soğan ve büyük kırmızı dolma biberden oluşan sebze kavurma vardı, gerçi şu bloga piramit gününün tamamını anlatayım diye dalıp azıcık yakmıştım, neyse ki karamel severim, ekmeğe katık ettim, yedim. Karnım hemen davul gibi şişti, 1 bardak suya 3 damla kimyon yağı damlattım içtim. 3-5 gündür bunu yapıyorum. Mısır’dan bahsetmeyeceğim demiştim ama dayanamadım, oralarda bir aroma terapi dükkanına gittik çeşitli yağlar aldık. 4 tane parfüm esansı, 2 tane tedavi edici. Bu kimyon yağı kilo vermeye yardımcıymış, diğeri Water cress yağı ama üzerine Rocket Oil yazdılar aynı dediler, her ne kadar afalladıysam da pek ses etmedim, zaten etsem ne olacak, iletişim azıcık iteklemeli, zorlamalı, yorgun düşürüyor, bünyeye yaramıyor, ara sıra 1 bardağa 3 damla olarak onu da kullanıyorum. Saçlara iyi geliyor, dökülmeleri durduruyormuş. Neyse karnımın davuluna pek faydası olmadı. Gluten Ease adında börek pizza eritici enzimlerim vardı, bir arkadaşım Amerika’dan getirmişti, saolsun, çok yaşasın, onlardan bir adet aldım. Alelacele duşa girdim, nasıl iyi geldi ben bile şaştım. Böyle gün ortasında ıslanmak hiç adetim değildir. Sonra çıktım Mado’da buluştuk, o da şahane oldu. Özlemişim. Ayrıca eritici enzimim de görevini yapmış karnımı kabul edilebilir düzeye indirmişti. O gazla bir açık çay ile yanında bir börek tabağı söyledim, börek tabağında 5 uzun sigara böreği ile 2 paçanga vardı, üzerine 1 dilim Maraş su böreği eklettim, aslında 1 dilim kıymalı kol böreği de söylemiştim ama kıymalısı yokmuş, zaten bir türlü yakalayamam o böreği, en sevdiklerim arasında pudra şekerli kürt böreğinden sonra ikinci sırada yer alır. Üzerine bir çay daha içtim. Saat 17 gibi evdeydim, hemen bir şişe Perrier’e saldırdım, kesmedi sonra yine İpek Hanım Çiftliğinden denemek üzere ısmarladığım 60 ml kadar çeşitli çimlerin sıkılmış yeşil suyu vardı onu içtim, kendimi şahane enerjik hissediyorum. Bütün mutfağı topladım, tavuk haşladım, çabuk olsun diye düdüklüye koymuştum, bütün kemikler erimiş dağılmış, biraz zor ayıklanacak. Bakalım.

Şimdi canım çok kitap okumak istiyor. Çay suyu koydum. Hibiscus yaprağı içeceğim. Çay bittikten sonra yaprağı da çiğneyip yutuyorum, çok hoşuma gidiyor, umarım yeniyordur. Yukarıdaki fotoğrafı Sharm’a gittiğimizde otelin önündeki mercanlarda çektim. Nasıl güzeller, rengarenkler.

Screen Shot 2018-01-06 at 23.17.33

Bu iki resim de Kadın Kıral Hatchepsut’un büstü. Hikayesi çok etkiledi. Onun yönetiminde kırallıkta barış hüküm sürmüş, bütün komşularla iyi geçinmişler, ekonomik refaha ulaşmışlar. Fakat sonradan üvey oğlu başa geçince kadının adını bir çok yerden sildirtmiş üzerine kendininkini yazdırtmış. Hatta başka bir tapınakta gelmiş geçmiş krallar listesinde adının yer almasını bile engellemiş. Kıskançlığa bakar mısınız. İnsanoğlu hiç bir yerde değişmiyor sanırım, ha Osmanlı hanedanlığı ha Antik Mısır, ha günümüz. Hep aynı dalavereler.

Screen Shot 2018-01-06 at 23.18.06

Büyük Gün : Piramitleri Görmeye Gidiyoruz

Etiketler

, , , , , , , , ,

IMG_0133.jpg

Biletlerin hepsi bu kadar değil, arada kaybolanlar olmuş, biletsiz yaptığımız turlar da var ama 10 gün içinde gezeceğimiz tüm yerlerlerin asgari yaklaşık miktarı bu.

Fotoğraflarla ilgili ciddi sorunum var, ya hiç çekmiyorum ya da çekersem olayın farkına varmadan motora takmış gibi aynı yerleri en az 10-12 kere çekiyorum. Sabahtan beri ayır ayır bitiremedim. 12.000’e yakın kare var, kendiminkiler yetmezmiş gibi diğerlerininkileri de alıp bilgisayara kaydettim, sonra da işin içinden çıkamadım, sıkıldım, sonunda ilk elime gelenleri ayırdım, bugünkü yazıya iliştirdim.

Dün geceyi otelde buz kutusu odalara çıktığımızla bitirmiştim. Gerçi Çekirdek’le Kiki’nin odası sıcaktı, baştan belirteyim tüm yolculuk boyunca en soğuk odalar C.İ. ile benim şansıma düştü. Nil üzerinde seyrettiğimiz gemide bile bizi en soğuğu buldu. Daha oraya gelebilmeme çok var. Umarım bu sefer bu yolculuk hakkında ne biriktirdiysem dışarı çıkarıp yazıya geçirebilirim. Aklım çok karışık. Geldiğimden beri Mısır dışında bir şeye el atmadım, bulabildiğim her türlü bilgiyi, belgeseli seyrediyorum, eskiden kendimi bir şeyler biliyor sanırdım, şu an rezil hissediyorum. Raymond Carver’ın Kompartıman öyküsündeki, İtalya’dan çıktıktan sonra İtalya üzerine elindeki rehber kitabı okuyup hayıflanan kahramanı gibiyim.

İstanbul’dan gelirken tüm yağlarımla hareket ettiğimi söylemiştim, gece odaya girer girmez ilk işim duşa girmek oldu. Sonra odada yeterince su yokmuş, sadece iki şişeydi, oda servisinden istedik geldi, içip yattık. Ben şahsen fazla su içiyor olabilirim ama Mısır çok kuru bir ülke, 10 gün içinde cildimde, ciddi kuruluktan yaşlanma izleri baş gösterdi. Belirli bir yaştaki bakımsız bir Mısırlıyı alın aynı yaşta yine bakımsız bir İstanbullunun yanına koyun +10 yaş fark atmazsa ne olayım. Aroma terapilerin, çeşit çeşit özlü yağların ülkede çok revaçta olması boşuna değil. İnsan iliklerine kadar kuruyor.

20171224_075655

 

Sabah 7’de tur rehberi bizi lobide bekleyeceğini bildirdiği için kahvaltıya saat 6’da indik. Mısır güne erken başlıyor. Nasıl şaşırdım anlatamam. Ayrıca geceyi de geç bitiriyorlar. Bir gün evvel otele gelirken her yer ışıl ışıldı. Özellikle otelin çevresi alışveriş merkezi, uzun caddelerin, bir sırası safi ayakkabıcı karşı sıra safi giyim kuşam dükkanları yerleşmiş. Nasıl bu kadar düzenli olabilmişler aklım almadı. İnsanların hangi ana caddede ne dükkanı açabileceği ile ilgili yasalar olmalı diye düşündüm, tesadüf olamayacak kadar dikkat çekici bir düzen var. Belki ileriki günlerde fotoğraflarını çekmişimdir, şu an ancak adım adım ilerleyebiliyorum. Kahire’yi hakkını vererek hatta Mısır’ı hakkını vererek gezemediğimizi de söyleyeyim. En az 1 ay kalmak gerekirdi. Dünkü yazıdan sonra daldan dala atlamamaya karar vermiştim ama kafa yapısı itibariyle dağınıklığım bir türlü toparlanamadığından çok zorlanıyorum, elimden geleni yapacağım.

Bizim kaldığımız Hotel Steigenberger El Tahrir meydanına yani o meşhur Kahire Antik Mısır Müzesine çok yakın, yani Nil nehrinin diğer tarafında. Dolayısıyla sabah piramitlere giderken hızla köprünün üzerinden geçtik. Nehir muhteşem değil mi? Bu arada Mısır ile aramızda aslında saat farkı yok çünkü aynı boylamdayız, Antalya’nın hemen altı ama onlar Kış saati uygulamasına geçtikleri için bir saat fark oluşmuş gün sabahın körü olmasına rağmen erken aydınlanıyor.

20171224_084235

Her yer dışardan çekilmiş yüksek gerilim hatlarıyla dolu, çöp yığınları haddinden fazla. Hatta bazı yerlerde Oya Baydar’ın Çöplüğün Generali kitabını düşündürdü. Bütün şehir çöp yığınları üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. İşin garibi etrafta koku yok, çöp suyu yok, çorbayı sokağa döksen iki saniyede uçup buhar olur, kenarda köşede bir hayvan ölse leşi anında kuru et kategorisine girer. O derece. İki sene önce yılbaşında Florida’daydık temiz diye düşüneceğim Miami hava alanına indiğimiz anda bataklığın o çürümüş ölü hayvan ve bitki kokusu bulut halinde etrafımızı sarmış dönüş uçağına binene kadar da burnumuzun ucundan çekilmemişti. Tabii bir müddet sonra alışıp fark etmez olduk ama karşılaştırma yaparsam Kahire, görüntüsüne rağmen koku itibariyle daha temiz, hijyenik duruyor, sanki mikrop, bakteri üreyemezmiş gibi. Belki de bir anlamda doğrudur, mumyalama işini bir kenara bırakalım, gezdiğimiz bütün tapınaklarda, müzelerde, mezarlarda onca bakımsızlığa rağmen her şey o kadar iyi korunmuş ki, bozulanları da doğa değil insanoğlu bozmuş. Bu uzun parantezleri bir kenara bırakıp yola devam edeyim.

Sabah otelden ayrılırken bavulları alıp çıkmakla, orada bırakmak arasında tereddüt geçirdikten sonra rehberimiz araba nasıl olsa size ait alın içinizde kalmasın dediği için, iyi ki de demiş akşamki Luxor uçağına zor yetiştik, tam bir check-out yapıp minibüse bindik.

IMG_7843

İçeride durum bu. Hava oldukça serin, üzerimizde kazaklar, çantada kaz tüyü katlanınca neredeyse avuç içine sığan anoraklar trafiğe ve turist kalabalığına kalmadan ilk durağımız Dahshur’a koşarak giderken sarsılmadan fotoğraf çekme derdindeyiz. Cep telefonuna eklenen bu derinleştirip büyüten minicik objektifi yeni aldım. Akasya Avm’de ismini hatırlayamadığım bir japon market açılmış, bir sürü ıvır zıvır ve kozmetikle birlikte bu tür şeyler de var. İki çeşit objektif 29 tl. Apple’da iPhone 6’ya uygun olanı 259 tl’den başlıyordu. Bence iyi iş görüyor ama benden başka beğenen olmadı. Dahshur piramitleri Giza bölgesinden de uzak, Memphis’ten de, Sakkara bölgesinden de ileride.

20171224_085232

Şu demiryolu manzarası şahaneydi. Bakmaya doyamıyorum. C.İ. çekmiş ondan arakladım, altına ismimi yazdım.

20171224_094810

Manzara bu şekil, palmiye, yeşillikler ve bulutlar, arada çöp dağları var. Rehberimiz çöpleri çektirmedi. Hatta bir kaç tanesini bana sildirecek oldu. Gönülsüz bir şekilde sileyim derken bana neden çöpleri çektiğimi sordu. Bilmem dedim hoşuma gidiyor. Neden hoşuna gidiyor? Ahret soruları gibi başladı ama bir yandan da ilginç geldi, her yerde çöp çekerim ben dedim, bir tek buraya özgü değil, kendi ülkemde de, gezdiğim diğer yerlerde de, hatta tuvalet de çekerim. Neden diye sordu? Hayda bir yandan aldın başına belayı Qune diye düşünüyorum, bir yandan da sahi ya neden ben böyle çöp çekmeye, bırakın kendim çöp çekmeyi başkalarının çekilmiş çöp fotoğraflarına bakmayı çok severim, hele de rengarenklerse, bayılırım diye kendimi sorguluyorum. Mutlu ediyor, mutlu oluyorum diye cevap verdim. Rehbere yine yetmedi, tekrar sordu neden diye? İşte o zaman jeton düştü bende, çöpleri çekiyorum çünkü onlar hayatta olduğumuzun şüphe götürmez kanıtı deyiverdim, çöp olan yerde yaşam var demek anlamına geliyor, çöp olmazsa aslen ben de var olmam dedim, tabii bu arada ya sen bilmezsin ama ben aslen küçük, büyük tuvaletimi yaptıktan sonra her seferinde ne yaptığımı önce biraz seyreder sonra sifonu çekerim diye eklemedim. Karizmayı daha ilk günden aşırı çizdirmenin alemi yok gibilerinden, neyse ki cevabım ben daha fazla detaya girmeden rehber kızı tatmin etti. Hiç o yönden düşünmemiştim haklısın, çöp yoksa biz de yokuz demektir, ne güzel bir düşünce dedi sonra da silme fotoğraflarını kalsın diye ekledi. Ama biz en güzellerini bu konuşma sırasında geçmiştik bile, daha sonra Koptik Kahire’yi gezerken çöp dağlarına rastladım ama bu sefer de etrafı utandıracağımı düşündüğümden çekemedim. Bu da içimde kalan ukdelerden biri oldu.

Bu arada ek bilgi Kiki’den palmiyenin aslında ağaç olmadığını ama fazla semirmiş ot kategorisine girdiğini öğrendim. Ağaç kabul edilebilmek için mutlaka bir yan büyümeye yani dallara sahip olmak gerekliymiş. Bundan sonra her semirmiş palmiye otu gördüğümde bunu hatırlayıp gülümseyeceğim. İnsan çoluğundan çocuğundan da bir sürü şey öğrenebiliyormuş.

DSC_0299

Kahire Dahshur arası 70-75 km gibi bir şey. Yaklaştıkça ilk piramitler baş göstermeye başladı, bizde iyice heyecanlandık. Bu uzakta görülenin yanına gitmeyeceğimizi acilen öğrendik.

DSC_0300

Bu ise Dahshur’un eğri piramidi. Bent pyramid diye de tabir ediliyor. Mısır’ın tarihi çok eskilerde başlamış. En eski yerleşimlerden sayılmaz. Bizim Konya’nın Çatalhöyük yöresi MÖ 7000’lerden. Sonra daha eski Göbekli Tepe var. Mısır’daysa MÖ 5000 civarlarında Nil kıyısında, çölün etrafında yerleşen bir çok kabile olmuş. Bunları kabaca yukarı Mısır ve Aşağı Mısır diye ikiye ayırmışlar. Yukarı Mısır düşündüğümüz gibi Nil deltasının bulunduğu Akdeniz tarafı değil haritanın altında yer alan çöl tarafı. Neden derseniz Nil nehrinin kaynağına istinaden isimlendirilmişler. İlk doğduğu yerin Ruanda mı, Burundi mi olduğu hala  tartışmalı olsa da, 11 ülkeden geçen dünyanın ikinci en uzun ırmağı. En fazla Sudan ile Mısır’ı beslediği söyleniyor.

Screen Shot 2018-01-09 at 18.48.23Şu anda biz Dahshur’a doğru giderken Kuzeydeki Aşağı Mısır’dayız.  MÖ 4000 yılları gibi, güneyde simgesi akbaba olan Beyaz Taç kırallığı ile kuzeyde simgesi kobra olan Kırmızı Taç kırallıkları baş göstermiş. MÖ 3500’ler gibi Akrep Kral lakabıyla bilinen Ka isimli Kırmızı Taç kıralının halefi olduğu düşünülen Kral Narmer’in her iki kırallığı birleştirerek Mısır topraklarını büyütmesi üzerine Birinci Mısır Hanedanlığı da başlamış. Daha sonra bu iki eski kırallığın ileride tekrar birleşmek üzere geçici olarak ayrıldığı 3 ara dönemi de içine alan ve MS 641’lerde Arapların Mısır’ı ele geçirmesiyle sonlanacak uzun bir Hanedanlıklar silsilesi takip ediyor. 30 kadar olduğu ama son zamanlarda üzerine eklenip 35’lere kadar çıkartıldığı söz konusu. Bu kadarı bile benim kafamı karıştırmaya yetti. Sonuçta Antik Mısır uygarlığının, en az 4000 yıldan fazla bir süre kesintiye uğramadan devam etmesi, bu uygarlıktan kalanların neredeyse tamamının çok iyi korunmuş olması, sahip oldukları bütün bilgeliklerin çoğunun çeşitli tapınakların duvarlarına kaydedilmesi sayesinde dünyadaki tek eski ve önemli uygarlık olması şaşırtıcı gelmedi. Tabii bir de, gelmiş geçmiş bütün papirüs rulolarını sakladıkları İskenderiye kütüphanesine sahiplermiş ama akıbetini hepimiz biliyor ve hala yasını tutuyoruz. Ama bu yası inanın o tapınakları gezerken, yapılanların devasalığını yakından gözlemlerken, çözülen bazı hiyeroglifler sayesinde dönemin ilmi, bilimi hakkında rehberden bilgi alırken iyice derinden hissettim, kaybı sanki bire bir yaşadım. Mesela o kütüphane yanmasaydı bugüne bugün bu piramitleri nasıl yaptıklarını, o obeliskleri, heykelleri ellerindeki sınırlı sayıda ilkel alet ve taşla nasıl da öylesine simetrik şekillendirdiklerini biliyor olur, uzaylıların varlığına inanacak raddelere düşmezdik. Ya da tam tersi olurdu. Bilemedim. Uzaylıların günlüklerini bulurduk.

Taçlar konusu bana ilginç geldi. Henüz öğrenmedik ama ileriki günlerde ikinci rehberimizin tapınakların üzerindeki resimlerden yorumlayarak gösterip anlattığı gibi karşımıza çoğunlukla iki taçlı başlıklar çıkacak.

DSC_0353

Egik Piramit ile daha düzgünü Kırmızı Piramit 4. Hanedanlığın Kralı Snefru’nun marifeti. Daha önceleri Eski Kırallık adı taşıyan dönemin başlarında Kral Zoser’in emriyle zamanın mühendisi Imhotep basamaklı piramit olan Sakkara piramidini yaptırmış. Fakat o basamaklı olduğundan ilk gerçek piramit bu Dahshur’dakiler sayılıyor. Basamaklı bir sonraki durağımız. Bu arada bilmeyen olur mu bilemedim ama yine de yazayım dedim, piramitler aslında kıralların mezarları. İçlerinde gömü odaları ve geleneklere uygun başka odalar var. Birazdan bizim de gireceğimiz gibi daracık dehlizlerden inerek bu odalara varılıyor. Her piramitin bir yer üstünde ve bir de yer altında kalan kısmı var. Ölünün bulunduğu yer genelde yerin altında kalan kısım. Bu kuralın dışına çıkan bir tek piramit var o da Giza’daki dünyanın yedi harikasından biri.

DSC_0356

Gezdiğimiz gün hava çok rüzgarlıydı. Zaman zaman kum fırtınaları bile oldu. Bir güzel tarafı ışık sürekli değiştiğinden piramitlerin görüntüleri de sihirli gibi her an değişti. Bütün gün aynı yerde oturup aynı pozu da çeksek hepsi farklı çıkardı.

DSC_0354

Bu yukarıdaki Kırmızı Piramit, diğer eğri olanının içine girilmiyormuş. Rehber aslında aşağı inen merdivenlerin çok dar olduğunu, içeride oksijenin yetersiz kaldığını, eğer nefes vs ya da akciğer gibi sorunlarımız varsa tavsiye etmediğini söyleyerek iyice korkuttu. İdmanlı olmak gerekir, oksijen eksikliği 5 katı yorar falan dedi. İkinci gideceğimiz yerde bir başka piramit daha var onun içi daha kolay diye ekledi ama kandıramadı. Gerçi az biraz telaş yapmadık değil ama yukarı çıktığımızda piramitin içinden çıkan Amerika’lı bir çifte sorduk, evet biraz havasız ama aşırı bir zorluğu yok cevabını alınca hiç sektirmeden içeri daldık. İçeri girmek için ayrıca bilet almak gerekiyor. Bizimkini rehber daha önceden almış olduğu için elimizde vardı ama işin içinde oraya kadar çıkıp sonra bilet almaya geri dönmek de var, o yüzden kendi başına gidenler aman unutmasınlar. Rehberin eklediği bir başka bilgi de Kral Sneffru’nun önce eğri piramidi yaptırdığı beğenmeyip ikincisinde hataları düzelttiği oldu. Yani geometriyi tutturmanın yollarını bu ikinciyle keşfetmiş.

DSC_0303

DSC_0319

Kapı girişinde biletlere bakan görevli. Sonradan geri çıkarken elimdeki telefonu isteyip ver fotoğrafını çekeyim dedi. Çok da güzel çekti. Adet icabı böyle durumlarda bahşiş bırakılırmış, yanımızda tek kuruş para yoktu sadece kuru teşekkür edebildim. Bu bahşiş işi çok önemli. Bir çok kişiye veriliyor. Hatta bir çok kişi istiyor, ver emi lazım diye de sempatik bir şekilde ekliyor, yani anlamadım tabii de tercümesi böyle uygunmuş geldi, öylesine sempatikler. Biz bu adeti başımıza gelince öğrendik, bence yapılacak en iyi iş geziye başlamadan önce ilk gün bir bankaya uğramak ve 100 dolar karşılığında bir kaç banknot bozuk para alıp zulaya atmak olurmuş, düşünemedik, kimse de söylemedi, uyarmadı. Ama ben buraya yazıyorum. Bir daha gidersem böyle yapacağım.

DSCN4886

Merdivenlerin eğimi çok dik. Gerçi rehberin anlattığına göre tepeden dik açıyla inilen bir başka piramit de mevcutmuş. O inilen dedi ama eğer tam tepeden asansör misali dik açıyla içeri giriliyorsa düşülen dese daha doğru kelime kullanmış olurdu sanki. Toplamdaysa 120-140 arası hatta bir ara 180 lafı da duydum sanki, piramit olduğu düşünülüyormuş. Ama kumlar her şeyi örtmüş o derece örtmüş ki bence biraz daha kazılabilse kim bilir neler çıkar oralardan. Kazılar şu an ödenek yetersizliğinden durdurulmuş. Çok üzüldüm. Gerçi bizim ülkemizde de durum farklı değil ama Mısır, yine de bugüne kadar gördüğüm yıkıntı uygarlıklar arasında birinci sıraya yerleşti.

Aşağı inerken arka arka ya da yan yan inmekte fayda var yoksa insanın beli kopuyor. Hele bir de boy uzunsa düşünemiyorum bile. Evet içeride oksijen az ama dayanılmayacak kadar değil. Ayrıca içerisi sıcak, şu an yerin kat kat altındayız.

DSCN4894

Burada ilk uzun iniş bitiyor. Sonra sahanlık gibi bir yere geçiyoruz ardından başka bir yerlere tırmanıp başka bir odaya yani Sarkofajın, sandukanın, tabutun artık ne deniyorsa unuttum, durduğu odaya geçiliyor.

IMG_7822

Burası odaların tavanı.

DSC_0324

Bu da diğer odaya geçiş merdiveni.

DSC_0326

Ara bölge.

IMG_7830

Sarkofajın olduğu odada bir yıkıntı, nedir ne değildir anlamadım. Bu arada Kırmızı Piramit ismi içerideki kırmızı renkte yazılmış bir yazıya istinaden konmuş fakat biz bu yazıyı göremedik, hatta ben piramidin isminin dış renginden dolayı, toprak nedeniyle hafif kırmızıya çaldığı için konduğunu düşünmüştüm ama yanlışmış.

20171224_092210

Arkamdaki o minicik delikten işte o deminki yıkıntıların olduğu odaya geçiliyordu. Ya da artık neresi neresiydi karıştırdım, tüm fotoğraflar Kırmızı Piramide ait en kesin bilgi  bu.

DSC_0322

Çıkışa başladık. Çık çık bitmedi. Bacaklar et kesti. Üç, dört gün boyunca oturup kalkmakta, merdiven inip çıkmakta acı çektik, baston yutmuş gibi bütün bedenle hareket ettik, koşmak ya da hızlı yürümek ise tek kelimeyle imkansızdı. Ama indiğimize değdi.

IMG_7833

İnstagram’a da koymuştum, yukarıdaki görevlinin elimden telefonu alıp oksijenle buluştuğum anı sabitlemesi. Bahşiş veremediğime cidden üzüldüm.

Çıktığımızda rehber diğer mekanlara gitmek üzere otoparkta şöförle birlikte bizi bekliyordu. Performansımızdan dolayı hepimizi kutladıktan sonra birer şişe su dağıttı ki çok hora geçti ardından acilen hareket ettik. Bütün günü tek bir gönderiye sığdırmak niyetindeydim maalesef zaman yetmedi, halim kalmadı. Arkası yarın diyerek burada bitiriyorum. Karnım da acıktı. Umarım yazmaya, fotoğraf seçmeye ısındıkça elimi daha hızlı tutarım.

SaveSave

Mısır Macerasına Uzun Başlangıç

IMG_7488

23 Aralık’ta Mısır’a gittik. 2 Ocak’ta döndük. Önceleri yılbaşı için Bali’ye gitmek gibi bir fikir vardı. Çekirdek oranın Club Med’inden indirimli fiyat almış. Kara kara düşündük: Şahane olur, peki uzak değil mi?, Uzun gideriz, peki Club Med’de kalmak lüzumsuz olmaz mı?, vs.. derken teklifin fiyatları arttı. Yine düşünmeye başladık: artış oldu ama yine de uygun, eh şahane öyleyse gidelim, uzak değil mi?, ne konuşmuştuk?, bir şey konuşmamıştık, peki oralara kadar gidip tatil köyüne tıkılmak lüzumsuz olmaz mı, ne demiştik, bir şey dememiştik… Biz bu şekil biraz daha kara kara düşünürken fiyatlar bir kere daha arttı, sonra bir kere daha arttı derken Kiki’den ültimatom geldi, ben artık uzaklara gitmek istemiyorum, yakın olsun, hem öyle uzun tatil alamam, 3 Ocak’ta sınavım var. Bali dosyası bu şekilde şimdilik rafa kalktı. Ardından İspanya dedik, Portekiz dedik, hem soğuk olabileceğinden, hem krismas, yılbaşı dönemidir müze vs gibi kültür sanat mekanlarının tatil olabileceğini falan varsaydığımızdan vazgeçtik. Fikir kimden çıktı hatırlamıyorum, kesinlikle ben değilimdir, birileri Mısır dedi, hepimiz üstüne atladık. Senelerce Antik Mısır denince gözlerimiz yuvalarından dışarı fırlamış, Indiana Jones, Mumya, Mısır Prensi, çeşitli Kleopatra’lar, Akrep Kıral, National Treasure filmlerini ağzımız açık seyretmiş, Christian Jacq’ın 5 ciltte anlattığı 2. Ramses’i yutarak okumuştuk. Ya da en azından ben kendi hesabıma böyle yapmıştım. Hemen o an biletleri rezerve ettik. Bir kaç gün içinde de kesinleştirdik, cebe koyduk, oley gidiyoruz dedik.

Asıl panik bundan sonra başladı, önce bir arkadaşıma söyledim, yılbaşında Mısır’a gidiyorum. Soğukkanlılıkla cevap verdi. Mısır Türklere vize vermiyor, şu an kimse gidemiyor. Nasıl olur? Neden? Haberin yok mu? Yoo, ne oldu ki? Ayol sağır sultan duydu, hükümetlerin arası bozuldu, siz Mısır’ı unutun. Nasıl unutalım, dört kişilik bilet almışız. Hemen eve döndüm, tayfaya haber uçurdum ve araştırmaya başladık. İnternette Mısır vizesi üzerine bir ton olumsuz edebiyat var, hiç birinden bahsetmiyorum gugıllamak yeterli, karşılığında bir tane olumlu yorum yok. Kalbimin küt küt atmasına rağmen Mısır Konsolosluğu’nu bulup bilgi almaya çalıştım. Pek ulaşamadım desem yalan olmaz. Sonunda C.İ. bir yerlerden bir form buldu, doldurduk, sonra başka yerlerden Bebek’teki Mısır Konsolosluğu’nun vize kabul saatlerini buldu; 5 gün sadece öğleye kadar, sabah biraz geç açılıyor, 10:00-12:00 arası, 9:30 gibi turcular vize kuyruğunu başlatıyor, işin en iyi kısmıysa aileden bir kişinin gitmesi yetiyor. Bir hafta kadar öteledikten sonra, ee ne olsa bugüne bugün değme prokrastinasyon uzmanıyım, bir cuma sabahı kalktım gittim, saat 7:00’de Bebek’teydim. Zaman geçmek bilmedi. Yukarıdaki bebek koyu fotoğrafını çektim. Çok şahane değil ama blogda panoramik nasıl duruyor merak ettim, elimde böyle bir çokları var da… instagram’a koyamıyorum, iyice minüskül oluyorlar. Burada yer daha bol diye şey etmiştim, kısmetse diğerlerini de sergilerim. Ayrıca bebek koyu göl gibi gözüktüğünden boğazın en hoşuma giden yerlerinden biri… Bebek Otelin barıysa benim için tüm zamanların en nadide mekanı.

Her şeye rağmen zaman geçmez oldu. Bebek kahvenin oralarda dolandım, heyecandan oturamadım. Kuruntulara gelince, ya internetteki bilgiler yanlışsa, ya önce açılırsa, ya izdiham olursa vs… Konsolosluğun önünde hiç bir ibare yoktu, giriş şuradandır, şu saatte açılır vs, bir yazsa… Yukarıdaki bilgilere sahibim ama yazdığım gibi doğruluğundan emin değilim, o yüzden biraz telaş var.  En başlıca korkum tur şirketleri önüme geçerlerse yanarım şeklinde. Kuyrukta tek kişi görünmekle birlikte her birinin dosyasının altından en az 20 pasaport çıkar, zaten 2 saat süremiz var, hangi birimize yetecek gibisinden vesveseler… Kendime göre işte buradan içeri alırlar diye saptadığım bahçe kapısının önünden ayrılamadım, gel zaman git zaman önümden Kadir İnanır bile geçti, konsolosluk binasında kene kıpırdamadı. Tek başınayım. Aldı mı beni bir korku daha. Ya gerçekten kimseye vize verilmiyorsa, ya ben boşuna bekliyorsam… derken konsolosluk binasının bitiminden denize uzanan çıkmaz sokakçığa CC çıkartmalı, yeşil plakalı bir araba girdi, biraz öteme park etti. İçindeki konsolosluk görevlisi bir müddet sonra dışarı çıktı. Bahçenin, ferforjeli de denebilir demir kapısından zile basıp içeri girdi. Biraz moralim yükseldi. Sonra bir ikincisi, üçüncüsü derken, vizecilerden de bir kaç kişi gelip benim yarım metre ötemde kuyruk yapmaya başladı, tabii hemen vizecilerin kapısının beklediğim büyük kapının olduğu yerde değil biraz geride, caddeye doğru karmaşık labirentimsi-kulübemsi şeylerin arasında daracık tek kişilik yine demirden bir giriş olduğunu anlayıp hali hazırda bekleyenlerin önlerine kadar yürüyüp durdum, birinci benim, sizden önce geldim, büyük kapıdan bahçeyi seyrediyordum, yoksa girişin burada olduğunu biliyorum hesabına.

IMG_7489

Kadir İnanır’ın fotosunu da çaktırmadan çekeceğim diye zoom yapamamıştım, şimdi yaptım devasa bir şey oldu, küçültmeyi de beceremedim, neyse günün önemine istinaden olsun. Şans getirmedi değil, harikulade bir seyahat yaptık.

Kuyruğu oluşturmaya başlayanlara yaklaşınca turcu olduklarını öğrendim, gerçekten de hiç sektirmeden açılış saatinden yarım saat önce geliyorlarmış, sonra tek tük başvurular geldi, sohbet koyulaştı, vizelerin en az 1 ay sonra çıktığını onun da belli olmadığını falan söylediler, hatta bir tanesi bir müşteri için 2 aydır beklediğini belirtti, gerilim biraz daha yükseldi, üstelik pasaportları alıkoyduklarını da ekledi, gerçi bir yere gideceğim yok ama n’olmaz n’olmaz, arkadan iki kişi ya bizim bir hafta içinde gitmemiz lazım diye ağlandı, aşçılarmış, sharm-el sheik’e çalışmaya gidiyorlarmış, biri daha önce epey bir gitmiş, arkadaşı ilk defa gidecekmiş, kocaelinden geliyorlarmış, bir gece önce gelip sabahın köründe damlamışlar, ben de buradaydım sizi görmedim dedim, şuracıkta çay içiyorduk dediler, turcular yine araya girdi siz yandınız pek alamazsınız vize gibisinden, ardından bir sessizlik oldu, sonradan öğrendim tüm bunlar yanlış bilgiymiş, çünkü Çekirdek sürekli seyahat ettiğinden vize alabileceğinin onayı gelene pasaportunu konsolosluğa bırakmadı, başvuruyu Belgrad’dan yapmıştı ama bizde de kuralların değişik olacağını sanmıyorum, neyse turcular bu arada benim formlara bakmaya başladılar, siz 45’i geçmişsiniz boşuna bekliyorsunuz evraklarınızı almazlar demez mi bir tanesi. Nasıl yani? Eh, size vize yok. Ya giremezsek? Kapıda sorun olmaz. Boşuna beklemeyin. Bir kaç dakika yüzüne bakıp durdum adamın, konuşamadım. O ara beynimden geçenler şöyleydi: birinciliği ele geçirmek için söylüyor beni yoldan çıkartacak yerimi kapacak, ben de vizesiz kalacağım, evrakları bugün veremezsem pazartesiye bir aydan kısa zaman kalmış oluyor, risk, tehlike, çanlar, imdat, uçak biletleri, tekrar imdat, ben en iyisi mi bekleyeyim zaten az kalmış, almazlarsa almasınlar en azından yüzüme söylesinler diye içimden geçirerekten, ben yine de bekleyeyim cevabını verdim. Saat geldi hep birlikte içeri girdik. Bankoya bir adam geldi, yerleşti, sonra bana baktı, evrakları, fotoları ve pasaportları uzattım, ha bu arada pasaport parası tl ve tam para götürmek gerekiyormuş, benimki tam para değildi ayrıca tl de değildi neyse ki gerek kalmadı, turcuların bu bilgisi doğru çıktı. Siz siz olun eğer Mısır’a gidecekseniz konsolosluğa varmadan önce bir telefon açıp tüm bu bilgileri öğrenmekte fayda var, sabahın köründe ararsanız hemen cevap veriyorlar, nereden biliyorum, biraz önce ilk personel arabası henüz gelmemişken, boğaz kenarında ayazda ayakta beklerken telefon edip konsolosluğun tatil falan olmadığını ama başvuruların gerçekten saat 10:00’da başladığını öğrenmiştim. Kısaca içeri girmemle dışarı çıkmam bir oldu. Önümde bir sürü zaman, oturup çay içmek, Etiler’e çıkıp sinemaya gitmek ya da bir an evvel Kadıköy’e geçip orada sinemaya gitmek arasında kararsız kalıp bir oraya bir buraya sürüklenirken tam karşıdan karşıya geçecektim ki arkamdan seslenildiğini duydum, sonra ayak sesleri, kargaşa… abla, abla seni yakalayamayacağız diye çok korktuk. Döndüm baktım kuyrukta sohbet ettiğimiz iki aşçı. Yakaladılar. Sana çay ısmarlayalım bize şu formları doldur, bizi geri yolladılar, olmamış, eksik evrak varmış. Hem zaten sabah çayını da içememişsin. Nitekim, oradaki çay bahçesine çömdük, çaylar geldi, o arada bir tanesi pasaportların fotokopilerini çektirmeye gitti, onu da yaptırmamışlar, oturduk doldurduk, dilekçelerini yazdık, çünkü ziyaret sebebini belirten dilekçe gerekiyor. O da eksikti. İşleri halloldu. Bin  bir türlü teşekkür edip, aceleylen tekrar konsolosluğa koştular. Umarım vizeyi almışlardır, belki de o ikiliyle aynı anda Sharm’daydık ama bizim kaldığımız otel farklıydı. Bu arada Türk aşçılarına ihtiyaç varmış, özellikle hamur işi yapmayı bilen yokmuş. Kaldığımız her mekanda aşçılara baktım, pek Türk göremedim ama hamurundan, balığına, deniz mahsülüne, etine, tavuğuna, salatasına, baklagillerine, tatlısına çok lezzetli şeyler yedik.

20171223_182318

Sonuçta yukarıda, fotodaki ekibin diğer üyelerinin vizeleri birer birer halloldu. Sadece 17-45 yaş arası vize alma zorunluluğu olan grup. Bu asıl bilgi biraz geç geldi ama olsun… Bu arada bizim korkular, tedirginlikler girişi garantilemekle bitmedi. Hareket tarihimizden bir hafta önce Sina yarım adasının oralarda silahlı saldırı oldu. Gerçi ona gelene kadar yılbaşında Mısır’a gidiyoruz dediklerimizin neredeyse tamamı ürkütücü şeyler söyledikten sonra emin misiniz diye sordu, az bir kısmı da doğrudan şu ara oraya gitmenin zamanı değil diyerek kestirip attı,  hatta siz Sharm’a giderken Sina üzerinde uçağı düşürürler gibi anlamsız laf edenler bile oldu, anlaşılan bir çok olumsuz yanıtla karşılaştık. Yılmadık. Vazgeçmedik, 23 Aralık akşamı Atatürk Hava Limanında Kiki ve Çekirdek ile buluştuk. Boardingden hemen önce kapının önünde oturuyoruz. Rötar yok. Yolculuk iki saatten az. İlk defa uçakta verilecek yemeği heyecanla beklemiyoruz, garantiye almak için çok erken yola çıktığımızdan havaalanında ne bulduysak yedik, içtik, burger lab’in ekmeksiz burger ile roka salatası şahaneydi. O ara alışveriş bile yaptım. Şu içine paranı, kartını koyabildiğin metal suya dayanıklı, kartların manyetiğinin bozulmasını engelleyen avuç içi cüzdanlar var ya birilerinde görüp duruyordum, işte ondan aldım. Büyük rahatlık oldu. Geçtiğimiz pazar günü elime kolumu sallaya sallaya yürüyüşe çıktım. Yukarıda fotoğrafta saçlarım yağdan pırıl pırıl. Bir gün evvel kuaföre gitmiş olduğum için yıkamadım, yıkamadığım gibi boyadan çıkıp eve gelir gelmez diplerine karışık yağlarımdan (hindistan cevizi, biberiye, peppermint, havuç tohumu) sürdüm, böyle bir kaç gün bekleyince sanki boyanın canlılığı daha uzun kalıyormuş, teller daha az kuruyup çatallanıyormuş geliyor. Tamamen tembellik de olabilir emin değilim. Saçlarımı kurutmamak adına giderek daha az yıkar oldum da… Bazen şampuan da kullanmıyorum, yerine yanardağ kiliyle (kahverengi olan) shikakai tozu karışımı bir şey sürüp bekliyor sonra çalkalıyorum.

DSC_0278

Kahire hava alanına indik, bina tam karşımızda ama biz yine de otobüse doluştuk ve iki adım öteye kadar o şekil gittik. Geçen sene Madagaskar’da inip doğrudan yürümüştük. Bu anlattığım olay Luxor hava alanına inişimiz de olabilir sanki. Bir an yersiz bilgi gibi göründü gözüme. Hatta Kahire hava alanındaki mesafe Madagaskar’dakinden daha da kısa. Bu yorum da Luxor ya da Aswan içinmiş gibi duruyor. Çünkü Kahire hava alanı çok büyük. Biz Terminal 3’e inmişiz. Bu bilginin önemi sonradan gelecek, henüz haberimiz yok. Hava ılık. Çok sevindik, çünkü tüm kalınları, paltoları evde bırakıp geldik. Geceleri her ne kadar 9 derece gösteriyorsa da gündüzleri 24-26 arası değiştiğinden yanımıza ciddi yazlık gardrop aldık. Hata olduğunu ileriki günlerde hatta hemen yarın öğreneceğiz. Spoiler.

DSC_0284

Mısır’la ilgili karşımıza çıkan ilk reklam, ilk pano. Mısır’ı seçmek akıllıca olmuş, CIB bankasını ise dahice gibi bir şey. Tamam tatil için seçtik ama kalıcı değiliz. Üç beş kuruş para bozdursak, bir atm bulup nakit çeksek, internet kartı alsak ne iyi olur düşüncesindeyiz. Yine de aklım biraz sonra geleceğimiz kapıdan giriş vizesini nasıl halledeceğimizde.

DSC_0290

Kiki ile kafasında şapkalarım olan Çekirdek önde biz geride karşımızda bekleyen kalabalığa doğru hafiften ürkütücü olsa da neredeyse koşuyoruz. Birazdan anlayacağız ki öyle Madagaskar’daki gibi tek seçenek yok, orada da vizeyi kapıdan almıştık ama, devletin kendi oradaydı. Pankartlardan anlaşılacağı üzere vizesizleri kapmak adına bir çok kişi bekliyor. Biz onları yarıp geçtik. Önümüze cam vitrinlerinin üzerinde change oranları yazan banka gişeleri çıktı. Bir çok kişi kuyruk oluşturdu, biz önce aval aval baktık, polis kontrolü gibi bir şey aradık, bulamadık, görünürde yok, çevreye biraz daha bakındık, kuyruklar uzamaya başladı, en sonunda C.İ. ile benim de bu gişelerden birinin önüne durmamız gerektiğini anladık. Tam net hatırlamıyorum, zaten iyice akşam olmuş, uyku gelmiş, havaalanlarının ve uçağın gürültüsünden kulaklar patlamış, bir yerlerde bir formlar doldurduk, paralar verdik, euro kabul ediyorlar, daha doğrusu önce kişi başı 25 dolar dedi gişeci, euro diye sordum, 25 euro dedi, orada biraz tereddüt geçirdim, ikisinin arasında dağlar kadar fark var, nasıl aynı fiyat olur diye düşünürken adam elimdeki 50 euroyu kaptı, iki kişilik diye ekledim, ardından pasaportları uzattık, bir de baktım ki bize para üstü uzatıyor, dolar farkı, sonra vize pulunu yapıştırdı pasaportları geri verdi, sonra başka bir yerlerde giriş tamponu basıldı, içeriye biraz kargaşayla karışık olsa da huzurla adım atmış olduk.

DSC_0288

Sonra karşımıza işte bu minik yılbaşı ağacı çıktı.

20171223_220729

Burası da bavulları almadan,  gümrük kapısından geçmeden önceki manzara. Rengarek kadınlara bayıldım. Bavulları beklerken kenarda Orange yazılı bir banko vardı, önünde bir kişi duruyordu, gidip arkasına dikildim. İyi ki de dikilmişim, internet fiyatları gayet uygundu. Yaklaşık 12-15 dolar gibi bir ücrete 8 GB’lık internet numarası aldık, sırasıyla, yalnız bu işi halledecekseniz bavullara gitmeden önce yapınız, çıktığınız kapının hemen sağında bankoları var, işlemler çok uzun, geçe kalmayın, bir türlü havaalanından çıkamayabilirsiniz. Yabancı dil bilgisi sıfıra yakın, anlaşmak oldukça meşakkatli, Mısır’a gitmeyi düşünüyorsanız, işaret ve beden dilinde uzmanlaşmanızı öneriyorum. Orange Fox şahaneydi. Keşke 3-5 kuruş daha fazla verip bir kaç kontür de telefon hakkı alsaymışız arada aramak için lazım oldu, bir şekilde idare ettik ama cimrilik yapmasaymışım iyi olurmuş.

 

İnternet paketi şu şekil, görüldüğü gibi Arapçadan başka bir açıklama yok. Ama şuradaki bağlantıda, Orange, daha fazla bilgi var, belki lazım olur, bizim aldığımız paketleri sitenin dükkanında bulamadım, belki havaalanına özel paketlerdendir. Dördümüze birden internet kartı alana kadar, neyse ki bir pasaporta iki numara alınabiliyor, yoksa ilgili satıcının her birini ayrı ayrı kayıt etmesi, fotokopi çekmesi gerektiğinden otele varmamız gece yarısını bulurdu, o arada bavullar geldi, Çekirdek atm buldu para işini halletti, bavullar Kiki ile C.İ.’nin sorumluluğundaydı. 4 kişi olunca işleri paylaşıp erkenden gümrüğü de geçerek can sıkıcı mekanları terkettik. Hemen karşımıza bir taksi bankosu ve binlerce çığlık çığlığa taksi öneren adam çıktı. O bankodan biriyle sıkı pazarlık sonucu bizi El Tahrir meydanındaki Hotel Steigenberger’e götürmesi için 200 mısır pounduna anlaştık, lisan yüzünden iletişim pek iyi olmasa da rakamları ve paraları iyi bilir halleri vardı. Anlaştığımız kişi bavulları aldı birlikte terminalden dışarı çıktık, epey bir yürüdükten sonra otoparkta bekleyen arabalardan birine yanaştı, şöförle konuştu, bavulları bagaja koydular, biz içeri yerleştik, kapıları kapattılar, yola çıktık. Yolculuk gayet iyiydi, araba korkunç eskiydi, şöför inanılmaz derecede kötü ve kurallara uymaz kullanıyordu, Kiki’nin yüreği ağzına geldi. Hızlı ve bir öndeki arabanın dibine girmenin ötesinde Kahire’de kimse şeridinin içinde gitmiyor, en revaçta olanı şeridi ortalayarak üzerinde gitmek. Hadi diyeceğiz bunlar böyle gitmeye alışkın bir şey olmaz ama görünen köy kılavuz istemez trafikte bir tane bile çarpılmamış araba yok. Her birinin ya çamurluğu, ya kapısı, ya başka bir yeri yamulmuş, göçmüş, darbe, çizik almış. Şöför inanılmaz neşeli, bize sorular soruyor, biz soruları anlamıyoruz, o cevapları anlamıyor ama yine de iletişim tam gaz devam ediyor. Nereden geliyorsunuz, bu ilk soruydu. Türküz deyince, yavaş yavaş Hasan Şaş, dedi ve kahkahayı patlattı. 10 gün boyunca bu tekerlemeyi en az 15-20 defa daha dinledik, dahası neredeyse her tanıştığımız Mısırlı’nın ağzında aynı cümle var. Bizim ülkeye mi özel yoksa her ülke için ayrı bir espri mi patlatıyorlar orasını pek anlamadım. Şöför ardından sohbeti tamamen C.İ.’ye çevirdi, biz de arkada birbirimize tutunarak fazla sarsılmamaya çalıştık. C.İ.’nin yaptığı abuk esprilere çok güldü hatta bir ara krize girdi, you are so jokie bile dedi. Yaklaşık yarım saat içinde bizi otele bıraktı, bavulları indirdi, el sıkıştı, iş paraya gelince 200 poundu beğenmedi, 20 dolar istedi, dolar yok deyince 350 pound dedi. Biz 200 pounda anlaşmıştık gibi bir şeyler söylemeye çalıştık, kesinlikle kabul etmedi ve o andan itibaren peşimizi bırakmadı, birilerini aradı, gitti, yine geldi, telefonda konuştuğu büyük ihtimal ilk başta pazarlık yaptığımız adamdı, C.İ.’yi onunla görüştürmeye çalıştı, C.İ. görüşmek istemedi, bana ne ya dedi vs… en sonunda bir yarım saat kadar hatta daha bile fazla bu şekilde gidip gelip oyalanıp, sinirlenip söylendikten sonra, çünkü Çekirdek ve Kiki otele kayıt yaptırmış anahtarları almıştı bile, güvenliğe bizim bu adamla işimiz bitti alma içeriye gibisinden bir şeyler söyleyip kendisinden kurtulabildik. Taksicinin hakkını yemek istemem aşırı ısrarları sonucu C.İ.’yi pes ettirerek ki oldukça zordur, telefonda ilk adamla görüştürmeyi başardı, ama bu görüşme pek belirleyici olmadı, paranın geri kalanını alamadı. Daha sonraki havaalanına gidişlerimiz ve dönüşlerimizde Kahire’de çok süper işlediğini duyduğumuz Uber kullandık. Çok memnun kaldık. Aynı yol için üstelik 80 pound ödedik, 20 pound da bahşiş bıraktık. Uberiniz yoksa bile uygulamasını indirin, Kahire’de her yere gönül rahatlığıyla, ucuz ve pazarlık derdi olmaksızın gidip geliniyor. İster kredi kartından düşsünler, ister nakit işaretleyin. Ben kredi kartı işaretlemiştim sorun olmuş, tabii telefon numarasını değiştirdiğimden, sadece WhatsApp kullanabiliyordum, aradılar ya da mesaj gönderdilerse de haberim olmadı, son gün tekrar çağıracak oldum baktım bir türlü çağıramıyorum, işte o zaman fark ettim, havaalanına gitmek için otelden taksi çağırdık 200 pound ödedik ama en azından son model mercedes ve düzgün kullanan bir şöförle seviyeli bir yolculuk yaptık, bu arada Uber’in şöförüyle Mısır içindeki turlarımızı organize eden Memphis Tours’un şöförleri de gayet iyiydi. Olan Uber şöförüne oldu, parasını ancak istanbul’a dönünce hesabına gönderebildim. Umarım fazla kızmamıştır.

Anlatacağım şunun şurasında bir akşamcık ama henüz bitmedi. Otel odası buz gibiydi, klimayı kapattık ancak ısınabildik, klima sıcağa ayarlanmamış. Zaten baştan söyleyeyim, Mısır’da acayip üşüdüm. Aralık ayında gidiliyorsa ortalama derecelere aldırmayın. Güneşe ve metronun bildirdiği 19 dereceye rağmen, evet bizim olduğumuz hafta aniden dereceler düştü, eğer rüzgar varsa 5 derecelik bir hissiyat yaratıyor. Havası çok kuru, kuru olduğundan mı üşütüyor nedir anlayamadım, halbuki tam tersini bilirdim. Geri döndüğümde İstanbul’un taşını toprağını öpecek durumdaydım. Mısır’ı beğenmedim sanılmasın, geri dönmenin yollarını arıyorum. 10 gün kesinlikle yetersiz. Ekonomik açıdan fakir olabilir ama kesinlikle kültür zengini, hatta zengini ne demek mülti trilyoneri. Yine de elimizden geleni yaptık.

Bugünlük bu kadar. Acıktım. Yoruldum.

SaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSaveSave

SaveSave

SaveSave

Fotoğraflarım kurtuldu, sevincimden yazıya vurdum.

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

DSC_0243

Geçenlerde apple, işletim sistemlerinde bir güncelleme yaptı. Her bilgisayarı açışımda önüme sana yeni photo aplikasyonunu tanıtayım öğreteyim mesajlı bir kutucuk çıkartır oldu. Aman dedim ne uğraşacağım fakat o kutucuğu silmedim, ekranda öylece kaldı. Bu sabah eskisi gibi erkenden kalktım. Niyetim yazmak değildi. Sabah limonatamı, şekersiz, yaptım, elimde kitabım, Elena Ferrante Napoli Romanlarının üçüncüsü, pek sardı, hikayeyi bırakamıyorum, salonun kapısından kanepeyi gözüme kestirmiştim. Yolda bir gece önce koltukta bıraktığım bilgisayara ilişti gözüm, nedense ardından o yukarıda bahsettiğim kutucuk geldi aklıma, erkenciyim ya, hadi dedim bir şans vereyim. Güncel haberleri okuyacağım da ne olacak? İyi ki de vermişim. Neredeyse bir kaç aydır içimi karalara sürükleyen o 54.000 fotoğrafa ulaşamama sorunum hallolmuş. Kendiliğinden. Madagaskarınkileri bile buluttan şıp indiriyor. Dünyalar benim oldu. Öylesine sevindim. O hevesle hemen iki yeni İstanbul fotoğrafı seçip yazmaya koyuldum. İlki Karaköydeki alt geçitten. Vakit biraz gece yarısı, dükkanlar kapalı, biz vapura gidiyoruz, öndekiler nereye bilmiyorum. Bu aralar insanların arkalarından çekim yapmaya bayılıyorum. Madem konuşamıyorum diye düşünmüş olmalıyım bari ana mıhlayayım.

DSC_0745

İkinci fotoğrafı Sabancı Müzesine Ai Weiwei’in işlerini görmeye gittiğimizde çektim. Sergi çıkışı sahilde dolandık yiyecek yer aradık. Bulamadık. Sütiş çok kalabalıktı. Avrupai dekorasyonuyla bir iki egzantrik dünya/geleneksel karışımı yemeğiyle lükse kademe atladığını sanan restoranlardan kusasım geldi. Kebap yemek içimizden gelmedi. En nihayetinde eski Ali Babanın orada minicik bir midyeci kalamarcı vardır, iskeledeki sosisli satan büfenin tam karşısında hatta önünden kavaklara doğru biraz ilerleyince Rumeli hisarüstüne çıkan yokuş bulunur. Arada bir yerlerde de otobüs durağı. Neyse eminim yolunuz oradan geçerse saniyesinde diye tanırsınız. Salaştır, sevimlidir, otuz sene önce nasıldıysa bugün de öyledir. Görünce hatırladık, sevindirik olduk, nostalji yaptık. Hemen içeri, pencere kenarı bir masaya yerleştik. Kalamar, midye, paçanga böreği, bira söyledik, afiyetle yedik, sıra hesap ödemeye gelince bir de baktık ki 150 tl. Ben gözlerime inanamadım. C.İ. sesini çıkarmadı. Kalamar tabağı da 5 parçalık hani var ya, bilirsiniz zaten Türkiye’de hiç bir yerde fazla gelmez ama bu kadarını o yerden gerçekten beklemiyordum. Aklıma Sırbistan’da, Hırvatistan’da Montenegro’da, Kos adasında tepeleme getirilen koca kalamar tabakları ve fiyatların ucuzluğu gelince valla içimden küfrettim, etmedim desem yalan olur, ana avrat düz gittim. Acayip rahatlamadım ki buraya yazıyorum, belli hala öfkeliyim. Eve döndüm, dolaptan sefertaslarımı çıkardım bağrıma bastım, onları öptüm, kokladım. Sizinle bu sene birlikte çok vakit geçireceğiz dedim. N’oluyoruz ya bundan sonra mecbur kalmadıkça dışarıda yemeyeceğim, ekonomi batarsa batsın bana ne ya, onlarınki ayakta dursun diye benimki mi güme gitsin. Bu arada Ai Weiwei sergisi muhteşemlikle güzel. Gezdiklerimi paylaşmakta artık o kadar hevesli değilim, çünkü çeşitli medyalarda ne iyi ki fazlasıyla yer alıyor, gidemediğim bir kaç tanesi hakkında bu şekilde fikir edindiğim oldu, şahane oluyor. Diğer yandan bana yeni bir tembellik alanı daha açtı. Kendi kendime fark etmeden üstlenmiş olduğum bir takım blog yükümlülüklerinden kurtuldum. Aman sanki çok yerine getiriyordum da… Görünen köy kılavuz istemez. Ama içime ukde oluyordu. Sonra o ukdeler yat kalk derinden dürtüyorlardı.

Geçtiğimiz hafta iki kült film seyrettik. Biri Woody Allen’dan Kahire’nin Pembe Gülü, unutmuşum nasıl güzel bir filmmiş. Film kahramanının gözü bir gün, her gün seyretmeye gelen Mia Farrow’a takılır, ona döner ve sen beşinci seferdir gelmiyor musun der, derken o an karar verir perdeden dışarı kaçar, aşık olmuştur, gerçek hayatı tanımak ister ardından olaylar gelişir… Bir ara seyrederken şu Biri bizi gözetliyor reality şovlarının fikir çeşmesi olabileceğini düşündüm, çünkü kahraman kaçınca geri kalan oyuncular devam edemezler, geri gelmesini beklerken sahnede öylece takılırlar, diğer oyuncuların bir odada boş boş dolanıp söylenmelerini seyretmek için halk sinemanın önünde birikir, salon sahibine yalvarır bir bıraksan bizi ne olur, içeri girip baksak… Neyse işte durum bu, tabii bu teorimi kanıtlamaya çok üşendim belki de tam tersi bir esinlenme söz konusu olmuştur. Ya da zamanın ruhu aynı anda benzer işleri farklı akıllara sokmuştur.

İkinci kült film Casablanca’ydı, gerçekten üstüne yok. Ardından Casablanca ve Ingrid Bergman hakkında bir kaç belgesel seyrettim. Onlar da güzeldi. Fazla konuşmaya gerek yok, film sevenlerin arşivinde olması gerekenlerden biri. Yalnız bir sahneye çok güldüm, aklıma geldikçe de kahkaha atıyorum. İkinci dünya savaşından kaçanlar Amerika’ya gidebilmek için Marsilya üzerinden Casablanca’ya gelirler, orada Lizbon uçağını bekleyeceklerdir, ne varsa bu Lizbon’da, son zamanlarda treni de meşhurdu maalesef okumadım, fakat vize almak sorunludur, yoksa her gece bir uçak kalkar, şehirde birikmeler bekleşmeler olur. Ne varsa şu Lizbon’da diye yazdım ama ne olduğunu biliyoruz, Amerika’ya giden gemi o limandan kalkmaktadır. Neyse bir de Rick’in yeri vardır, bu bekleşen paralı, parasız yabancılar orada oyalanır. Aynı zamanda gestaponun, polisin, kumarbazların da yuvasıdır. Anlatacağım şey açısından bu bilgiye ne gerek vardı pek anlamadım ama yazmış bulundum. Almanca konuşan bir grup çıkış vizesini almıştır çok heyecanlıdırlar derler ki hadi artık bundan sonra paso Ingilizce konuşalım pratik yapmış olururuz. İşte o an adam karısına döner ‘What watch?’ der, saat kaç, kadın ‘Ten watch,’ saat on, diye cevaplar, adam hayretler içinde ‘Such much’ ne kadar da geç olmuş nidası atar. İşte burada gülmekten yerlere yattım, karnıma ağrılar saplandı. Bu tipten bir filmin ortasına böyle bir espriyi koymak hangi zekaysa bayılıyorum bu türüne. Filmden bu sahneyi aradım buldum aşağıya alıntıladım. Seyreyleye.

Sanırım yazdığımda mutlu oluyorum. Keşke hep yapsam.

SaveSave

SaveSave

Planlar, programlar, stratejiler

Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

DSC_0262

Neden yazmıyorum? Hep bu picasa programının kaldırılması yüzünden. Fotoğraflarla baş edemiyorum. Bu yazdığım bilgisayarda 54.000’den fazla fotoğraf var; icloudumda 2 gb’lık yer olmasına rağmen internetin hayalet hızı yüzünden, bir beliren bir yok olan, geçen gün amerika apple ile konuştum, sizin fotoğraflarınızı indirmek bir seneyi bulabilir dediler, iyice panikledim ve ben bu sayıda fotoğrafı ne şekilde düzenleyip sergileyeceğimi bilemiyorum. Çok zamanımı alacak diye korkudan başlayamıyorum. Evet, düzenleme hakkında bir takım korkularım var. Kitaplarımı da bir düzene koymuyorum, koymak istemiyorum. Hayatımı da. Sonra da kendimi kayıp hissettiğim için öfke geliştiriyorum, durduk yerde. Bu öfkeyi kusacak yer arıyorum. Bir zamanlar bu blog, hakkını yemek istemiyorum, iyi iş gördü. Derken, neden bilinmez, öfkeyi kusmak yerine kökünden kaldırma çalışmalarına girmek gibi bir takım felsefelere takıldım. Büyük hata. Şimdiden söylüyorum. Öyle yogaymış, meditasyonmuş, bitki sularıymış, çaylarıymış hiç bir işe yaramıyor. Öfkenin insan varlığının ayrılmaz bir parçası olduğuna kanaat getirdim. Uğraşmayı kestim. Üzerinde hakimiyet kurabileceğim tek noktası, kontrollü bir şekilde arzuladığım yere boşaltabilmek, işte bu alanda seçenekler, yaratıcılık benim elimde. Kıssadan hisse, spor, yoga, meditasyon vs hepsini bir kenara attım, bunlar benim bünyeye zararlı, varsa yoksa yürümek, dağ taş, şehir ne olursa, hatta evin içinde volta atmak işte bunlar bana göre. KUMANDA BENDE ARTIK.

Fotoğraflardan bahsediyordum kumandaya takıldım kaldım. Acil müdahale açısından bir müddet fotoğraf çekmedim ama duramadım. Bir kaç gün önce şöyle bir strateji belirledim. Madem eski fotoğraflara ulaşamıyorum bir türlü inmiyorlar yaşadıkları buluttan. En yeni aktardıklarımı, yine internetin hızı yüzünden daimi mekanlarına çıkmaya vakit bulamayıp bilgisayarımın hafızasına çöreklenmiş soluk almaya çalışanlar, ayırıp tasnifleyeceğim, bir kısmını burada paylaşacağım, işimi bitirdiğim balyayı, çünkü etkinlik, seyahat, vs… bazında balya balyalar, hiç bir balyaya dahil olamayanlar zaten çiğdem çekirdek, hard drive’lara kaydedip, yeni bir tane almam lazım elimdekiler bitti, ne bekliyorsun diyenlere açıklama, bütçe açılmasını, icloud’dan sileceğim. Böylelikle tıkanıklığı açarım diye düşünüyorum. Artık bu ne kadar zaman alır bilemedim. Bir taşla iki kuş vuracağım, o kesin. Bir fotoğraflar sıraya girecek, iki düzenli bir şekilde bloga haklarında yazılacak. Cümle kurmakta giderek berbatlaştığımı hissediyorum da…

Birinci fotoğraf, bilmeyenler için İstanbul’dan Karaköy’ü Eminönü’ye bağlayan Galata Köprüsü’dür. Biz buralılar bu köprüyü tepe tepe kullanırız; altından, yiyip içerek, üstünden, geçerek, balık tutarak, yanlarından, seyrederek, fotoğraflara konu ederek, vapur iskelesinin yakınında her daim işinin başında olan simitçiden alınan simite meze ederek, her bir boyutundan faydalanırız. Hatta kimisi yazmıştır, hikayesine konu etmiştir. Bir pazar günü Bienal’i gezmeye gitmiştik dönüşte çektim. Aman bu seneki Bienal gözüme çok fakir göründü. Yine de bir şeyler çektim, düşündüm, belki bir ara yazarım.

DSC_0434

Demin köprü dedim, yazar dedim aklıma geldi. İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nü bu sene okudum. Bayıldım. Sırbistan’a gittiğimde Belgrad’da yaşadığı evine gittim. Nobel ödülünü gördüm. Hatta instagramda paylaştım, bu kadar renkli bir şey olduğunu bilmiyordum, sırf şu iki kağıdı ele geçirmek için bile uğraşılır kanısına vardım. Acaba Orhan Pamuk’unki de böyle midir? İkinci fotoğrafın güvercinleri işte bu Belgrad gezisinden. Drina Köprüsü de bizim Galata Köprüsünün eski şehri yenisine eklemlediği gibi bir sürü şeyi birbirine bağlıyor ama aynı zamanda şiddetin, ayrımcılığın, keyfin ve hüznün ve daha bir çok şeyin merkezi. Andriç ülkesinde uzun süre bir kenara atılan yazarlardan olmuş, acaba neden, fakat son zamanlarda değeri yeniden alevlenmiş. Evini ara ara zor bulduk. Her köşebaşındaki, evet neredeyse her adımda bir kitapçı var, cennete düşmüş gibi oldum, sırpça bilmediğime hayıflandım, o kitapçıların her birinin baş köşesinde bir Drina Köprüsü ve İvo Andriç köşesi olmasına rağmen, sokaklarda pek bilene tanıyana rastlamadık desem yeridir. Kısa geziler, sıfır iletişim ben sırpça bilmiyorum, onlar ne ingilizce ne fransızca biliyor, ancak bu izlenimleri elde edebildim. Belki gerçekler farklıdır.

SaveSave

Dar Yazlar

Etiketler

, , , , , , , , ,

fullsizeoutput_7a74

Yaz ayları senelik buhranlarımı yaşadığım kişisel nadide anlar. Neredeyse kendimi bildim bileli bu böyle. Blog icat olunca bu yaşa kadar içimde sakladığımı dışa vurmaya başladım artık bilmeyen duymayan kalmadı. Deniz, kumsal bir tarafa dursun dolap içlerine saklanıp Eylül’ün yağmurlarına kadar çıkmasam diyorum. Diyorum ama davranışlar tam tersi, gerçi bu sene yazlığa gitmedim, önümüzdeki ay parçalı bulutlu bir şekilde gideceğim, Kiki 3 günlüğüne belki İstanbul’a gelebilirmiş, henüz programı belli değilmiş. Belli olmayan programlarla yaşamaya alışıyorum, aslında ne zaman plancı programcı oldum onu da bilmiyorum, yok biliyorum kurumsal yaşamın bana atmış olduğu bir çizik, kanaması durdu belki ama içten iltihaplı hele zaman zaman yoğun irin topluyor, altında kronik apse yapmış, boşaltılmazsa ağrı sancı neyin pek eksik olmuyor. İşte bu İstanbul’un sıcak ve boş zamanlarında biraz fazla azıyor. Neyse dün 3 duble rakı yuvarladım, birincisini açkene, ikincisini az yiyerek üçüncüyü de yarıdan sonra C.İ. elimden aldı. Bu sabah zor kalkarım, perişan olurum vs diyordum olmadı, hatta bir nebze olsun iyi hissedince aklıma Kıbrıs rakısı geldi. Girne’de alırken iyice tembih ettilerdi, bunu buzluğa koyacaksın ve sabah öğle akşam birer kaşık içeceksin, biz bunu hasta çocuklara bile veririz. Eylül’e kadar bu reçeteyi kullansam mı ne yapsam diye çetrefilli seçenekler içinde gidip gelerek yazıyorum, belki yaz sendromuma iyi gelir.

Geçenlerde bir pazar günü kitaplıkları düzenleyeyim çiftleri çıkarayım dedim, ama çabuk pes ettim, yapa yapa anca Türk yazarlarını tek bir kitaplığa toparlayabildim o da alfabe sırası karışık, hem de tam sayı değiller, ne ara bu kadar çoğalmışlar bilemedim, bir geniş uzun ve bir dar uzun ikealara sığmayacak artık iki uzun bir dar mı olur ne olur muamma, arkası yarın, hayır, yabancı dillerden çevirileri yerleştirmeye hiç başlamadım bile, o günlerin nasıl geçeceğini henüz düşünemiyorum çalışmak bünyeme hiç iyi gelmedi. Bıraktım. Fakat o arada bir kaç tane çift ayırmıştım… Bir kısmı imza günlerinden… beğendiğim öykücülerin kitaplarını Mevsim Yenice, Sedef Betil vs fazladan imzalatıp blogda çekiliş felan yaparım diye almıştım baktım ne yazasım var ne bir şey çekesim var ayrıca bu mevsimde çeksem bile kesin yollamam rezil olmaktansa iyisi mi dedim Qune bu projeni nasıl olsa senden başka bilen yok aman açık etme oncağızları başka bir faideli şekilde elinden çıkar ki kitaplıklarda azıcık yer açılsın. Halen tam gaz kitap almaya devam ettiğimden gayrı, gerçi bu aralar okumayı biraz kesmeye karar verdim, hatta goodreads şalanj falan yapmayacağım bir daha, hele şu 101 kitap projesini başlattığıma köpekler gibi pişmanım. Parantez içinde köpeklerin neden bu kadar pişman olduğunu bilen varsa, bir açıklarsa çok sevinirim, hep bunu sorar dururum kendime, bir de ananemin ay suratına köpekler işesin diye bir küfrü vardı pek severdim, gerçi bunun manasını tahmin edebiliyorum, diğerinin nereden geldiğine dair hiç bir fikrim yok, bilgilenirsem pek mütehassis olurum. Parantez bitti. Kısaca ben bu kitapları benim eski ofis Caddebostan Cafe Nero’nun ikinci katındaki raflara bıraktım. 3 gün oldu. Pazartesi gidip bakacağım, isteyen varsa oradan alabilir. Bir kaç ay önce bıraktıklarımın hiç biri kalmamış sevindim. Hunger Games’in serisini, eski Christian Jacq’ları falan bırakmıştım.

fullsizeoutput_7a77

John Berger’in Düğüne’sini de bir daha okumam. Diğerleri çift. Pancol maalesef Fransızca okuduğum zamanlardan kalma, zaten beğenmedim okuyamadım ama Fransa’da çok bir best sellerdı. Bütün arkadaşlarım şen şakrak ne kadar gerçekçi tam bizi, kadınları anlatmış diyerek okudu. Ben onlara bakıp kendimi garip hissettim. Kültür farkı bu olsa gerek diye düşündüm. Halbuki benzer kültür ve yaradılıştan olduğumuza yemin edebilirdim. Akabinde ayrıcalıklarımızı bir kenara bırakıp benzerliklerle idare etmeye karar verdim.

Gece rüyamda bir türlü selfi yapamadım, kendimi o ekrana manzarayla birlikte sığdıramadım, kıl oldum, uyanır gibi oldum. Gece rakı içerken boğaz kenarında bir balıkçıdaydık, burası rüya değil, birinci köprüye locadan bakıyorduk. Yan masaya bir çift geldi, kız boyundan bağlı kırmızı tuvalet, kollar açıkta, dekolte yok yani, adam beyaz kelebeklerin yeniden dünyaya gelmişi öyle bir şey oturdular, tabii ortalık soğuk, şal da yeterli değil bazı sandalyelere dokuma kilim koymuşlar, kız aldı hemen kilimi, gel zaman git zaman selfi çekecek oldular, kız kilimi çıkardı, yan sandalyenin üzerine koydu, sakladı, beyaz kelebek cep telefonunu yukarıya doğru kaldırdı hem kızı hem de arka fondaki boğaz incimizi tüm ışıklarıyla birlikte sığdırarak çekti. Yüzler güldü, kız kilimini koyduğu yerden geri aldı. İçine sarındı. Bu arada incimizin artık yanarlı dönerli ışıkları yok, ya ne çok söylendiniz hepiniz arab işi köprü diye, kaldırmışlar işte, sadece beyaz ışıklar var, ilahi köprüye dönmüş, halbuki ben o alaimisema halini pek seviyordum. Neyse gel zaman git zaman, aynı paragrafta ikinci kez kullanım, hiç olmadı ama şu an aklıma başka bir zamanın geçme şeysi gelmedi, bir baktım kız tekrar soyunuyor, yani kilimini çıkartıyor, hadi tekrar selfi ama poz aynı, milimi milimine… bu böyle tüm gece en az beş kere falan aynı poz bir tarafta kırmızılı kız, karşısında beyaz kelebek arka fonda beyaz ışıklı boğaz incisi, devam etti durdu. Biz yedik içtik, helvayı da gümlettik, çaylar bitti, kahveler bitti, kalkacağız tam aklıma geldi selfi çekseydik diye tabii o arada yolu yarılamıştık, yolun yarısında düğün vardı, bir iki saplama yapsak mı diye sağa sola savrulduktan ve düğün selfisi çektikten sonra eve dönmeye karar verdik, yattığımızda saat ikiydi. Tüm bu yazdıklarım sabaha karşı neden o rüyayı gördüğümü anlatmak içindi. Sonuç bir boğaz incili selfim bile yok. Yoksa şuracığa koyardım.

Uyanır gibi olduktan sonra bir rüya daha gördüm. Denize gireceğim, her taraf yosun, ama yosunlar dibe bağlı, sarmaşık gibiler, suyun yüzü yemyeşil neredeyse nilüfer diyeceğim ama yapraklar öyle büyük güzel değil bir sürü minik yaprak hatta kaktüs bile olabilir böyle bir yosun işte. Bakıyorum hiç araları, boşluğu yok, benimse o denize muhakkak girmem lazım, başka çıkarı yok, iğrene tiksine üzerlerinden yüzerek geçip gidiyorum, her yanıma sürünüyorlar, sarıyorlar, derken bir dairemsi boş alana geliyorum, yanımda bir kaç kişi daha bir bakıyorum onlar gayet tertemiz yosunsuz sudan gelmişler, kendime ve geri zekalılığıma, o kısmı görememiş olmama çok kızıyorum, geri dönüş için o yosunsuz alana nasıl geçerim diye bakıyorum artık geçemeyeceğimi bir fasit dairenin içine sıkışmış olduğumu görüyorum, sinir içinde bulunduğum yerde kalıp eriyip vıcıyarak yosunlara karışmayı tasarlıyorum, sonra birden aslında kıyıya çok yakın geldiğimi fark ediyorum. Elimle uzansam tutacağım, evet katedeceğim mesafede yine yosun var ama çok az yol gidilecek. O yüzden bundan böyle varlığımı yosun olarak devam ettirmektense iğrene tiksine bir iki adım daha gider ve kıyıya çıkarım diyorum, dediğimi uyguluyor, üzerlerinden yüzerek geçip karaya ayak basıyorum. Ha sonra ne oluyor bilmiyorum. Bir arkadaşıma anlattım whatsapp’tan bana zor büyümüşün ama çabuk olgunlaşmışın diye bir yorum yaptı… Olgunluk konusunda çekincelerim olsa da şimdi düşünüyorum da o benim kıyı ya da kara parçası sandığım şey kesin tezek adasıdır ve çok yakında dibe batar ya da içinde biriken gazları dışarı sızdırır zehirlenirim ya da bu sıcak mevsimde güneş kıvılcım çıkartır toptan patlarız, yeni bir big bange vesile oluruz.  Bu rüyanın da nereden geldiğini biliyorum tabii rakıya gitmeden önce Nat Geo seyrettik, Florida’nın alligatoru karada yumurtadan çıkmış yavrularını ağzının içinde birer birer o sarmaşıklı yosunlu suyun içine doğru yüzerek taşıdı nehre bıraktı, her geri dönüşünde sudan karaya çıkarken üzeri fidelenmiş gibi yosunla yaprakla doluydu.

SaveSave

Varsın Çalsın Bütün Sazlar

Etiketler

, , , , , , ,

fullsizeoutput_6bf6

Sakın susturmayın, sürüp gitsin bu rüya, uyandırmayın.

Başlık ve alt başlıktan sonra kısa bir açıklama geçeyim, oldukça maddesel halimdeyim. Esnek, kıvrak yumuşak doku kalmadı, adeta cisimleştim. Bir ayı geçti koltukta oturuyorum, şu anda olduğu gibi. İç organlarımın, özellikle de bağırsaklarımın köşelendiğini hissediyorum. Tabii ister istemez bu katılık yazıma da yansıdı, öyle giriş gelişme sonuç, ara nağmelerde uyumlu geçişlerden hoşlanan türdenseniz şu an vakit varken okumayı durdurun. İsterseniz daha harika başka bloglar tavsiye edebilirim.

1- Bu aralar bizim eski Yeliz’in eski şarkılarına taktım. Varsın çalsın bütün sazlar bugünün talihlisi. Geçenlerde sensiz hayat nedir ki boş bir viraneyle meyhaneler yetmiyordu, gerçi şimdi meyhaneye verecek para da kalmadı, evde ispirto zamanları çok yakında, aman aman deyip Madagaskar’dan getirdiğimiz doğal, organik zencefilli şeker kamışlı romları idareli kullanıyoruz. Hatta bir tanesini acil durumda camı kırıp içiniz dolabına kilitledim.

2- Bu içki muhabbetinden sonra geçen ay falandı gözümü para bürüdü, acayip hırs yaptım, teklif edilen 700 küsur sayfalık bir kitabın redaksiyonunu yapmayı kabul ettim. Hem de 1 aya yetiştiririm dedim. Ne manyaklık? Hırs, para, aşk, nefret, intikam bunlar kötü şeyler… Hep dedim hala diyorum… Zaten elimde sürünen çoktan bitirmiş olup teslim etmem gereken bir kitap varken ne diye kabul edersin be Qune? Şu geçtiğimiz 33 günü, biraz manidar oldu ama vallahi billahi gerçek asal asil sayı, içerideki karanlık ofisimin duvarına çentik atarak saydım, 7/24 günde 15 saat çalışarak bitirdim. Her sabah 10 sayfa çeviri 30 sayfa redaksiyon. İstisnasız, whatsapp’sız, dizisiz, filmsiz, kitapsız. Hadi kitabı saymayalım elimde iki değişik kitap vardı, tepe tepe kullandım, okudum, ama yine de insanoğlu memnuniyetsiz kütüphanede nuh nebiden kalma okumadığım, elime bile almadığım ne kadar tozlu, hatta bir zamanlar bizim köpeğin kemirdiği kitap varsa onları okumak geçti içimden. Geçen cuma redaksiyonu bitirdim, geriye kitabın 1 günlük işi kaldı. Onu da yarın yapıp hayırlısıyla teslimatı gerçekleştireceğim. Teslimat saati için kargo şirketlerimizden feyz aldım, gün içinde gerçekleşecek hanımefendi. Eh günler uzadı, bilemedim şimdi. Güneş git desen de gitmiyor.

3- Güneş deyince aklıma geldi, geçenlerde çok sıkıldım, iki satır eğleneyim dedim Piaget’nin Dost Yayınlarından çıkmış Çocuğun Gözüyle Dünya’sını açtım okudum. 9-10 yaşındaki bir velete sormuşlar, soruyu unuttum ama cevap şu: Güneş olmayınca dünyamızı bulutlar aydınlatır. Sonra 7,5 yaşında falan bir kıza sormuşlar çakıl taşı yere düşerse hisseder mi, evet, neden, çünkü kırılır, peki masa bir şey hisseder mi, hayır, kırılsa hisseder mi, evet, peki eve doğru esen rüzgar hisseder mi bunu, evet, neden, çünkü rahatsız olur, geçemez, daha ileri gidemez. Peki bana hissetmeyen bir şey söyle, cevap yok, duvar sence hisseder mi, hayır, neden, çünkü yürüyemezler, yıkılsalar hissederler mi peki, evet, duvar bir evin içinde olduğunu bilir mi, hayır, yüksek olduğunu bilir mi, evet, neden, çünkü yüksektedir, yüksekte olduğunu bilir. Çocuk dediğin neşe kaynağı işte kanıtı. Kitabı ilk fırsatta baştan sona okuyacağım. Vakti zamanında en az 6 sene önce bir Tüyap kitap fuarından almıştım. Pişman değilim.

4- Çeviri derken, son çevirdiğim kitap Kaleb artık piyasada, Pegasus Yayınlarından çıktı, alın okuyun diyorum, Goodreads bağlantısı bir satır aşağıda, hakkında bir iki kelime yazmıştım: Kaleb 1. Batılıların young adult tabir ettikleri cinsten. Yazarın fransızlığına bakmayın, bu türün ilahları genelde amerikalılar bilinir ama vallaha ben beğendim, kendim çevirdim diye söylemiyorum, yoksa bugüne kadar oho ne çok çevirdim. İki elin parmaklarını geçmez aslen ama benim için çok hatta astronomik. Okuyun ama çeviri hatası falan bulursanız, ya da beğenmezseniz, ya da anlamazsanız falan takılmayın, sakın bana yazmayın, hiç konuşmam, arkadaşlıktan siler atarım, sonra bir de çeviri hatası bulanın başına 2 ayda teslim etmek üzere 1000 sayfalık çeviri işi gelsin diye beddua ederim, hatta  özel mesaj yazanlara hayatın başkalarının hatalarını bulup düzeltmekle geçer inşallah derim, haberiniz olsun. Sahiden şimdi yazınca bir an başıma gelirse diye düşündüm de, ne kötü bir beddua oldu o ikincisi öyle, nasıl geçer o hayat, insana zaten kendi hatası yeter bir de beddua icabı başkalarınınkine odaklanıp düzeltmekle uğraşmak, herşeye kadirler üzerine alınmasın tabii ben buradan tüyü yolunmuş fanilerden bahsediyorum.

5- Çeviri maddesinden bir türlü uzaklaşamıyorum, ikinci bir keşfim oldu, hatta twitter’a da yazdım, yanımda çekirdek olmadan, çiğdem olur, kabak olur fark etmez yeter ki dişleri ve dili oyalayan bir şey olsun, ne çeviri ne redaksiyon yapabiliyorum. Tam da ne güzel 25 kilo verdim, nasıl verdim falan gibi blog yazıları döşenip ele güne hava atmayı tasarlıyordum, 8’ini geri aldım. Bu arada bağzı arkadaşlarım, yakından görenler, yakından takip edenler, ay yüzüne sağlık geldi, ay böyle daha iyi oldu, ay sen meğerse açlıktan ölme sınırındaymışsın falan diyorsunuz, pek bozuluyorum haberiniz olsun. Hiç de iyi falan olmadı.

6- Sondan bir evvelki madde, yok yok iki evvelki… Yarın sabah Belgrad, Budapeşte bir gidip gelicem, sekiz gün yokum. Budapeşte’de iyi hamamlar varmış, bizim burada sular kesik, termosifon çalışmıyor vs… kese attırıcam o arada. Çekirdek 3 günlük Avrupa Cimnastik Şampiyonasına kompile kombine, neyle kombine bilmiyorum sürpriz olacak ama kız kardeş Budapeşte Operasındaki Kuğu Gölü balesiyle kombine yapmış,  biletler almış nostalji takılacağız, bizim zamanımızda televizyon pazar günleri paso spor yarışmaları verirdi. Nadia Komeniçi, Olga Korbut’larla büyüdük biz.

7- Demin çekirdek almaya çıktım, o arada sıkılmayayım diye şarkı dinliyordum. Jim Morrison’ın The End başladı, This is the end, artık neyin sonuysa her şey mübah sanırım o sonda çünkü diyor ki, Father, Yes son, I want to kill you… neyse buraya kadar bir enteresanlığı yok bir müddet sonra Mother, diyor, Yes son var mı yok mu hatırlamıyorum sanırım yok onun yerine I want to…. diye başlıyor ama o ara bir müzik karambolü yaşanıyor, laralop loralayl falan anlaşılmayan bir şeyler gelip geçiyor kulaktan ve hop konu değişiyor, çok merak ettim acaba annesine ne diyecekti? Dünün hürmetine annesini öpmek istiyor herhalde diye düşündüm. Yanlış mıyım, siz söyleyin, yanlışsam yanlış deyin. Ama bir evvelki maddede sıraladığım bedduaları unutmayın. Konuşmak serbest. Sadece hatırlayın o kadar. Neyse derken Janis Joplin’in Mercedes Benz’ine atladı itunes, hop orada da Oh lord! Won’t you buy me a color tv’ye takıldım, ya zaman değişti artık bu güzel şarkıları neden güncellemezler artık bir PS5 isterim ben diye düşündüm 2018 model.

8- Oyun demişken geçenlerde The Witness diye bir oyun keşfettim. Fotosunu birazdan ekliyorum, göreniniz bileniniz oynayananız varsa allah rızası için aşağıya bir yorum yazın iyi mi kötü mü durum tespit nedir, bilelim. Çünkü pek aklım kaldı, öyle fazla oyuncu değilimdir gerçi bir taktım mı sıkı takarım, ederi 144 tl kadar, para ödemeden bilenlerinizden birazcık görüş alsam süper olur. Yalnız ne olursa olsun oynarım abi, denizden babam çıksa oynarım tipindeyseniz belirtin, hatta kendi siteniz varsa falan onu da belirtin de yorumlarınızı çok ciddiye almayayım, yok eğer alırsam ve pişman olursam o zaman da o belirttiğiniz siteye günde yedi posta yorum yapar taciz ederim kabusunuz olurum haberiniz olsun. Ona göre tavsiye verin.

fullsizeoutput_6bf5

 

Neden Madagaskar?

Etiketler

, , , , , , ,

karaköy sokak.jpg

Sabah erkenden uyandım uyanmasına ama ayılması zaman alıyor, hala da tam sayılmaz, henüz kahve olmadı. Bu kafayla fotoğraf seçmek zul geldi, 2015’in lalettayin bir günü yeni konsept Karaköy sokaklarında çektiğim bu kareyi kabullendim. Niyetim başka şeyler anlatmak.

Buralara yazmayalı hayatımda önemli değişiklikler oldu.

1- 10 senedir oturduğumuz apartman başımıza yıkıldı, değiştirmek zorunda kaldık. Yeni taşındığımız yer eskisine 2 dk mesafe, istediğim gibi eski, 25 senelik, yeni yapıtlar, apartman demeye dilim varmıyor her biri sanat şaheseri maşallah ama içlerinde keşke yapanlar otursa diyorum, neyse uzun aramalar sonucu bulduğumuz, alıştığım yeni mekanımızı geçenlerde ev sahibi satmaya yelteniyor gibisinden bir hissiyata sahip oldum, halbuki bize vazgeçtim demişti,  azıcık canım sıkkın yani.

2- Ağırlığımda meydana gelen yaklaşık 25 kiloluk indirim. 80’i görüp hafif ötesine geçmiş iken şimdi 55-56 arası geziniyorum. Çok oturgan olduğum zamanlar 56, gezginkene 55 civarı. Rejim değil, beslenme biçimini değiştirdim, rahat ettim. Biraz da böyle takılayım. Sonrasına bakarız. 2015 yılının 15 Mart günü başlamıştım. Yazdığım iyi oldu, unutacağım diye aklım çıkıyordu.

3- Kiki en nihayetinde Orman Mühendisi olmaya karar verdi. İki sene yoğun matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi temel dersler gördükten sonra iki sene de bitkiler üzerine incelemeler yaptı, Darwinvari şemalar çizdi, notlar aldı. Bu arada peynir yapmayı bile öğrendi, bir müddet organik çiftlikte kaldı. Yetiştirdi, pazarda satışını yaptı. Anlaşılacağı oldukça çok çalıştı. Hatta geçen sene kampüse ziyarete gittiğimde ders defteri elime geçti, nadide notlarını alıp saklamak istedim ama vermedi sınavlar için lazımmış. Aşağıdaki fotoğraflarla yetinmek zorunda kaldım. Söz aldım, mezun olunca atmayacak, çerçeveletip saklayacağım. Devir değişiyor tabii, biz zamanında bu şekil not tutmazdık. Şimdi üniversitede not tutmanın raconu bu mudur, inanın bilmiyorum. Her renk farklı bir derse tekabül ediyor. Yaban ellerde okumak zormuş, öyle her ders için bir defter alamazmış, tanesi kaç paraymış haberim varmıymış, ayrıca o kadar yük taşıyamazmış, zamanında ağır okul çantasını mecburen taşımışmış, onu rahat bırakayımmış…

img_3004img_3005img_3006img_3007

Kıssadan hisse dört zorlu yüksek öğretim yılı sonunda okul, öğrencilerinin seçecekleri bölüme net karar verebilmeleri için bir sene boyunca gidip sağda solda staj yapmalarını önerince Kiki bu sürenin 6 ayını Madagaskar’daki Mangrove ormanlarında geçirmeyi seçti. Diğer 6 ay başka bir ülkede olacak, seneye okula geri dönüp eğer hoşuna gittiyse Tropik Orman bölümünü seçecek, tezini yazacak, mezun olacak, mühendis çıkacak. Tüm bu anlattıklarımdan, mezuniyet sonrası tropik orman neredeyse oraya gidecek gibi bir doğal sonuç çıkıyor. Şu an düşünmek istemiyorum. Neden orman derseniz aklıma gelen hiç bir şey yok. Son ana kadar oyuncu, artist, ressam falan olacak sanıyorduk, lise sonda hiç unutmam şubat ayıydı, fikir değiştirdim bilim okuyacam diyene kadar. Tek düşündüğüm C.İ.’nin yüzünden olduğu… Beni ele alırsak büyük şehirde doğdum, büyüdüm, öyle köyde yazlık falan da yoktu, tüm yaptığımız sıcakta sokak kenarından itişe kakışa boğazın sularına atlamaktı, babam kenarda balık tutardı, akşama onları yerdik. Bu arada annem neredeydi hiç bilmiyorum, büyük ihtimal kaldırıma havlu yaymış kemiklerini ısıtmakla meşguldü, kışa hazırlık. Evlenene kadar tek tanıdığım hayvanlar balıklar oldu, marmara denizinin midyeleri, karidesleri, yengeçleri, deniz kestaneleri…  Ha bir de kahverengi kalorifer böcekleri, o zamanlar Amerika’dan ithal edildiği söylenir, amerikalılara diş bilenirdi, kurtulmak için akla karayı seçtik ama soyunu tüketmeyi başardık sanıyorum, en azından İstanbul’da… C.İ. hem köy hem şehir çocuğu, anlamı; doğayla iç içe yaşamayı bilir, sever, yemeğini taştan çıkarır, ateş yakar pişirir, odundan evimizi, mobilyalarımızı yapar falan… Kiki bana kalsaydı kesin artist, filmci, senaryocu, oyuncu, operacı, piyanist ve daha nicelerinden olurdu, hadi yeteneksiz çıktı diyelim o zaman da müze müdürü olurdu. Doğduğundan bu yana dağ taş orman gezince haliyle durum bu oldu, şimdi şikayet edecek halimiz yok. Yine de ara sıra ben bu çocuğu yeterince müzeye götürmemişim diye acındığım olur.

İşte bizim Madagaskar gezisi de bu şekilde planlanmış oldu. Yoksa uzaktan sanıldığı gibi, bir kaç arkadaşımın söylemesiyle farkına vardım, öyle çok egzotik bir aile falan değiliz, ha kız öyle çıkmış olabilir ama biz gayet klasik hatta gezi konusunda oldukça tutucu hep aynı yerlere giden insanlarız. Her bayram tatilinde bu sefer değişiklik olsun başka bir yere gidelim diye yola çıkıp o trafikte bir kaç saat dolandıktan sonra yine Çengelköy Çınar altı çay bahçesine check-in yapan, tüm günü orada oturup birinci boğaz köprüsüne bakarak geçiren kişileriz.

Madagaskar hayatımda büyük değişikliklere yol açtı. İlk defa gittiğim yerden bu kadar etkilenerek döndüm ve bu göreceli uzun sürdü, ki genelde daha uçağa binmeden İstanbul burnumda tütmeye başlar, yine de Türkiye iz silmekte her şeyin üstesinden geliyor, o kesin. Geleli 2 ay oldu, muhteşem 21 günü hiç yaşamamış gibiyim. Bari günlüğe hatırladıkladıklarımı not edeyim dedim.

Uzun zaman ara verince yazmak zor oldu. Umuyorum bisiklete binmek gibidir, onu da bilmiyorum gerçi ama tabirini kullanmayı seviyorum, duruşuma belirli bir hava katıyor.

Doğası tutkulu olan biri düş katilleri karşısında korumasızdır…

Etiketler

, , , , , , , , ,

durulmayan bir kafa kitap.jpg

Başlık bugünlerde beni etkileyen bir kitaptan alınma. Psikiyatrist Kay Redfield Jamison’un Durulamayan Bir Kafa – Bir Delilik ve Duygudurumları Güncesi adı altında kendi manik depresif hastalığının öyküsünü anlattığı bir anı/biyografi. Oğlak Yayınlarından Pınar Kür’ün türkçesiyle 1996 yılında basılmış. Nereden edindiğimin cevabıysa tabii ki zamanında Tüyap Kitap Fuarından. Oğlak Yayınları dolaşıp karıştırmayı sevdiğim her daim kendime göre ilginç kitaplar bulduğum kült yayıncılarımdan biri. Bu sene Madagaskar gezisi sebebiyle fuara gidememek biraz içime oturdu.

Günlerce yazmak ve yazmamak arasında gidip gelirken dün sabahki dişçi randevusundan çıkıp, evet macera hala devam ediyor, dişlerin varlık nedenlerini sorgulamaya başladığım şu süreçte, eve vardığımda aklımda çok cici bir öykü taslağı vardı. Oturup kağıda dökmek yerine önce yemek yedim, sonra instagrama ardından whatsapp’a takıldım. Koca fincan kahve, koca fincan adaçayı içtim. Derken evden çıkıp sinemaya Manchester By the Sea filmini görmeye gittim. Hava güzeldi, gidip bir yerlere tıkılasım vardı. Tuzlu ve yağlı patlamış mısırları düşündükçe caddede yürürken keyifleniyordum. Ara sıra sinemaya sırf mısır yemeğe gidip gitmediğimi bile sorguladığım oluyor. Gerçi dönerken çıktığıma pişman oldum. Hava -1 dereceydi, koşuya geçtim desem yalan olmaz. Bu arada sinemaya yalnız gitmedim. Feng Shui’ci arkadaşımı da beraberimde sürükledim. Onu da iyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum çıktığımızda gözleri kıpkırmızıydı. Kendimi, hem ağlamadığım hem de arkadaşımın ağlamasına sebep olduğum için taş kalpli hissettim.

Onca mısırı tıkındıktan sonra kahve elzem olmuştu. Caddebostan Cafe Nero’ya uğradık. Bizim oralarda artık iki tane Cafe Nero var. Biri benim eski ofis, deniz kenarında, manzaralı, diğeriyse caddede Tchibo’nun yanına açılmış, daha urban life tarzı döşenmiş, bana ofis olamayacak kadar her daim kalabalık, göreceli küçük. Alt katta yer yoktu elimizde karton bardaklar yukarı çıktık. Aslında yalan atıyorum, önce yukarı çıkıp kendimize yer ayarladık, ben oturup bekledim, Feng Shui’ci arkadaşım tekrar aşağı indi siparişleri aldı geldi. Ara sıra yazarken ne oluyor bilmiyorum, içimden bir şeyler öyle yazma, doğrucu davutluk yapma, okuyan nereden bilecek gerçek mi değil mi gibisinden uzun uzun anlatmaktansa şortkat yap diye dürtüyor. İyi ki de üst kata çıkmışız. Manzarası caddeye bakan şık mı şık, kocaman bir Friends kanepesi koymuşlar. Fotoğrafı instagram hesabında.

DOLUYDU.

Önce bir kenara sandalyelere tıkıştık. Fakat aklım o kanepede… gel zaman git zaman bir türlü sohbete yoğunlaşamadım. İki kız arkadaş üzerine güzelce yayılmış oturuyor, önlerinde de bir sürü içecek, tabak, kalkmaya niyetleri hiç yok. Arkadaşa bir iki laf ettim, dönüp baktım, durum tesbiti yaptım. Geçen bakışımdan beri kanepeye sanki daha fazla gömülmüşler geldi. Moral iyice gitti. Tekrar bir iki laf, dönüp bir daha baktım, sonra yine bir iki laf derken… kalkmaya yeltenmeleri gözüme takıldı. Hop kanepeye atlayıverdik. O an başka bir şeyler dilemiş olmayı istedim. Ama hep böyle yakalanırım zaten, tüm ıvır zıvır isteklerim en birincil ihtiyaçlarmış gibi gelir, öyle bir enerji yayarım ki ortaya gerçekleşir. Önemli şeylerde yayacak bir şey kalmadığından o arzular havada asılı kalır, hiç bir zaman olmaz. Tabii şimdi biraz da kanepeyi tatmış olmanın rahatlığıyla böyle atıp tutuyorum.

f7

Neysem kanepede otururken aklıma 2015 mayısında Çekirdek’le yaptığımız Kaliforniya gezisi geldi. Eve gelince hard drive’dan eski fotoğrafları çıkardım. Warner Bros’a gitmiş, daha bir çoklarının yanında Friends’in çekildiği stüdyoyu da gezmiştik. Evet Friends oyuncuları Londra bölümleri hariç Los Angelos’tan dışarı hiç adım atmamışlar, o güzelim Central Perk New York’ta değilmiş. Bütün NYC gezi hayallerim suya düştü ama yine de ağzım kulaklarımdaydı. Zamanında yazmadığım için fazla duygu-detay hatırlamıyorum ama gezide top yekün çok eğlendik. Warner Bros’un 5 saatlik özel turunu almıştık, ciddi para verdiğimizi ama değdi dediğimizi hatırlıyorum hele de dizi ya da film manyağıysanız, ölmeden önce görülecek yerler listesine eklemekte fayda var. Umarım bir gün daha detaylı yazarım. Üşenmezsem.

f6

Yaklaşık 10-15 kişilik bir gruptuk ama kapıdan içeri çığlık çığlığa girdik. Üzerine bir kez olsun oturmak için neler vermezdim diye hayıflandığım o meşhur kanepe aşağıda. Beslenme sistemimi değiştirmemin üzerinden ancak 2 ay geçmiş bir kaç kilo vermişim ama hala devanasıyım. Şu an kendime bakamıyorum, neyse ki patlak gözlerle çıkmak yerine gözlük takmayı akıl edebilmişim. Fotoğrafı yok etmiyorsam, hepsi o kanepe uğruna. Olur da ölmeden önce bir kere daha Kaliforniya’ya gider ve WB turu alırsam ki yine en büyük hayallerimi süslüyor, o zaman bunu ortadan kaldıracağım. İlk seferinde bu kadar muazzam bir olayla yüzleşeceğimi düşünmemiştim, bileydim daha hazırlıklı giderdim. Bazı yerleri daha içime sindirirdim, en azından yanıma fotoğraf makinem için yedek pil, yedek hafıza kartı almayı düşünürdüm. Bir çok setin resmini çekemedim, bu da şuncacık yazıda içime oturan ikinci şey.

f5

75 kg olduğum bu fotoğrafı çabucak geçiyorum. Aşağıda, Friends’in bir başka fenomen mekanı Phoebe’nin gitar çaldığı diğer kanepe.

f4f3

Rachel’ın başına bela kahve-espresso makinesi

f2

Ve aşağıda tüm patatlığımla kahve servisine çıkarken yine ben…

f1

Bu odanın içinde en az yirmi dakika geçirdik, koca turun en keyifli anlarından biriydi. Tadı damağımda kaldı. Rehber bizi dışarı çıkarırken kanepenin arkasına saklanıp içeriye kilitlenmeyi arzulamadıysam namerdim. Hatta açık hava setlerinde tam da Pretty Little Liars’ın ve Gilmore Girls’ün çekildiği o kasaba meydanında bizi gezdiren tur arabasından atlayıp koşa koşa kaçmayı, sokak aralarında kaybolmayı, dekora karışmayı istedim.

Kıssadan hisse Jameson’ın söylediği gibi düş katilleri o kadar fazla ki korumasız kalmaya mahkumuz sanki… Kitabı okurken düşünüp duruyorum belki de herkesin içinde az da olsa bipolarlık mecburen oluşuyor.

Erteleme, Tembellik ve Büyülü Dağ

Etiketler

, , ,

IMG_8030.jpg

Hafta sonu düşündüm, sonunda bünyemin yapılacak işler listesine karşı alerji geliştirdiğine, en ölümcül hastalık tepkisi verip tüm gücüyle savunmaya geçtiğine karar verdim.

Karar almak da aynı şekilde tam tersine işliyor. Üzerimde bir tembellik, uzun zamandır görülmedik bir erteleme durumu kol geziyor.

Şimdiye kadar yaptığım elle tutulur hiç bir şey yok. Kitaptan iki satır ilerledim, gerekli siparişleri vermek üzere internet sitelerinde dolaştım, biri hariç hiç birini sonlandırmadım.

Ara sıra mutfağa gidip önce buzdolabını açıyor, içinde pişirilmek üzere bekleyenlere bakıyor, tam elimi atacakken gözüm pis tencerelere kaydığından eh ister istemez zihin benden önce bir sonraki adımı kontrol etme  girişimini ele alıyor, nakıs bana temizleri gerek olduğundan buzdolabının kapağını kapatıp hiç görmemiş, mutfağa hiç gelmemiş gibi yapıyor ve çıkıp salondaki koltuğuma geri yerleşiyorum.

Sabahtan beri yukarıda tanımladığım salon mutfak buzdolabı döngüsünü 3-5 kere ifa ettim.

Şu an adaçayı içip Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ını okuyorum. Bir paragraf dile geldi ve bana hadi bunu bloga yaz ve paylaş diye fısıldadı. Tabii hemen eyleme geçtiğim sanılmasın. Önce adaçayından bir yudum aldım, sonra bir mandalina yedim, okumaya devam ettim. Baktım olmadı, o paragrafın sesi bir türlü susmadı. Şimdi olmaz dedim, en iyisi mi ben senin altını çizeyim bak o zaman unutmam, olur da ileride kitap hakkında yazacak olursam alıntılarım. İkna olmadı ki durmadan dürtmeye başladı. Kalktım tuvalete gittim. Whatsapp’a bir iki mesaj attım. Paylaşma arzusu hiç kesilmedi. Kalksam buz dolabındaki kuru fasulyeden bir tabak koyup adaçayıyla birlikte yesem, lönk diye mideme oturur ve günün geri kalanında hiç bir şey yapmam, bu bilgi çok kesin bilgidir. Lakin elim varmadı, yaz dedim Qune, aman işte yaz da kurtul şundan, bu düşünce tarzı biraz yeni olmakla birlikte şu an oflaya puflaya yazıyorum. Gerçi keyfimi yerine getirdi.

Büyülü Dağ ilginç bir kitap. 880 sayfa. İlginçliği o değil tabii. Thomas Mann, üzerinde tam 12 yıl sıkı çalışmış. 1924’te yayınlanmış ama yazmaya, o hesapla Birinci Dünya Savaşı öncesinin gerginliğinde başlamış olmalı. Olay örgüsü verem olduğunu kabul etmekte zorlanan biraz da orta zekalı bir Alman gencinin Alp Dağlarındaki sanatoryuma sanki hasta olan kuzenini 3 haftalığına ziyarete gitmiş oradakilerle, hastalıkla hiç ilgisi yokmuş gibi davranmasıyla başlıyor. 880 sayfadan ve ayrıca anlatıcının imalarından tahminime göre oradan 3 haftada pek öyle kolay kurtulamayacak, hem de orada büyüyecek, olgunlaşacak olsa gerek. Çünkü ancak yüzde yirmisini okudum üçüncü haftanın son günlerindeyiz ve daha birinci cilt bile bitmedi. Kahramanın pat diye ölmesi de mümkün tabii ama sanmıyorum. Kitap hem esprili, hem de bol analizli, bol karakterli, oldukça melodik bir anlatımı var, tarifi güç, zaman zaman türkçeleştirmede sıkıntılar olsa da zaten böyle bir anlatım nasıl çevirilebilirdi bilemedim, her zaman en iyisi kendi dilinde okumak. Her neyse hoşuma giden ve kulağımın dibinde beni başkalarıyla paylaş haykırışını yapan paragrafı alıntılıyorum.

Teknoloji giderek doğayı denetimi altına aldığına göre, teknoloji yeni bağlantılar (yol ağları ve telgraf hatları geliştirerek) yaratıp iklim koşullarının üstesinden gelerek, ülkelerin bilgi alışverişi yaparak birbirlerini tanımalarını ve önyargılarından sıyrılmalarını sağlayacak ve bu, sonuçta ülkelerin kardeşliğine yol açacaktı. Bütün bunlar teknolojinin bu bağlamda en güvenilir yol olduğunu gösteriyordu. İnsanlık karanlıktan, korkudan ve nefretten arınmıştı ve artık ileriye ve yukarıya doğru mutlak anlama, içsel aydınlanma, iyilik ve mutluluk aşamasına ulaşmıştı; bu yolda ilerlemek için en yararlı araç da teknolojiydi.

Sevgili Sokak Lambası

Etiketler

, , , , , ,

sokak-lambasi

Sıradan bir insanım ne olsa. Bir kişi. Bilir kişi.

Neyi bilir kişi?

Hayatı. Başka neyi olacak. 47 yıllık bir deneyim sürüklüyorum arkamda.

Bazen tüm bu bilgilerin altında yıkık hissediyorum kendimi. Çökmüş bir bina. İlk yelde çatısı uçup gitmiş. Yan duvarlarını sel sürüklenmiş. Temel sağlam.

Yeniden güneşin doğmasını bekliyorum.

Önce kurusun her yer. Sonra başlasın yeniden inşaat dönemi. Yıkıp geçti şu yel ile sel. Ayakta kalmış olmak kalıbın sağlam döküldüğünü gösterir.

Sağlam kalıba sahibim ben.

Hava iyice aydınlanıyor.

Sokak lambası yaşam derdinde.

Biraz sonra başına geleceklerden habersiz gururla parlamaya, gözümü almaya devam ediyor.

Kibrinle beni sindiremezsin. Yaşam süren çok kısaldı. Henüz bilmiyorsun. Geleceğin kahiniyim ben. Hem sönmesen bile fark edeceğin gibi giderek daha az ihtiyaç var senin parlaklığına. İnsanoğlu görüyor artık sen olmasan da.

Güneş geri geldi. Geri geldi.

Bir müddet sonra unutulacaksın.

Servis bekleyen çocukların yaslandığı ne idüğü belirsiz tahta kütüklerden farkın kalmayacak. Sorsalar söyleyemeyecek çocuk, dayandığı altına köpeklerin işediği bir elektrik direği miydi yoksa otobüs durağı mı? Belki de bir reklam panosu direği diyecek.

Sevgili sokak lambası.

Saltanatın işte buraya kadar. Yeniden doğmak için tam 12 saat beklemelisin.

Güneşi hiç batmamaya bir ikna edebilsem işte o zaman sen gününü göreceksin. O günler de gelecek, belki. Dünyanın dönüşünü durduracağım. Bir yüz karanlıklar altında kalırken diğer yüz hiç bitmeyen aydınlıklara kavuşacak.

Haksızlık bu diyenlere cevabım hazır.

Söyleyin bana yer yüzünde haklı dağılım var mı?

Hangisi?

Doğa bile kayırırken topraklarını, bazılarına özen gösterip kuruturken diğerlerini insan oğlu neden kayırmasın sevdiklerini?

Bunca teknoloji neden?

Bir gün göreceksin ki dünya dönmeyecek. Bir grup insanın aydınlığa kavuşması için diğerlerinin karanlıkta kalması gerekir.

Peki, bunlar kim olacak? Kim neye nasıl karar verecek?

Boşuna uğraşma aydın olmaya, başka birileri mutlaka senden daha aydın olacak.

Underground.

Anadolu Yakası Çok Soğuk

Etiketler

, , , ,

blog photo.jpg

13:30’da diş doktorunda randevum vardı sabah 8:30’da kalktım öyle hızlı hareket etmişim ki sabahtan hiç bir şey yapmaya fırsat kalmadı. 5 saat boyunca anca fotoğrafı seçip altına Qunegond yazabildim. Pixelmator’a alışacağım galiba yazıyı yazmak bu sefer daha hızlı oldu. Başka hiç bir yerine dokunmadım. Aslında dokundum da erken farkettiğim için 10-15 geri al tuşuyla ilk haline benzer bir şey yakalayabildim. O geri al tuşları doğum anına kadar gitmiyor inanın belirli bir sayıda duruyor. O yüzden hatanın ne kadar öncesinden dönülse o kadar kar. Tam evden çıkacağım sıra kuzenim aradı bizim taraflara geçiyormuş hemen atladım tamam diye, dişten çıkınca onunla buluştum. Saat 15 falandı. Bu arada öncesinde anlatılacaklar var. Sabah dişe geç kaldım. Neden? Hep şu Picasa’nın yokluğu yüzünden. Evden panik halinde fırlayınca yanıma çene kalıbını almayı unutmuşum. Sokağın başından hatta başından da sağa dönüp bakkala doğru ilerleyip taksi durağının önüne gelmişken eve döndüm 5 kat yukarı çıktım kalıbı alıp yeniden yola koyuldum. Meğerse lazım değilmiş yeni kalıp alınacakmış. Bu birinci meseleydi bitti gitti. İkinci mesele yanımda beş kuruş para yoktu. Neden? Çünkü dünden dişe gider sonra eve dönerim, dönerken de para çeker eve gelen yardımcıya bırakırım diye hesap yapıyordum. Kuzen arayınca dönmeyeceğim tuttu. Eve parayı bırakmak gerekliydi. Artık kuzen daha önemli dedim ve cebimde ne varsa ne yoksa bıraktım, tek taksi parasını tutttum. Tek yön.

Dişçiden çıktıktan sonra taksiye binmeden önce Atm’den para çektim, Şaşkınbakkal’da taksiden ineceğim sırada ara tara para yok ortada, ceplerime baktım, oturduğum yerin altına falan baktım yok, sonra banka kartını alıp çantama koyduğum ama ardından parayı almadığım aklıma geldi. Aceleyle büfeden su alıp köşede duran taksiyi herkesten önce kapma stresine girmiştim. Bilmezsiniz belki bizim bu adi minibüs caddesi son zamanlarda sanırsın New York’ta bir avenü. Bir taksiye beş kişi falan saldırıyoruz. Bu arada hava da öyle soğuk ki, bilmiyorum İstanbul’un diğer tarafları nasıl ama burası kış başından beri Ayazağa. Canım ılımlı Kadıköy’ün içine ettiler. Bir küfürü de ben basayım. Nedir olay anlamıyorum, genelde gökdelen dikilince rüzgar kesilir derler, bizim bu taraf tam tersi binalar yükseldikçe rüzgar da artıyor. Normal seyrindeki tüm şehirler gibi hareket eden Avrupa yakasının negatifiyiz nazar değmesin. Gerçi meteo konusunda biraz değebilir zarar gelmez.

Tabii beş kuruş para olmayınca taksici haliyle epey üzüldü. Dur dedim şimdi bir Atm buluruz, nerede falan bakınıyorum adam miktar peşinde abla çok mu çekmiştin, kaç paraydı? Şimdi insan kendi fark edince başka, bir de bir başkası üzerine vurgu yapınca başka oluyor. Bastı mı beni iki kat hüzün. Dün zaten iyice hayıflanmışım şuraya para konusunda, lüzumsuz diş masrafları demişim, euro ve dolar alıp başını gitti konuşması yapmışım, hayır otarsi gibi bir şey yaşıyor olsak tamam diyeceksin sana ne elalemin parasından ister artsın ister azalsın benim cebime giren de yok çıkan yok ama durum öyle değil işte… hepimiz mecburiyetten ekonomist  kesildik… Aha valla telefonum her dink ettiğinde, bir programım var piyasadaki yabancı para artışlarını bildirme amaçlı öyle dink şey ediyor, onu da neden yüklediysem hiç bilmiyorum bir hırs bürüme anıma gelmiş olsa gerek,  yüreğim ağzıma geliyor, gözümün önüne gelen görüntüyse şöyle: izbandut gibi bir adam elimden zorla sinema biletimi hadi biletle kalsa iyi patlamış mısırımı ve frigomu da alıp kaçıyor, tırıs tepelek eve dönüyor, internetten hala kapanmamış dizi kanalı kaldıysa onu açıp idare etmeye çalışıyorum.

Taksi şoförü ısrarcı, miktar sorusunu bu sefer farklı sordu; az para değildir muhakkak. Hadi dedim sevinsin garip fazla değildi 100 tl çekmiştim ama benim için çoktu. Fazla olmaz mı abla yaa 100 tl bu dedi. Haydaaa hüzün katsayım beşe çıktı mı, hesaba kitaba daldım, o parayla ben en az 4 kitap daha alırım, sabah matinesini yakalarsam her biri patlamış mısırlı frigolu 5 ya da 6 film seyrederim, bir salı akşamı rüya grubuna katılabilirdim vs… derken baktım biz içeride karşılıklı ağlaşmaya başlayacağız aklıma kuzeni aramak geldi. Neyse zaten o da beni civarda ve dışarıda bekliyormuş hemen geldi durumdan kurtardı, sonra ısınmak için oralarda bir yerlere girdik. Zaten sabah bir tek muz, bir avuç kuru ceviz yemiş çıkmıştım, kurtlar gibi patates kızartmasına yumuldum, salata da istemiştim ama ne yalan söyleyeyim otlar biraz yavan geldi yarısını bıraktım. Portakal suyumu sonuna kadar bitirdim.

Dünden beri yeni yıl listesine uymaya çalışıyorum. Fotoğraflarla başladım 20.000 fotoğraf ayıkladım. Daha da var. Çeviriye ne dün ne bugün el sürdüm. Bir şey yapsam diğeri eksik kalıyor. Sabahtan yazıp akşam üzeri keyif çatmak niyetindeydim, keyiften kastım kitap, kahve, battaniye ve kanepe dörtlüsü, ama bloglara takıldığım için şu an bilgisayar başındayım. Gerçi bu da keyifli. Aslında blog yazmayınca bir müddet sonra okuyup takip etmeyi de savsaklıyorum. Çok beğendiğim 3-5 tanesine ayda bir girip toplu okuyorum falan.. ama yazmaya başlayınca nedense  düzenli okuma dürtüsü de otomatik ayar çekiyor. Bu kendine özgü dünyayı, ne olsa yılların verdiği aşinalık var, kurulmuş özel dostluklar var, ne kadar özlediğimi hatırlayıp hayıflanıyor, bir yandan da mutlu oluyorum. Düşündüm de eğer çeviri yapmasam sadece okuyup yazarak gezerek tozarak fotoğraf çekerek de keyifle yaşar gidermişim.

Bugünlük bu kadar olsun, sabahları zihnim daha kıvrak olur, yanımdaki çaya rağmen hala ısınabilmiş değilim. Koca bir çaydanlık yapmıştım bitsin, bir koca tas filtre kahve yapıp içeyim.

Niyetim Madagaskar’a neden gittiğimizle başlamaktı ama kısmet değilmiş. Yarın sabah erken kalkarsam yarına, olmadı pazar sabahına kesin anlatayım. Eski macbook’a bir bardak su dökülünce çok üzülmüştüm ama her işte bir hayır vardır bu yeni macbookpronun klavyesi çok şahane, yazdıkça yazasım geliyor. Üstelik taşıması kolay, çünkü daha küçük, iki katı daha güçlü, hafızası iki katı daha fazla.

Yeni Yılın Yapılacak İşleri

Etiketler

, , , ,

mada tana oto.jpg

Madagaskar’da son gün

Dün gece öyle bir gaza geldim ki yazmaya başladım. Tabii uzun zaman ara verince, üstüne Digitürk’te bond filmleri sezonu da denk gelince ne kadar çabalarsam çabalayayım yarıda kaldı. Biraz önce okudum, zaten pek matah şeyler yumurtlamıyormuşum. Hiç birini silmedim, aşağı satırlarda duruyor. Bond filmlerini gözümü ayırmadan seyrediyorum sanılmasın, zamanında hepsini birer ikişer seyretmiştim, ama öyle seyreden C.İ. Haliyle ben de oraya takılıp kalıyorum. Eskileri bir komedi, gerçi yenileri de öyleymiş. İlk seyredişte biraz da havasına girdiğimden olsa gerek öyküsü içinde yuvarlanıp gitmişim. Şu sonraki seyredişler başka minik detaylara odaklanmamı sağladı. Ne kadar faydalı bir şey peki ? İnanın bilmiyorum, ara sıra ruhuma iyi geliyor, onu biliyorum. Ayrıca bir haftadır extra uzman Bondolog Umberto Eco’yu da anmadan geçemiyorum. Eco gibi bilgisine hayran kalıp aşkınlığını takdir ettiğim birinin bu türden kolaylıkla popüler zırvalık değerlendirilebilecek şeylerin müptelası olması içimi rahatlatıyor bazen de aşırı ciddi takılan insanlara ne diyonuz leyn diyesim geliyor. Bu ikincisini kendi ruh ve fiziki sağlığım açısından pek yapmam ama madem bu sabah iç dökesim oldu, bu da itiraflar hanesine kaydolsun.

Bu aralar işlerim başımdan aşkın, öyle olunca haliyle her yere yazasım var, vakit yok ya… Her yere yazamasam da buraya tekrardan günü birlik ziyaretler yapmayı hedefliyorum. En azından doğru düzgün, öznesi yüklemi olması gereken yerde cümleler yapma becerim artar. Üstelik yazmak beyinde omega 3 etkisi yapıyor. Tecrübeyle sabit. Balık yağı içmeye son.

Maddesel gideyim bari:

  1. Bloga yazmak yeni yıl kararıydı, hayat felsefesi ‘çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekliyorum’ olan biri için başlama tarihi ocak ayının yirmi altısı olmuş pek geç sayılmaz. Bugünden sonra birincil işim bu olacak, önem ve öncelik sırasına uymaya çalışıyorum
  2. Yine kitap çevirisi aldım. Daha doğrusu bir önceki üçlemeydi, ilkini çevirdikten sonra diğer ikisini bırakmayı kendime yediremedim mi desem, gönlüm razı gelmedi mi desem, çok karışık duygular içerisindeyim, ara sıra şöyle düşünüyorum; yine başını belalara sokmaktan kendini alamadın, Qune.
  3. Diş tedavisi. En can sıkıcı madde. Bir çok dolgum, dahası sağlamların hepsi dolgulu, geçen yüzyılın amalgamlarıyla duruyor, hepsi değişecek, bir kısmı kenardan köşeden kırılmış belki dolgu bile olamayacak. Öndeki, kendi olmayıp mekanı baki kalan sanal bir tanesine, uygun ve geçer görüş alırsa implant yapılacak. 2 adet uzun köprü yenilenecek. Bir ön dişin kılıfını geçen karda Çekirdek’le sinemaya gider ayak eldiven ısırıp selfi çekme sevdasına yere düşürdüm, aradık aradık bulamadık. Baktık filmi kaçıracağız aramayı kesip yola devam ettik. Yukarıdaki işlere ilaveten bir de kılıf yapılacak, ki aslında sonlanmak üzere ama diğerleri peş peşe hallolmayı bekliyor. Dolar ve Euro durmadan artıyor, benimle yarış ediyorlarmış gibi geliyor, çok canım sıkılıyor. Eldivenle dişin düşmesi ne alaka diyenler için açıklama ve fotoğraf: selfiyi bitirip iphone’u cebime koyduktan sonra mor eldiveni, ki deridir dikkate sunar, tutuş gücünün üstün olduğunu belirtirim, ağzımdan çektiğimde dişimin canım porselen kaplaması da bir metre öteye fırladı. Kıssadan hisse görmemişin karı olmuş meselesi şu aşağıda gördüğünüz karı ve anı belgelemek 650 tl’ye patladı. İndirimli fiyatmış. İndirimsizini düşünemiyorum bile.

    img_0395

    Eldivenli Çekirdek’li selfie

  4.  Yıl sonuna kadar öyküleri düzene koyup dosya yapmak, romanı bitiremem ama en azından iyice çalışıp eksiğini gediğini çıkarıp bir kaç ay içinde yazılıp bitirilecek hale getirmek. Gerekli okumaların hepsini yapamayabilirim ama en elzemlerini halletmek. Bu arada en zor geleni hangi okumaların en elzem olduğu… Kararsızlıktan, hayır bazen çok canım sıkıldığında hani ölsem mi daha iyi ölmesem mi karar veremediğim için yaşamaya devam ettiğimi hissederim. Neyse ki o anlar nadir anlar. Anlaşılan bu kalem biraz gözümde büyüyor.
  5. Fotoğrafları bir düzene koymak bu sene içinde yavaş yavaş yaparak bitirmek. Hali hazırda nuh nebiden kalma 7 makara fotoğrafı bastırdım bile… Bu kalemin içinde eski fotoğrafların negatiflerini digital ortama aktarmak da var. Sirkeci’deki bir dükkandan teklif aldım bile ama oldukça pahalıya patlayacak gibi duruyor, dişlerle birlikte nasıl gider bilmiyorum. Rakamsal paylaşım yaparsam toplamda 100.000’in üzerinde fotoğraf var.
  6. Evi bir düzene sokmak, sadeleşmek minimum ile yaşamak. Bunu epeydir düşünüyordum harekete geçemiyordum. Ekim sonu eski evden çıkmak zorunda kalınca üzerimize yıkmaya başladılar, geçeceğimiz ev henüz boşalıp boyası badanası yapılmadığından, on beş gün kadar o şekilde mecburen oturduk, biraz bahsetmiştim. Kıssadan hisse yeni inşaatlar küçücük, biz yine becerdik depreme dayanıklı raporlu yakın gelecekte yıkılma potansiyelini barındırmayan aynı mahallede, mahalle değiştirmek en korktuğum şeydi, 25 senelik eski bir bina bulduk ve geçtik ama küçülmenin gerekliliğini anlamak için taşınmayı birebir yaşamak gerekliymiş. Nitekim sadeleşmeyi önceden yapıp yeni eve minimal geçmeyi çok istedim ama beceremedim, ay o şundan hatıra, ay bunu ben bilmem nereden almıştım, ay o Kiki’nin küçüklüğü, benim gençliğim, çocukluğum vs… derken eşyaları neredeyse olduğu gibi yığma usülü yeni eve attıktan sonra Madagaskar için uçağa yetiştik desem yeridir. Kapıyı çekmeden perdeleri zor astık. Öyle sıkışık bir zamana denk geldi. Ama dönüşümden bu yana hiç yılmadan canla başla sadeleşme strateji ve tatbikatlarına devam ediyorum. Mesela dün, Caddebostan Cafe Nero ofise giderken bir torba kitap götürüp üst kata bıraktım. Bu işi biraz daha sıklıkla yapacağım. Geçen haftalarda Kiki’nin artık kullanmadığı üç büyük torba çeşitli kağıtlarını, yazı, resim kağıtları, elişi kağıtları, sanatsal kağıtlarını falan hepsini yakındaki sağırlar okuluna bağışladım, acayip sevindiler bilsem bu kadar sevinip teşekkür edeceklerini arada sırada satın da alır götürürdüm aklınızda olsun, boyalarını kalemlerini de isterlermiş kullanılmış bile olsa eğer yazıyorlarsa ki yazıyorlar ilk fırsatta onları da götüreceğim. Gardırop namına bir şeyim kalmadı. Pek almak niyetinde de değilim. Yıkayıp yıkayıp giyiyorum. Artık hep aynı şeyleri giyiyor olacağım, üçüncü şahıslara duyurulur. Asıl söylemek istediğim bu kararı uygulamama neden olan taşınma falan değil Madagaskar gezimiz oldu. Az ve özün hayatta kalıp mutlu olmaya, yaşamdan keyif almaya yeterli olduğunu bire bir kendi gözlerimle gördüm, deneyimledim, mutlu oldum. Umarım detaylı anlatırım. Adada 21 cennetvari gün geçirdik. Gittiğim yerden dönmek ilk defa zor geldi.
  7. Gmail’imdeki hiç durmadan 3’er 5’er bölünerek üreyen ve şu anda tam 13.947 adet okunmamış mail bildiren posta kutumdakileri 20.000’e ulaşmadan temizlemek.

Daha da madde yazmak isterim ama liste bu haliyle bile biraz cesur oldu. Gidişata göre ilk 6 ayın sonunda previzyon ister. O previzyon ne yönde olur, bütün tahminler aşağı dese de sene başından kötücül hislerle dolmak istemediğimden previzyonun previzyonu gibi konulara dalmak istemiyorum.

Dün gece bir gözüm Bond’dayken sabukladıklarım:

Picasa diye bir yazılım vardı internetten bedava indirilirdi, fotoğraflarımı onunla tasnif ederdim, çeşitli etkileri bir tıklamayla elde ederdim, mesela fotoğrafı çizim haline getirirdi ya da infrarouge etkisi yapardı, en çok kullandığım özelliğiyse bloga koymak için seçtiklerimin sağ alt köşesine ismimi otomatikten yazardı, çeşitli fotoğrafları keser yapıştırır birbirine ekler şablonlu, şablonsuz kolajlar yapardı. Kullanımı çok basitti. Teknoloji özürlüler için birebirdi. Gel zaman git zaman kullandım sonra geçenlerde bir gün bloga yazı yazacağım tuttu, baktım o yazılımın yerinde yeller ese… Google + lüzumsuz bulmuş, tedavülden kaldırmış. Ben de kendisini çok lüzumsuz buluyor ve hiç elimi sürmüyorum. O gün bugündür Picasa ortadan kaybolalı beri buraya bir türlü yazamıyorum. Çünkü hem fotoğraflara otomatik imza atacak hem de biraz önce saydığım tüm işleri yapacak, kullanımı kolay başka bir program bulamadım.

Yukarıdaki fotoğraf, herkesin Photoshop ayarında tavsiye ettiği Pixelmator ile yapıldı, belki iyi bir şeydir bilemem şu an bildiğim tek şey istediklerimi yapabilmem için bir ton zaman harcayıp zorlu bir eğitimden geçmem şart. Vakit olmayınca bir şekilde kotarırım şeklinde ilk denememi yukarıda yaptım. Sağ alt köşeye imza niyetine bir şeyler yazabildim ama bundan sonra her export edeceğim fotoğrafa aynısını koy komutunu veremedim, öyle bir emri tanımaz görünüyor ki bu durum beni oldukça üzdü sonra sinirlendirdi. Hadi diyelim bu o kadar önemli değil. Bir kere alıştım mı hepsine aynı imzayı elimle yapabilirim. Vakit kaybı ama… İkinci ve asıl önemli mesele; yukarıdaki arabanın alt tarafından yarı şöför kapısına yarı arka kapıya gelen bir parçayı  yanlışlıkla kopardım ve sonra yerine takamadım, ön kaportanın üzerine yapıştırmak zorunda kaldım. Bilginize.

Bir yerlere gidesim var… umarım pek belli etmemişimdir

batch_img_02061

Dumura uğradım.

Meli malı. Memeli mamalı.

Mam.

***

Kalamalı mimkalamalı.

Kumturaklı çamkırak.

Lı.

***

Pişman karalı.

Yas muralı.

İçimdeki kasmuralı.

Yukarıdaki şu nadide 3 HAİKU denemesini 2011 yılı günlüklerimde buldum. Yayınlayarak halka açmaya karar verdim. Sözcük oyunlarına yer verdiğim, içinde bulunduğumuz sistemi yerdiğim sembolik anlamlarla yüklü, analizi zor, sentezi imkansız, biraz da üst seviyelere hitap eden Haiku’lar adından da anlaşılacağı üzere kültürü olmayanların bön bakabileceği bir yüksek sanat türü.

Bilenlere not: buyrun sayın her biri 3 satır, her biri on yedi hecedir. Aslında gelenekselden ayrılan bir yanı var ama söylemem. Kişisel üsluptur.

Yeni yılın ilk gönderisini yazmakta geciktimse affola. Biraz özenmek istedim. Susan Miller’a göre bu sene terazilerin yılıymış. Kelepire çıkarttığım burcumu geri mi alsam ne yapsam. Ah bana bir akıl…

Her şey şu köşedeki bir bardak su ile başladı

Etiketler

, , , , , , ,

img_8783

Yazmak için sinirlenmek gerekliymiş. Gerçi bu sinir başka, ziyadesiyle kişisel bir sinir yoksa yaşadığımız ülkede çok şükür o konuda bir sıkıntı yok. Bolluk içinde yaşamak buna denmezse neye denir bilemiyorum. Bundan bir on yıl sonra tüm nobel edebiyat ödülleri peş peşe bizim olursa Qune bunu zamanında aha şuracığa yazmıştı diye hatırlanır umarım.

Şu an matkapla beynimi deliyorlar, dış cephede mantolama var. Eski evde yıkım süreci başlamışken, her taraftan balyoz ve matkap sesleri yükselirken, her yer molozken 10 gün oturmak zorunda kalmışlığım yüzünden bu ses her zamankinden fazla gerer oldu.

img_8618

Kapımı açtığımda karşılaştığım manzara buydu, en son gün trabzanları bile söktüler, elektriği zaten kapatmışlardı fenerle inip çıkıyorduk, sonra eski apartman görevlisi halimize acıdı da gitti açtı son iki gün en azından biraz rahat ettik.  Neyse asıl sinirim bu da değil.

Dün akşam birinci resimdeki masanın üzerinde bir de bilgisayarım vardı ve Westworld’ün son beşinci bölümünü izliyorduk. Normalde böyle bir şey yapmayız, yok masa toplu olur anlamında söylemiyorum masa biz eve yerleşmiş olsak da aynı şekil olurdu ama bilgisayarım üzerinde değil televizyona bağlanacağından başka yerde olurdu, dün gece değildi çünkü ara bağlantı kablosunu taşınma esnasında nereye tıkmışsak günlerdir bir türlü bulamıyoruz, diyeceğim şu ki tam bölüm sonuna yaklaşmış iken bende ani bir susuzluk, su içme ihtiyacı başgösterdi. Heyecanla bir hamle yaptım, su bardağını elime almak yerine bilgisayarın üzerine devirdim. Daha önce de aynı şekil bir takım ufak tefek kahve ya da su kazaları olmuştu, sıçrama düzeyinde kalmıştı, ciddi bir sorun çıkmamıştı ya da ben öyle sanmıştım çünkü son zamanlarda pil şarj etmemeye yüzde 60 doluluk varken bilgisayar fişe takılı değilse aniden kapanmaya ve fişe takılmazsa açılmamaya başlamıştı. Ama dünkü sel görülecek şeydi, kelimesi kelimesine dopdolu bir bardak, klavyenin ve ekranın dibine tamamıyla boşaldı hemen alıp ters çevirmeme rağmen alet kendiliğinden kapandı. Şu an Kiki’nin tuşları eksik ıskartaya çıkarılan macbook’uyla idare ediyorum, ona da bir zamanlar aseton dökülmüştü tuşlar o yüzden eksik, işkence içinde ve tekrar ediyorum sinirle yazıyorum.

IMG_8785.JPG

Kusacaklarım biter bitmez caddedeki apple’a gidip kendi macbook’umu bir açtıracağım. Dün bir de, iki kere açmayı denedim, açıldı bir iki dakika sonra çat diye kapandı. Derken biraz geç de olsa youtube’dan falan baktım, bu gibi durumlarda 96 saat hiç açmamayı tavsiye ediyorlarmış. Neyse öğrendiğim iyi oldu deyip yattım, gece kabus gördüm, saat 3 gibi uyanıp Stanislavski’nin Bir Aktör Hazırlanıyor’un ingilizcesini kindle’dan, ışık açmadan okuyabileceğim tek alet olduğundan, bir hayli okuduktan sonra dalmışım bu sabah 8’de uyandım.

Akıllanır mıyım bilmiyorum? Pek sanmıyorum. Umarım kurtulur. Bu arada güncellemelere çok meraklı olduğumdan macbook’un yeni işletim sistemini ismini unuttum şimdi kurmuştum. Bu iyi haber. Çünkü pek back up falan yapmam. Hard drive’larım nerede onu da bilmiyorum şu an. Açılmamış o kadar fazla kutu var ki… Dün çok korktum, bir şey olacağından değil ama tüm karınca karınca tuttuğum günlüklerim, roman başlangıçlarım, tasarılarım, öykülerim vs… hiç birinin yedeği yoktu. Üstüne, dün gündüz tam son anda greencard başvurusunda bulunmuştum ve kontrol numaramı belgelerime kaydetmiştim. Kazansam bile o numara olmazsa eğer ruhum duymaz, kimse kimseyi kazandınız buyrun gelin diye aramıyor. Yani korkunç bir geceydi. Westworld zaten olmamış bir dizi, beşinci bölüme geldik ortada hala daha kurguya benzer bir hareket yok ona da sinirlendim şimdi. Bir daha seyretmeyeceğim diyesim var ama yalan olur seyrederim, şimdi bir de bunun için tükürdüğümü yalamayayım zaten başka her şey için yeterince yapıyorum. İyi habere gelince: apple’ın yeni işletim sistemi belgelerimi ve masa üstünü de fotoğrafların yanı sıra icloude’a alıp kaydediyor, bu sabah iki bardak limonlu su ve bir fincan kahveden sonra kafam çalışmaya başlayınca kontrol ettim tüm servetim, başvuru numaram bile cep telefonumda mevcut ve ulaşılır biçimde….

Bunca lanetin arasında apple seni seviyorum.

Benim de Artık bir Tina’m Var

Etiketler

, , , ,

1-IMG_6933

Çekirdek bir haftalığına burada. Bu sefer değişik bir şey yapalım ve gezelim dedik. İroni değil bu, her geldiğinde eve iş getiriyor diyelim. Eh benim çeviriler hiç bitmiyor zaten, salonda karşılıklı oturup çalışıyoruz, derken onun gitme vakti geliyor, birlikte gezememiş olmanın iç burukluğu ve hüzünle bavulunu hazırlayıp yola çıkıyor, ben de arkasından bakıyorum. Yine de kadim alışkanlıklardan kurtulup yeni bir evrene geçmek hiç kolay değil. O yüzden dün dışarı adım atabildiğimizde saat 15:30 olmuştu bile. Bizi ancak ancak Kadıköy paklar dedik. Kartpostalcıları gezdik. 40 tl’lik kart almışım. Saray’da bir şeyler atıştırdık. Bir de anlamsız Osmanlı ceketi aldım 20 tl’ye kostüm gibi, ince yorgandan bozulup yapılmış sanki, tam kışlık, ama aklım kalmıştı. Adliye’nin karşısındaki sanat ve kültür merkezinin bahçesinde kermes varmış. Tek dişe dokunur şey oydu. İlk fırsatta giyinip fotoğrafını koyacağım.

2-IMG_6935

Sahafları dolaşınca uzun zamandır aklımın kaldığı çocukluğumun çizgi roman dergisi Tina’yı dayanamadım son anda aldım. Üstelik görünürde yoktu, kendim kaşındım, kendim sordum. Tam da dükkanlar kapanmak üzereydi. Parama sonunda kıydım. Kaç lira olduğunu hiç söylemeyeyim. Çok lira. Gerçi mutluluğumun haddi hesabı yok. Benim de artık bir Tina’m var. İçimden bir ses sen bunun tüm ciltlerini alırsın diyor, hani bir kere dövme yaptıran tüm vücudunu kaplatana kadar rahat etmezmiş ya o benimki de o hesap sanki ve fakat kendimi tutuyorum, tutacağım.

3-IMG_6936

Akşam eve gelince okumaya başladım. İlk şaşkınlığım yaw bunlar ne saçma sapan şeylermiş, ben bunlarla mı büyümüşüm oldu. Neden zaman zaman zeka geriliği, algılama eksikliği, iletişim bozukluğu vakaları görüldüğü ortaya çıkmış oldu. Yine de mutluluğuma gölge düşüremediler. Dergi elime geçtiğinde ilk olarak hemen arka sayfalara geçer, Afacan Cüceler’i okurdum. O ‘r’ harfini kaçırmalarına bayılırdım.

4-IMG_6937

İkinci olarak Canım Tina’ya geçerdim. Bunlar bir evvelki sayıdan devamlı olurdu.

5-IMG_6938

Sonra da Jackie ve Deli Gençlik. Daha genç olmama çok vardı ama o zamanlardan hayrandım işte. Bu üçünü bir çırpıda okunduktan sonra geriye diğerleri kalırdı onları da baştan sona okur, bilmecelerini yapar, fıkraları gözden geçirir bir çoğuna çok gülerdim. Dün gece okuduğumda sevimsizliklerine şaşkınlık geçirdim.

1-IMG_6940

Garip Tabiat ilginç şeyleri anlatırdı, Sizler İçin sayfasında da genellikle türk ya da yabancı şarkıcılar, şarkı sözleri olurdu. Zaten şarkı sözleri uzun müddet bizim neslin kızlarını meşgul etmiştir. O zamanlar hepimizin anket defterlerinin yanı sıra şarkı sözleri defterimiz vardı. Bir nevi scrapbook gibi tutardık. Kenar süsleri, çıkartmalar, kesilip yapıştırılan resimler vs…  France Gall röportajını görünce donup kaldım. France Gall 1990 yılında Lyon’a gider gitmez sesi çok hoşuma gittiği, içimi sıcacık yaptığı için cd’sini aldığım ilk şarkıcıydı ama bir türlü de anlam verememiştim ben bu kadını nereden tanıyorum, imkan yok diye… zihin unutuyor işte ama organlar, beden asla.

2-IMG_6941

Bu son fotoğraf da France Gall’ün gençlik resmi. 1947’li olduğuna göre o zamanlar 21 yaşında falanmış. Benim aklımda kalan ve tercih ettiğim Fransa’da ilk defa tanışıyorum sandığım olgun kadınlık halleri.

Artık yollara dökülelim, bugün saat konusunda dünden biraz daha halliceyiz.

İki Fotoğraf Arasındaki Farkı Bulun

Etiketler

, , , , , ,

2-IMG_6921

Pazar gecesinden tedbirli yattım, Pazartesi sabahı Melanie Klein semineri başlayacak ona yetişeyim istedim. Gerçi her halükarda yetişirdim, üstelik bana salına salına yürüyerek 30 dakikalık mesafede ama içimden şunları dedim; ilk defa gideceğin bir yer riske atma, ilk intiba iyi bir şey olsun, şu lanet şirket öğretileri bir türlü yok olmuyor, duşunu al, kahveni iç, bir kaç sayfa ne okuyup sakinleşeceksen oku rahatla, öyle git. Bütün bunları yaptım elimde kahvenin geri kalanını koyduğum termosla panik halinde yola fırladım, taksi bulacağım, çünkü artık değil hızlı yürüme koşsam yetişemez durumdayım, bir yandan da tek elimle telefon açmaya çalışıyorum ben gelicem yoldayım merak etmeyin diyeceğim ama onu da diyemiyorum çünkü kaydolmamışım varlığımdan bile haberleri yok. Bizim buralarda sabahları taksi bulmak derttir. Kadıköy’ün gariban Tanzimat sokağı, bir anda NYC’nin en kalabalık caddesinde dizi dizi bekleyip sağa sola el ederek duran taksilere suya düşen ekmek parçasına anında üşüşen balıklar misali insanlarla dolar taşar. Ha bizim sokakta sabah vakti film çekin arkasına NYC gökdelenlerini yapıştırın, onca yol masrafına gerek yok o derece.

Bu durum ilk defa işime yaradı, henüz taksi bulamamıştım ama çalan telefonu açtılar, ben geliyorum dedim, buyrun gelin ama durum neydi, ya işte seminer, kaydolmadım ama yoldayım, eee şeklinde derin bir sessizlik, hani Melani Klein, yanlış numara mı?, haaa yok doğru numara ama o seminer haftaya pazartesi başlıyor, acaba gününü erkene aldılar bizim haberimiz mi yok, yok yok kesin almamışlardır merak etmeyin bu aralar günleri, haftaları, ayları şaşıran benim, tamam o zaman, tamam o zaman, haftaya görüşürüz.

Böyle bir konuşmadan sonra elimde termos, çantada bilgisayar ve sabah kahvaltısından oluşan çiğ sebze meyvelerim kala kaldım. Hava da fena güneşli, tekrar yukarı çıkmak hiç işime gelmedi, ayrıca Pazartesileri temizlik günü ve ben bir kaç haftadır evde kalıp temizliğin yapıldığını görmeye alışma uygulamaları gibi manyakça ve sapıkça bir düşünceye kapıldığımdan öyle bunalmışım ki klişeden de olsa ayaklarım geri geri gitti, hatta o kadar ki tüm gün yok olmayı planlamama rağmen eve çıkıp bilgisayarın kablosunu, okuyacak yedek bir kitabı bile almayı istemedim. Mutlu mesut bir firari havasında benim eski ofise, Caddebostan Nero gittim, bahçe bomboş, koltuklardan birine gömüldüm, püfür püfür bir çalışmışım öğlene kadar 13 sayfa yapmışım görülmedik bir hız. Yukarıdaki fotoğraf dün çalışırkenki manzaram.

Sonra acıktım ne yapsam, ne yesem diye düşünürken, ayrıca şarjım da azalmıştı, bir arkadaşım mesaj attı, onunla buluştuk, Happy Moon’da yine soğanlı çoban salatası ve bu sefer değişiklik olsun diye elma patates kızartması istedim, bu ikisini yedim. Ama Kadıköy Saray’ın patates kızartması başkaydı, bir kere taze patatesten yapıyorlar.

Eve döndüm ve her sabah ofise gidip bahçede çalışmaya karar verdim. Bilmem size de olur mu ama bana çok sık olur, yatıp uyuyunca bilinçaltım aldığım her türlü kararı siler, ertesi güne boş sayfayla başlarım. Bugünkü çalışma manzaram alttaki fotoğraf, Neredeyse öğlen olacak ne kadar yaptın derseniz sadece 3 sayfa bitirebildim. İşte iki fotoğraf arasındaki fark. Bulunamaz diye işimi sağlama alıp işaretleyeyim dedim.

1-IMG_6922