Varsın Çalsın Bütün Sazlar

Etiketler

, , , , , , ,

fullsizeoutput_6bf6

Sakın susturmayın, sürüp gitsin bu rüya, uyandırmayın.

Başlık ve alt başlıktan sonra kısa bir açıklama geçeyim, oldukça maddesel halimdeyim. Esnek, kıvrak yumuşak doku kalmadı, adeta cisimleştim. Bir ayı geçti koltukta oturuyorum, şu anda olduğu gibi. İç organlarımın, özellikle de bağırsaklarımın köşelendiğini hissediyorum. Tabii ister istemez bu katılık yazıma da yansıdı, öyle giriş gelişme sonuç, ara nağmelerde uyumlu geçişlerden hoşlanan türdenseniz şu an vakit varken okumayı durdurun. İsterseniz daha harika başka bloglar tavsiye edebilirim.

1- Bu aralar bizim eski Yeliz’in eski şarkılarına taktım. Varsın çalsın bütün sazlar bugünün talihlisi. Geçenlerde sensiz hayat nedir ki boş bir viraneyle meyhaneler yetmiyordu, gerçi şimdi meyhaneye verecek para da kalmadı, evde ispirto zamanları çok yakında, aman aman deyip Madagaskar’dan getirdiğimiz doğal, organik zencefilli şeker kamışlı romları idareli kullanıyoruz. Hatta bir tanesini acil durumda camı kırıp içiniz dolabına kilitledim.

2- Bu içki muhabbetinden sonra geçen ay falandı gözümü para bürüdü, acayip hırs yaptım, teklif edilen 700 küsur sayfalık bir kitabın redaksiyonunu yapmayı kabul ettim. Hem de 1 aya yetiştiririm dedim. Ne manyaklık? Hırs, para, aşk, nefret, intikam bunlar kötü şeyler… Hep dedim hala diyorum… Zaten elimde sürünen çoktan bitirmiş olup teslim etmem gereken bir kitap varken ne diye kabul edersin be Qune? Şu geçtiğimiz 33 günü, biraz manidar oldu ama vallahi billahi gerçek asal asil sayı, içerideki karanlık ofisimin duvarına çentik atarak saydım, 7/24 günde 15 saat çalışarak bitirdim. Her sabah 10 sayfa çeviri 30 sayfa redaksiyon. İstisnasız, whatsapp’sız, dizisiz, filmsiz, kitapsız. Hadi kitabı saymayalım elimde iki değişik kitap vardı, tepe tepe kullandım, okudum, ama yine de insanoğlu memnuniyetsiz kütüphanede nuh nebiden kalma okumadığım, elime bile almadığım ne kadar tozlu, hatta bir zamanlar bizim köpeğin kemirdiği kitap varsa onları okumak geçti içimden. Geçen cuma redaksiyonu bitirdim, geriye kitabın 1 günlük işi kaldı. Onu da yarın yapıp hayırlısıyla teslimatı gerçekleştireceğim. Teslimat saati için kargo şirketlerimizden feyz aldım, gün içinde gerçekleşecek hanımefendi. Eh günler uzadı, bilemedim şimdi. Güneş git desen de gitmiyor.

3- Güneş deyince aklıma geldi, geçenlerde çok sıkıldım, iki satır eğleneyim dedim Piaget’nin Dost Yayınlarından çıkmış Çocuğun Gözüyle Dünya’sını açtım okudum. 9-10 yaşındaki bir velete sormuşlar, soruyu unuttum ama cevap şu: Güneş olmayınca dünyamızı bulutlar aydınlatır. Sonra 7,5 yaşında falan bir kıza sormuşlar çakıl taşı yere düşerse hisseder mi, evet, neden, çünkü kırılır, peki masa bir şey hisseder mi, hayır, kırılsa hisseder mi, evet, peki eve doğru esen rüzgar hisseder mi bunu, evet, neden, çünkü rahatsız olur, geçemez, daha ileri gidemez. Peki bana hissetmeyen bir şey söyle, cevap yok, duvar sence hisseder mi, hayır, neden, çünkü yürüyemezler, yıkılsalar hissederler mi peki, evet, duvar bir evin içinde olduğunu bilir mi, hayır, yüksek olduğunu bilir mi, evet, neden, çünkü yüksektedir, yüksekte olduğunu bilir. Çocuk dediğin neşe kaynağı işte kanıtı. Kitabı ilk fırsatta baştan sona okuyacağım. Vakti zamanında en az 6 sene önce bir Tüyap kitap fuarından almıştım. Pişman değilim.

4- Çeviri derken, son çevirdiğim kitap Kaleb artık piyasada, Pegasus Yayınlarından çıktı, alın okuyun diyorum, Goodreads bağlantısı bir satır aşağıda, hakkında bir iki kelime yazmıştım: Kaleb 1. Batılıların young adult tabir ettikleri cinsten. Yazarın fransızlığına bakmayın, bu türün ilahları genelde amerikalılar bilinir ama vallaha ben beğendim, kendim çevirdim diye söylemiyorum, yoksa bugüne kadar oho ne çok çevirdim. İki elin parmaklarını geçmez aslen ama benim için çok hatta astronomik. Okuyun ama çeviri hatası falan bulursanız, ya da beğenmezseniz, ya da anlamazsanız falan takılmayın, sakın bana yazmayın, hiç konuşmam, arkadaşlıktan siler atarım, sonra bir de çeviri hatası bulanın başına 2 ayda teslim etmek üzere 1000 sayfalık çeviri işi gelsin diye beddua ederim, hatta  özel mesaj yazanlara hayatın başkalarının hatalarını bulup düzeltmekle geçer inşallah derim, haberiniz olsun. Sahiden şimdi yazınca bir an başıma gelirse diye düşündüm de, ne kötü bir beddua oldu o ikincisi öyle, nasıl geçer o hayat, insana zaten kendi hatası yeter bir de beddua icabı başkalarınınkine odaklanıp düzeltmekle uğraşmak, herşeye kadirler üzerine alınmasın tabii ben buradan tüyü yolunmuş fanilerden bahsediyorum.

5- Çeviri maddesinden bir türlü uzaklaşamıyorum, ikinci bir keşfim oldu, hatta twitter’a da yazdım, yanımda çekirdek olmadan, çiğdem olur, kabak olur fark etmez yeter ki dişleri ve dili oyalayan bir şey olsun, ne çeviri ne redaksiyon yapabiliyorum. Tam da ne güzel 25 kilo verdim, nasıl verdim falan gibi blog yazıları döşenip ele güne hava atmayı tasarlıyordum, 8’ini geri aldım. Bu arada bağzı arkadaşlarım, yakından görenler, yakından takip edenler, ay yüzüne sağlık geldi, ay böyle daha iyi oldu, ay sen meğerse açlıktan ölme sınırındaymışsın falan diyorsunuz, pek bozuluyorum haberiniz olsun. Hiç de iyi falan olmadı.

6- Sondan bir evvelki madde, yok yok iki evvelki… Yarın sabah Belgrad, Budapeşte bir gidip gelicem, sekiz gün yokum. Budapeşte’de iyi hamamlar varmış, bizim burada sular kesik, termosifon çalışmıyor vs… kese attırıcam o arada. Çekirdek 3 günlük Avrupa Cimnastik Şampiyonasına kompile kombine, neyle kombine bilmiyorum sürpriz olacak ama kız kardeş Budapeşte Operasındaki Kuğu Gölü balesiyle kombine yapmış,  biletler almış nostalji takılacağız, bizim zamanımızda televizyon pazar günleri paso spor yarışmaları verirdi. Nadia Komeniçi, Olga Korbut’larla büyüdük biz.

7- Demin çekirdek almaya çıktım, o arada sıkılmayayım diye şarkı dinliyordum. Jim Morrison’ın The End başladı, This is the end, artık neyin sonuysa her şey mübah sanırım o sonda çünkü diyor ki, Father, Yes son, I want to kill you… neyse buraya kadar bir enteresanlığı yok bir müddet sonra Mother, diyor, Yes son var mı yok mu hatırlamıyorum sanırım yok onun yerine I want to…. diye başlıyor ama o ara bir müzik karambolü yaşanıyor, laralop loralayl falan anlaşılmayan bir şeyler gelip geçiyor kulaktan ve hop konu değişiyor, çok merak ettim acaba annesine ne diyecekti? Dünün hürmetine annesini öpmek istiyor herhalde diye düşündüm. Yanlış mıyım, siz söyleyin, yanlışsam yanlış deyin. Ama bir evvelki maddede sıraladığım bedduaları unutmayın. Konuşmak serbest. Sadece hatırlayın o kadar. Neyse derken Janis Joplin’in Mercedes Benz’ine atladı itunes, hop orada da Oh lord! Won’t you buy me a color tv’ye takıldım, ya zaman değişti artık bu güzel şarkıları neden güncellemezler artık bir PS5 isterim ben diye düşündüm 2018 model.

8- Oyun demişken geçenlerde The Witness diye bir oyun keşfettim. Fotosunu birazdan ekliyorum, göreniniz bileniniz oynayananız varsa allah rızası için aşağıya bir yorum yazın iyi mi kötü mü durum tespit nedir, bilelim. Çünkü pek aklım kaldı, öyle fazla oyuncu değilimdir gerçi bir taktım mı sıkı takarım, ederi 144 tl kadar, para ödemeden bilenlerinizden birazcık görüş alsam süper olur. Yalnız ne olursa olsun oynarım abi, denizden babam çıksa oynarım tipindeyseniz belirtin, hatta kendi siteniz varsa falan onu da belirtin de yorumlarınızı çok ciddiye almayayım, yok eğer alırsam ve pişman olursam o zaman da o belirttiğiniz siteye günde yedi posta yorum yapar taciz ederim kabusunuz olurum haberiniz olsun. Ona göre tavsiye verin.

fullsizeoutput_6bf5

 

Neden Madagaskar?

Etiketler

, , , , , , ,

karaköy sokak.jpg

Sabah erkenden uyandım uyanmasına ama ayılması zaman alıyor, hala da tam sayılmaz, henüz kahve olmadı. Bu kafayla fotoğraf seçmek zul geldi, 2015’in lalettayin bir günü yeni konsept Karaköy sokaklarında çektiğim bu kareyi kabullendim. Niyetim başka şeyler anlatmak.

Buralara yazmayalı hayatımda önemli değişiklikler oldu.

1- 10 senedir oturduğumuz apartman başımıza yıkıldı, değiştirmek zorunda kaldık. Yeni taşındığımız yer eskisine 2 dk mesafe, istediğim gibi eski, 25 senelik, yeni yapıtlar, apartman demeye dilim varmıyor her biri sanat şaheseri maşallah ama içlerinde keşke yapanlar otursa diyorum, neyse uzun aramalar sonucu bulduğumuz, alıştığım yeni mekanımızı geçenlerde ev sahibi satmaya yelteniyor gibisinden bir hissiyata sahip oldum, halbuki bize vazgeçtim demişti,  azıcık canım sıkkın yani.

2- Ağırlığımda meydana gelen yaklaşık 25 kiloluk indirim. 80’i görüp hafif ötesine geçmiş iken şimdi 55-56 arası geziniyorum. Çok oturgan olduğum zamanlar 56, gezginkene 55 civarı. Rejim değil, beslenme biçimini değiştirdim, rahat ettim. Biraz da böyle takılayım. Sonrasına bakarız. 2015 yılının 15 Mart günü başlamıştım. Yazdığım iyi oldu, unutacağım diye aklım çıkıyordu.

3- Kiki en nihayetinde Orman Mühendisi olmaya karar verdi. İki sene yoğun matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi temel dersler gördükten sonra iki sene de bitkiler üzerine incelemeler yaptı, Darwinvari şemalar çizdi, notlar aldı. Bu arada peynir yapmayı bile öğrendi, bir müddet organik çiftlikte kaldı. Yetiştirdi, pazarda satışını yaptı. Anlaşılacağı oldukça çok çalıştı. Hatta geçen sene kampüse ziyarete gittiğimde ders defteri elime geçti, nadide notlarını alıp saklamak istedim ama vermedi sınavlar için lazımmış. Aşağıdaki fotoğraflarla yetinmek zorunda kaldım. Söz aldım, mezun olunca atmayacak, çerçeveletip saklayacağım. Devir değişiyor tabii, biz zamanında bu şekil not tutmazdık. Şimdi üniversitede not tutmanın raconu bu mudur, inanın bilmiyorum. Her renk farklı bir derse tekabül ediyor. Yaban ellerde okumak zormuş, öyle her ders için bir defter alamazmış, tanesi kaç paraymış haberim varmıymış, ayrıca o kadar yük taşıyamazmış, zamanında ağır okul çantasını mecburen taşımışmış, onu rahat bırakayımmış…

img_3004img_3005img_3006img_3007

Kıssadan hisse dört zorlu yüksek öğretim yılı sonunda okul, öğrencilerinin seçecekleri bölüme net karar verebilmeleri için bir sene boyunca gidip sağda solda staj yapmalarını önerince Kiki bu sürenin 6 ayını Madagaskar’daki Mangrove ormanlarında geçirmeyi seçti. Diğer 6 ay başka bir ülkede olacak, seneye okula geri dönüp eğer hoşuna gittiyse Tropik Orman bölümünü seçecek, tezini yazacak, mezun olacak, mühendis çıkacak. Tüm bu anlattıklarımdan, mezuniyet sonrası tropik orman neredeyse oraya gidecek gibi bir doğal sonuç çıkıyor. Şu an düşünmek istemiyorum. Neden orman derseniz aklıma gelen hiç bir şey yok. Son ana kadar oyuncu, artist, ressam falan olacak sanıyorduk, lise sonda hiç unutmam şubat ayıydı, fikir değiştirdim bilim okuyacam diyene kadar. Tek düşündüğüm C.İ.’nin yüzünden olduğu… Beni ele alırsak büyük şehirde doğdum, büyüdüm, öyle köyde yazlık falan da yoktu, tüm yaptığımız sıcakta sokak kenarından itişe kakışa boğazın sularına atlamaktı, babam kenarda balık tutardı, akşama onları yerdik. Bu arada annem neredeydi hiç bilmiyorum, büyük ihtimal kaldırıma havlu yaymış kemiklerini ısıtmakla meşguldü, kışa hazırlık. Evlenene kadar tek tanıdığım hayvanlar balıklar oldu, marmara denizinin midyeleri, karidesleri, yengeçleri, deniz kestaneleri…  Ha bir de kahverengi kalorifer böcekleri, o zamanlar Amerika’dan ithal edildiği söylenir, amerikalılara diş bilenirdi, kurtulmak için akla karayı seçtik ama soyunu tüketmeyi başardık sanıyorum, en azından İstanbul’da… C.İ. hem köy hem şehir çocuğu, anlamı; doğayla iç içe yaşamayı bilir, sever, yemeğini taştan çıkarır, ateş yakar pişirir, odundan evimizi, mobilyalarımızı yapar falan… Kiki bana kalsaydı kesin artist, filmci, senaryocu, oyuncu, operacı, piyanist ve daha nicelerinden olurdu, hadi yeteneksiz çıktı diyelim o zaman da müze müdürü olurdu. Doğduğundan bu yana dağ taş orman gezince haliyle durum bu oldu, şimdi şikayet edecek halimiz yok. Yine de ara sıra ben bu çocuğu yeterince müzeye götürmemişim diye acındığım olur.

İşte bizim Madagaskar gezisi de bu şekilde planlanmış oldu. Yoksa uzaktan sanıldığı gibi, bir kaç arkadaşımın söylemesiyle farkına vardım, öyle çok egzotik bir aile falan değiliz, ha kız öyle çıkmış olabilir ama biz gayet klasik hatta gezi konusunda oldukça tutucu hep aynı yerlere giden insanlarız. Her bayram tatilinde bu sefer değişiklik olsun başka bir yere gidelim diye yola çıkıp o trafikte bir kaç saat dolandıktan sonra yine Çengelköy Çınar altı çay bahçesine check-in yapan, tüm günü orada oturup birinci boğaz köprüsüne bakarak geçiren kişileriz.

Madagaskar hayatımda büyük değişikliklere yol açtı. İlk defa gittiğim yerden bu kadar etkilenerek döndüm ve bu göreceli uzun sürdü, ki genelde daha uçağa binmeden İstanbul burnumda tütmeye başlar, yine de Türkiye iz silmekte her şeyin üstesinden geliyor, o kesin. Geleli 2 ay oldu, muhteşem 21 günü hiç yaşamamış gibiyim. Bari günlüğe hatırladıkladıklarımı not edeyim dedim.

Uzun zaman ara verince yazmak zor oldu. Umuyorum bisiklete binmek gibidir, onu da bilmiyorum gerçi ama tabirini kullanmayı seviyorum, duruşuma belirli bir hava katıyor.

Doğası tutkulu olan biri düş katilleri karşısında korumasızdır…

Etiketler

, , , , , , , , ,

durulmayan bir kafa kitap.jpg

Başlık bugünlerde beni etkileyen bir kitaptan alınma. Psikiyatrist Kay Redfield Jamison’un Durulamayan Bir Kafa – Bir Delilik ve Duygudurumları Güncesi adı altında kendi manik depresif hastalığının öyküsünü anlattığı bir anı/biyografi. Oğlak Yayınlarından Pınar Kür’ün türkçesiyle 1996 yılında basılmış. Nereden edindiğimin cevabıysa tabii ki zamanında Tüyap Kitap Fuarından. Oğlak Yayınları dolaşıp karıştırmayı sevdiğim her daim kendime göre ilginç kitaplar bulduğum kült yayıncılarımdan biri. Bu sene Madagaskar gezisi sebebiyle fuara gidememek biraz içime oturdu.

Günlerce yazmak ve yazmamak arasında gidip gelirken dün sabahki dişçi randevusundan çıkıp, evet macera hala devam ediyor, dişlerin varlık nedenlerini sorgulamaya başladığım şu süreçte, eve vardığımda aklımda çok cici bir öykü taslağı vardı. Oturup kağıda dökmek yerine önce yemek yedim, sonra instagrama ardından whatsapp’a takıldım. Koca fincan kahve, koca fincan adaçayı içtim. Derken evden çıkıp sinemaya Manchester By the Sea filmini görmeye gittim. Hava güzeldi, gidip bir yerlere tıkılasım vardı. Tuzlu ve yağlı patlamış mısırları düşündükçe caddede yürürken keyifleniyordum. Ara sıra sinemaya sırf mısır yemeğe gidip gitmediğimi bile sorguladığım oluyor. Gerçi dönerken çıktığıma pişman oldum. Hava -1 dereceydi, koşuya geçtim desem yalan olmaz. Bu arada sinemaya yalnız gitmedim. Feng Shui’ci arkadaşımı da beraberimde sürükledim. Onu da iyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum çıktığımızda gözleri kıpkırmızıydı. Kendimi, hem ağlamadığım hem de arkadaşımın ağlamasına sebep olduğum için taş kalpli hissettim.

Onca mısırı tıkındıktan sonra kahve elzem olmuştu. Caddebostan Cafe Nero’ya uğradık. Bizim oralarda artık iki tane Cafe Nero var. Biri benim eski ofis, deniz kenarında, manzaralı, diğeriyse caddede Tchibo’nun yanına açılmış, daha urban life tarzı döşenmiş, bana ofis olamayacak kadar her daim kalabalık, göreceli küçük. Alt katta yer yoktu elimizde karton bardaklar yukarı çıktık. Aslında yalan atıyorum, önce yukarı çıkıp kendimize yer ayarladık, ben oturup bekledim, Feng Shui’ci arkadaşım tekrar aşağı indi siparişleri aldı geldi. Ara sıra yazarken ne oluyor bilmiyorum, içimden bir şeyler öyle yazma, doğrucu davutluk yapma, okuyan nereden bilecek gerçek mi değil mi gibisinden uzun uzun anlatmaktansa şortkat yap diye dürtüyor. İyi ki de üst kata çıkmışız. Manzarası caddeye bakan şık mı şık, kocaman bir Friends kanepesi koymuşlar. Fotoğrafı instagram hesabında.

DOLUYDU.

Önce bir kenara sandalyelere tıkıştık. Fakat aklım o kanepede… gel zaman git zaman bir türlü sohbete yoğunlaşamadım. İki kız arkadaş üzerine güzelce yayılmış oturuyor, önlerinde de bir sürü içecek, tabak, kalkmaya niyetleri hiç yok. Arkadaşa bir iki laf ettim, dönüp baktım, durum tesbiti yaptım. Geçen bakışımdan beri kanepeye sanki daha fazla gömülmüşler geldi. Moral iyice gitti. Tekrar bir iki laf, dönüp bir daha baktım, sonra yine bir iki laf derken… kalkmaya yeltenmeleri gözüme takıldı. Hop kanepeye atlayıverdik. O an başka bir şeyler dilemiş olmayı istedim. Ama hep böyle yakalanırım zaten, tüm ıvır zıvır isteklerim en birincil ihtiyaçlarmış gibi gelir, öyle bir enerji yayarım ki ortaya gerçekleşir. Önemli şeylerde yayacak bir şey kalmadığından o arzular havada asılı kalır, hiç bir zaman olmaz. Tabii şimdi biraz da kanepeyi tatmış olmanın rahatlığıyla böyle atıp tutuyorum.

f7

Neysem kanepede otururken aklıma 2015 mayısında Çekirdek’le yaptığımız Kaliforniya gezisi geldi. Eve gelince hard drive’dan eski fotoğrafları çıkardım. Warner Bros’a gitmiş, daha bir çoklarının yanında Friends’in çekildiği stüdyoyu da gezmiştik. Evet Friends oyuncuları Londra bölümleri hariç Los Angelos’tan dışarı hiç adım atmamışlar, o güzelim Central Perk New York’ta değilmiş. Bütün NYC gezi hayallerim suya düştü ama yine de ağzım kulaklarımdaydı. Zamanında yazmadığım için fazla duygu-detay hatırlamıyorum ama gezide top yekün çok eğlendik. Warner Bros’un 5 saatlik özel turunu almıştık, ciddi para verdiğimizi ama değdi dediğimizi hatırlıyorum hele de dizi ya da film manyağıysanız, ölmeden önce görülecek yerler listesine eklemekte fayda var. Umarım bir gün daha detaylı yazarım. Üşenmezsem.

f6

Yaklaşık 10-15 kişilik bir gruptuk ama kapıdan içeri çığlık çığlığa girdik. Üzerine bir kez olsun oturmak için neler vermezdim diye hayıflandığım o meşhur kanepe aşağıda. Beslenme sistemimi değiştirmemin üzerinden ancak 2 ay geçmiş bir kaç kilo vermişim ama hala devanasıyım. Şu an kendime bakamıyorum, neyse ki patlak gözlerle çıkmak yerine gözlük takmayı akıl edebilmişim. Fotoğrafı yok etmiyorsam, hepsi o kanepe uğruna. Olur da ölmeden önce bir kere daha Kaliforniya’ya gider ve WB turu alırsam ki yine en büyük hayallerimi süslüyor, o zaman bunu ortadan kaldıracağım. İlk seferinde bu kadar muazzam bir olayla yüzleşeceğimi düşünmemiştim, bileydim daha hazırlıklı giderdim. Bazı yerleri daha içime sindirirdim, en azından yanıma fotoğraf makinem için yedek pil, yedek hafıza kartı almayı düşünürdüm. Bir çok setin resmini çekemedim, bu da şuncacık yazıda içime oturan ikinci şey.

f5

75 kg olduğum bu fotoğrafı çabucak geçiyorum. Aşağıda, Friends’in bir başka fenomen mekanı Phoebe’nin gitar çaldığı diğer kanepe.

f4f3

Rachel’ın başına bela kahve-espresso makinesi

f2

Ve aşağıda tüm patatlığımla kahve servisine çıkarken yine ben…

f1

Bu odanın içinde en az yirmi dakika geçirdik, koca turun en keyifli anlarından biriydi. Tadı damağımda kaldı. Rehber bizi dışarı çıkarırken kanepenin arkasına saklanıp içeriye kilitlenmeyi arzulamadıysam namerdim. Hatta açık hava setlerinde tam da Pretty Little Liars’ın ve Gilmore Girls’ün çekildiği o kasaba meydanında bizi gezdiren tur arabasından atlayıp koşa koşa kaçmayı, sokak aralarında kaybolmayı, dekora karışmayı istedim.

Kıssadan hisse Jameson’ın söylediği gibi düş katilleri o kadar fazla ki korumasız kalmaya mahkumuz sanki… Kitabı okurken düşünüp duruyorum belki de herkesin içinde az da olsa bipolarlık mecburen oluşuyor.

Erteleme, Tembellik ve Büyülü Dağ

Etiketler

, , ,

IMG_8030.jpg

Hafta sonu düşündüm, sonunda bünyemin yapılacak işler listesine karşı alerji geliştirdiğine, en ölümcül hastalık tepkisi verip tüm gücüyle savunmaya geçtiğine karar verdim.

Karar almak da aynı şekilde tam tersine işliyor. Üzerimde bir tembellik, uzun zamandır görülmedik bir erteleme durumu kol geziyor.

Şimdiye kadar yaptığım elle tutulur hiç bir şey yok. Kitaptan iki satır ilerledim, gerekli siparişleri vermek üzere internet sitelerinde dolaştım, biri hariç hiç birini sonlandırmadım.

Ara sıra mutfağa gidip önce buzdolabını açıyor, içinde pişirilmek üzere bekleyenlere bakıyor, tam elimi atacakken gözüm pis tencerelere kaydığından eh ister istemez zihin benden önce bir sonraki adımı kontrol etme  girişimini ele alıyor, nakıs bana temizleri gerek olduğundan buzdolabının kapağını kapatıp hiç görmemiş, mutfağa hiç gelmemiş gibi yapıyor ve çıkıp salondaki koltuğuma geri yerleşiyorum.

Sabahtan beri yukarıda tanımladığım salon mutfak buzdolabı döngüsünü 3-5 kere ifa ettim.

Şu an adaçayı içip Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ını okuyorum. Bir paragraf dile geldi ve bana hadi bunu bloga yaz ve paylaş diye fısıldadı. Tabii hemen eyleme geçtiğim sanılmasın. Önce adaçayından bir yudum aldım, sonra bir mandalina yedim, okumaya devam ettim. Baktım olmadı, o paragrafın sesi bir türlü susmadı. Şimdi olmaz dedim, en iyisi mi ben senin altını çizeyim bak o zaman unutmam, olur da ileride kitap hakkında yazacak olursam alıntılarım. İkna olmadı ki durmadan dürtmeye başladı. Kalktım tuvalete gittim. Whatsapp’a bir iki mesaj attım. Paylaşma arzusu hiç kesilmedi. Kalksam buz dolabındaki kuru fasulyeden bir tabak koyup adaçayıyla birlikte yesem, lönk diye mideme oturur ve günün geri kalanında hiç bir şey yapmam, bu bilgi çok kesin bilgidir. Lakin elim varmadı, yaz dedim Qune, aman işte yaz da kurtul şundan, bu düşünce tarzı biraz yeni olmakla birlikte şu an oflaya puflaya yazıyorum. Gerçi keyfimi yerine getirdi.

Büyülü Dağ ilginç bir kitap. 880 sayfa. İlginçliği o değil tabii. Thomas Mann, üzerinde tam 12 yıl sıkı çalışmış. 1924’te yayınlanmış ama yazmaya, o hesapla Birinci Dünya Savaşı öncesinin gerginliğinde başlamış olmalı. Olay örgüsü verem olduğunu kabul etmekte zorlanan biraz da orta zekalı bir Alman gencinin Alp Dağlarındaki sanatoryuma sanki hasta olan kuzenini 3 haftalığına ziyarete gitmiş oradakilerle, hastalıkla hiç ilgisi yokmuş gibi davranmasıyla başlıyor. 880 sayfadan ve ayrıca anlatıcının imalarından tahminime göre oradan 3 haftada pek öyle kolay kurtulamayacak, hem de orada büyüyecek, olgunlaşacak olsa gerek. Çünkü ancak yüzde yirmisini okudum üçüncü haftanın son günlerindeyiz ve daha birinci cilt bile bitmedi. Kahramanın pat diye ölmesi de mümkün tabii ama sanmıyorum. Kitap hem esprili, hem de bol analizli, bol karakterli, oldukça melodik bir anlatımı var, tarifi güç, zaman zaman türkçeleştirmede sıkıntılar olsa da zaten böyle bir anlatım nasıl çevirilebilirdi bilemedim, her zaman en iyisi kendi dilinde okumak. Her neyse hoşuma giden ve kulağımın dibinde beni başkalarıyla paylaş haykırışını yapan paragrafı alıntılıyorum.

Teknoloji giderek doğayı denetimi altına aldığına göre, teknoloji yeni bağlantılar (yol ağları ve telgraf hatları geliştirerek) yaratıp iklim koşullarının üstesinden gelerek, ülkelerin bilgi alışverişi yaparak birbirlerini tanımalarını ve önyargılarından sıyrılmalarını sağlayacak ve bu, sonuçta ülkelerin kardeşliğine yol açacaktı. Bütün bunlar teknolojinin bu bağlamda en güvenilir yol olduğunu gösteriyordu. İnsanlık karanlıktan, korkudan ve nefretten arınmıştı ve artık ileriye ve yukarıya doğru mutlak anlama, içsel aydınlanma, iyilik ve mutluluk aşamasına ulaşmıştı; bu yolda ilerlemek için en yararlı araç da teknolojiydi.

Sevgili Sokak Lambası

Etiketler

, , , , , ,

sokak-lambasi

Sıradan bir insanım ne olsa. Bir kişi. Bilir kişi.

Neyi bilir kişi?

Hayatı. Başka neyi olacak. 47 yıllık bir deneyim sürüklüyorum arkamda.

Bazen tüm bu bilgilerin altında yıkık hissediyorum kendimi. Çökmüş bir bina. İlk yelde çatısı uçup gitmiş. Yan duvarlarını sel sürüklenmiş. Temel sağlam.

Yeniden güneşin doğmasını bekliyorum.

Önce kurusun her yer. Sonra başlasın yeniden inşaat dönemi. Yıkıp geçti şu yel ile sel. Ayakta kalmış olmak kalıbın sağlam döküldüğünü gösterir.

Sağlam kalıba sahibim ben.

Hava iyice aydınlanıyor.

Sokak lambası yaşam derdinde.

Biraz sonra başına geleceklerden habersiz gururla parlamaya, gözümü almaya devam ediyor.

Kibrinle beni sindiremezsin. Yaşam süren çok kısaldı. Henüz bilmiyorsun. Geleceğin kahiniyim ben. Hem sönmesen bile fark edeceğin gibi giderek daha az ihtiyaç var senin parlaklığına. İnsanoğlu görüyor artık sen olmasan da.

Güneş geri geldi. Geri geldi.

Bir müddet sonra unutulacaksın.

Servis bekleyen çocukların yaslandığı ne idüğü belirsiz tahta kütüklerden farkın kalmayacak. Sorsalar söyleyemeyecek çocuk, dayandığı altına köpeklerin işediği bir elektrik direği miydi yoksa otobüs durağı mı? Belki de bir reklam panosu direği diyecek.

Sevgili sokak lambası.

Saltanatın işte buraya kadar. Yeniden doğmak için tam 12 saat beklemelisin.

Güneşi hiç batmamaya bir ikna edebilsem işte o zaman sen gününü göreceksin. O günler de gelecek, belki. Dünyanın dönüşünü durduracağım. Bir yüz karanlıklar altında kalırken diğer yüz hiç bitmeyen aydınlıklara kavuşacak.

Haksızlık bu diyenlere cevabım hazır.

Söyleyin bana yer yüzünde haklı dağılım var mı?

Hangisi?

Doğa bile kayırırken topraklarını, bazılarına özen gösterip kuruturken diğerlerini insan oğlu neden kayırmasın sevdiklerini?

Bunca teknoloji neden?

Bir gün göreceksin ki dünya dönmeyecek. Bir grup insanın aydınlığa kavuşması için diğerlerinin karanlıkta kalması gerekir.

Peki, bunlar kim olacak? Kim neye nasıl karar verecek?

Boşuna uğraşma aydın olmaya, başka birileri mutlaka senden daha aydın olacak.

Underground.

Anadolu Yakası Çok Soğuk

Etiketler

, , , ,

blog photo.jpg

13:30’da diş doktorunda randevum vardı sabah 8:30’da kalktım öyle hızlı hareket etmişim ki sabahtan hiç bir şey yapmaya fırsat kalmadı. 5 saat boyunca anca fotoğrafı seçip altına Qunegond yazabildim. Pixelmator’a alışacağım galiba yazıyı yazmak bu sefer daha hızlı oldu. Başka hiç bir yerine dokunmadım. Aslında dokundum da erken farkettiğim için 10-15 geri al tuşuyla ilk haline benzer bir şey yakalayabildim. O geri al tuşları doğum anına kadar gitmiyor inanın belirli bir sayıda duruyor. O yüzden hatanın ne kadar öncesinden dönülse o kadar kar. Tam evden çıkacağım sıra kuzenim aradı bizim taraflara geçiyormuş hemen atladım tamam diye, dişten çıkınca onunla buluştum. Saat 15 falandı. Bu arada öncesinde anlatılacaklar var. Sabah dişe geç kaldım. Neden? Hep şu Picasa’nın yokluğu yüzünden. Evden panik halinde fırlayınca yanıma çene kalıbını almayı unutmuşum. Sokağın başından hatta başından da sağa dönüp bakkala doğru ilerleyip taksi durağının önüne gelmişken eve döndüm 5 kat yukarı çıktım kalıbı alıp yeniden yola koyuldum. Meğerse lazım değilmiş yeni kalıp alınacakmış. Bu birinci meseleydi bitti gitti. İkinci mesele yanımda beş kuruş para yoktu. Neden? Çünkü dünden dişe gider sonra eve dönerim, dönerken de para çeker eve gelen yardımcıya bırakırım diye hesap yapıyordum. Kuzen arayınca dönmeyeceğim tuttu. Eve parayı bırakmak gerekliydi. Artık kuzen daha önemli dedim ve cebimde ne varsa ne yoksa bıraktım, tek taksi parasını tutttum. Tek yön.

Dişçiden çıktıktan sonra taksiye binmeden önce Atm’den para çektim, Şaşkınbakkal’da taksiden ineceğim sırada ara tara para yok ortada, ceplerime baktım, oturduğum yerin altına falan baktım yok, sonra banka kartını alıp çantama koyduğum ama ardından parayı almadığım aklıma geldi. Aceleyle büfeden su alıp köşede duran taksiyi herkesten önce kapma stresine girmiştim. Bilmezsiniz belki bizim bu adi minibüs caddesi son zamanlarda sanırsın New York’ta bir avenü. Bir taksiye beş kişi falan saldırıyoruz. Bu arada hava da öyle soğuk ki, bilmiyorum İstanbul’un diğer tarafları nasıl ama burası kış başından beri Ayazağa. Canım ılımlı Kadıköy’ün içine ettiler. Bir küfürü de ben basayım. Nedir olay anlamıyorum, genelde gökdelen dikilince rüzgar kesilir derler, bizim bu taraf tam tersi binalar yükseldikçe rüzgar da artıyor. Normal seyrindeki tüm şehirler gibi hareket eden Avrupa yakasının negatifiyiz nazar değmesin. Gerçi meteo konusunda biraz değebilir zarar gelmez.

Tabii beş kuruş para olmayınca taksici haliyle epey üzüldü. Dur dedim şimdi bir Atm buluruz, nerede falan bakınıyorum adam miktar peşinde abla çok mu çekmiştin, kaç paraydı? Şimdi insan kendi fark edince başka, bir de bir başkası üzerine vurgu yapınca başka oluyor. Bastı mı beni iki kat hüzün. Dün zaten iyice hayıflanmışım şuraya para konusunda, lüzumsuz diş masrafları demişim, euro ve dolar alıp başını gitti konuşması yapmışım, hayır otarsi gibi bir şey yaşıyor olsak tamam diyeceksin sana ne elalemin parasından ister artsın ister azalsın benim cebime giren de yok çıkan yok ama durum öyle değil işte… hepimiz mecburiyetten ekonomist  kesildik… Aha valla telefonum her dink ettiğinde, bir programım var piyasadaki yabancı para artışlarını bildirme amaçlı öyle dink şey ediyor, onu da neden yüklediysem hiç bilmiyorum bir hırs bürüme anıma gelmiş olsa gerek,  yüreğim ağzıma geliyor, gözümün önüne gelen görüntüyse şöyle: izbandut gibi bir adam elimden zorla sinema biletimi hadi biletle kalsa iyi patlamış mısırımı ve frigomu da alıp kaçıyor, tırıs tepelek eve dönüyor, internetten hala kapanmamış dizi kanalı kaldıysa onu açıp idare etmeye çalışıyorum.

Taksi şoförü ısrarcı, miktar sorusunu bu sefer farklı sordu; az para değildir muhakkak. Hadi dedim sevinsin garip fazla değildi 100 tl çekmiştim ama benim için çoktu. Fazla olmaz mı abla yaa 100 tl bu dedi. Haydaaa hüzün katsayım beşe çıktı mı, hesaba kitaba daldım, o parayla ben en az 4 kitap daha alırım, sabah matinesini yakalarsam her biri patlamış mısırlı frigolu 5 ya da 6 film seyrederim, bir salı akşamı rüya grubuna katılabilirdim vs… derken baktım biz içeride karşılıklı ağlaşmaya başlayacağız aklıma kuzeni aramak geldi. Neyse zaten o da beni civarda ve dışarıda bekliyormuş hemen geldi durumdan kurtardı, sonra ısınmak için oralarda bir yerlere girdik. Zaten sabah bir tek muz, bir avuç kuru ceviz yemiş çıkmıştım, kurtlar gibi patates kızartmasına yumuldum, salata da istemiştim ama ne yalan söyleyeyim otlar biraz yavan geldi yarısını bıraktım. Portakal suyumu sonuna kadar bitirdim.

Dünden beri yeni yıl listesine uymaya çalışıyorum. Fotoğraflarla başladım 20.000 fotoğraf ayıkladım. Daha da var. Çeviriye ne dün ne bugün el sürdüm. Bir şey yapsam diğeri eksik kalıyor. Sabahtan yazıp akşam üzeri keyif çatmak niyetindeydim, keyiften kastım kitap, kahve, battaniye ve kanepe dörtlüsü, ama bloglara takıldığım için şu an bilgisayar başındayım. Gerçi bu da keyifli. Aslında blog yazmayınca bir müddet sonra okuyup takip etmeyi de savsaklıyorum. Çok beğendiğim 3-5 tanesine ayda bir girip toplu okuyorum falan.. ama yazmaya başlayınca nedense  düzenli okuma dürtüsü de otomatik ayar çekiyor. Bu kendine özgü dünyayı, ne olsa yılların verdiği aşinalık var, kurulmuş özel dostluklar var, ne kadar özlediğimi hatırlayıp hayıflanıyor, bir yandan da mutlu oluyorum. Düşündüm de eğer çeviri yapmasam sadece okuyup yazarak gezerek tozarak fotoğraf çekerek de keyifle yaşar gidermişim.

Bugünlük bu kadar olsun, sabahları zihnim daha kıvrak olur, yanımdaki çaya rağmen hala ısınabilmiş değilim. Koca bir çaydanlık yapmıştım bitsin, bir koca tas filtre kahve yapıp içeyim.

Niyetim Madagaskar’a neden gittiğimizle başlamaktı ama kısmet değilmiş. Yarın sabah erken kalkarsam yarına, olmadı pazar sabahına kesin anlatayım. Eski macbook’a bir bardak su dökülünce çok üzülmüştüm ama her işte bir hayır vardır bu yeni macbookpronun klavyesi çok şahane, yazdıkça yazasım geliyor. Üstelik taşıması kolay, çünkü daha küçük, iki katı daha güçlü, hafızası iki katı daha fazla.

Yeni Yılın Yapılacak İşleri

Etiketler

, , , ,

mada tana oto.jpg

Madagaskar’da son gün

Dün gece öyle bir gaza geldim ki yazmaya başladım. Tabii uzun zaman ara verince, üstüne Digitürk’te bond filmleri sezonu da denk gelince ne kadar çabalarsam çabalayayım yarıda kaldı. Biraz önce okudum, zaten pek matah şeyler yumurtlamıyormuşum. Hiç birini silmedim, aşağı satırlarda duruyor. Bond filmlerini gözümü ayırmadan seyrediyorum sanılmasın, zamanında hepsini birer ikişer seyretmiştim, ama öyle seyreden C.İ. Haliyle ben de oraya takılıp kalıyorum. Eskileri bir komedi, gerçi yenileri de öyleymiş. İlk seyredişte biraz da havasına girdiğimden olsa gerek öyküsü içinde yuvarlanıp gitmişim. Şu sonraki seyredişler başka minik detaylara odaklanmamı sağladı. Ne kadar faydalı bir şey peki ? İnanın bilmiyorum, ara sıra ruhuma iyi geliyor, onu biliyorum. Ayrıca bir haftadır extra uzman Bondolog Umberto Eco’yu da anmadan geçemiyorum. Eco gibi bilgisine hayran kalıp aşkınlığını takdir ettiğim birinin bu türden kolaylıkla popüler zırvalık değerlendirilebilecek şeylerin müptelası olması içimi rahatlatıyor bazen de aşırı ciddi takılan insanlara ne diyonuz leyn diyesim geliyor. Bu ikincisini kendi ruh ve fiziki sağlığım açısından pek yapmam ama madem bu sabah iç dökesim oldu, bu da itiraflar hanesine kaydolsun.

Bu aralar işlerim başımdan aşkın, öyle olunca haliyle her yere yazasım var, vakit yok ya… Her yere yazamasam da buraya tekrardan günü birlik ziyaretler yapmayı hedefliyorum. En azından doğru düzgün, öznesi yüklemi olması gereken yerde cümleler yapma becerim artar. Üstelik yazmak beyinde omega 3 etkisi yapıyor. Tecrübeyle sabit. Balık yağı içmeye son.

Maddesel gideyim bari:

  1. Bloga yazmak yeni yıl kararıydı, hayat felsefesi ‘çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekliyorum’ olan biri için başlama tarihi ocak ayının yirmi altısı olmuş pek geç sayılmaz. Bugünden sonra birincil işim bu olacak, önem ve öncelik sırasına uymaya çalışıyorum
  2. Yine kitap çevirisi aldım. Daha doğrusu bir önceki üçlemeydi, ilkini çevirdikten sonra diğer ikisini bırakmayı kendime yediremedim mi desem, gönlüm razı gelmedi mi desem, çok karışık duygular içerisindeyim, ara sıra şöyle düşünüyorum; yine başını belalara sokmaktan kendini alamadın, Qune.
  3. Diş tedavisi. En can sıkıcı madde. Bir çok dolgum, dahası sağlamların hepsi dolgulu, geçen yüzyılın amalgamlarıyla duruyor, hepsi değişecek, bir kısmı kenardan köşeden kırılmış belki dolgu bile olamayacak. Öndeki, kendi olmayıp mekanı baki kalan sanal bir tanesine, uygun ve geçer görüş alırsa implant yapılacak. 2 adet uzun köprü yenilenecek. Bir ön dişin kılıfını geçen karda Çekirdek’le sinemaya gider ayak eldiven ısırıp selfi çekme sevdasına yere düşürdüm, aradık aradık bulamadık. Baktık filmi kaçıracağız aramayı kesip yola devam ettik. Yukarıdaki işlere ilaveten bir de kılıf yapılacak, ki aslında sonlanmak üzere ama diğerleri peş peşe hallolmayı bekliyor. Dolar ve Euro durmadan artıyor, benimle yarış ediyorlarmış gibi geliyor, çok canım sıkılıyor. Eldivenle dişin düşmesi ne alaka diyenler için açıklama ve fotoğraf: selfiyi bitirip iphone’u cebime koyduktan sonra mor eldiveni, ki deridir dikkate sunar, tutuş gücünün üstün olduğunu belirtirim, ağzımdan çektiğimde dişimin canım porselen kaplaması da bir metre öteye fırladı. Kıssadan hisse görmemişin karı olmuş meselesi şu aşağıda gördüğünüz karı ve anı belgelemek 650 tl’ye patladı. İndirimli fiyatmış. İndirimsizini düşünemiyorum bile.

    img_0395

    Eldivenli Çekirdek’li selfie

  4.  Yıl sonuna kadar öyküleri düzene koyup dosya yapmak, romanı bitiremem ama en azından iyice çalışıp eksiğini gediğini çıkarıp bir kaç ay içinde yazılıp bitirilecek hale getirmek. Gerekli okumaların hepsini yapamayabilirim ama en elzemlerini halletmek. Bu arada en zor geleni hangi okumaların en elzem olduğu… Kararsızlıktan, hayır bazen çok canım sıkıldığında hani ölsem mi daha iyi ölmesem mi karar veremediğim için yaşamaya devam ettiğimi hissederim. Neyse ki o anlar nadir anlar. Anlaşılan bu kalem biraz gözümde büyüyor.
  5. Fotoğrafları bir düzene koymak bu sene içinde yavaş yavaş yaparak bitirmek. Hali hazırda nuh nebiden kalma 7 makara fotoğrafı bastırdım bile… Bu kalemin içinde eski fotoğrafların negatiflerini digital ortama aktarmak da var. Sirkeci’deki bir dükkandan teklif aldım bile ama oldukça pahalıya patlayacak gibi duruyor, dişlerle birlikte nasıl gider bilmiyorum. Rakamsal paylaşım yaparsam toplamda 100.000’in üzerinde fotoğraf var.
  6. Evi bir düzene sokmak, sadeleşmek minimum ile yaşamak. Bunu epeydir düşünüyordum harekete geçemiyordum. Ekim sonu eski evden çıkmak zorunda kalınca üzerimize yıkmaya başladılar, geçeceğimiz ev henüz boşalıp boyası badanası yapılmadığından, on beş gün kadar o şekilde mecburen oturduk, biraz bahsetmiştim. Kıssadan hisse yeni inşaatlar küçücük, biz yine becerdik depreme dayanıklı raporlu yakın gelecekte yıkılma potansiyelini barındırmayan aynı mahallede, mahalle değiştirmek en korktuğum şeydi, 25 senelik eski bir bina bulduk ve geçtik ama küçülmenin gerekliliğini anlamak için taşınmayı birebir yaşamak gerekliymiş. Nitekim sadeleşmeyi önceden yapıp yeni eve minimal geçmeyi çok istedim ama beceremedim, ay o şundan hatıra, ay bunu ben bilmem nereden almıştım, ay o Kiki’nin küçüklüğü, benim gençliğim, çocukluğum vs… derken eşyaları neredeyse olduğu gibi yığma usülü yeni eve attıktan sonra Madagaskar için uçağa yetiştik desem yeridir. Kapıyı çekmeden perdeleri zor astık. Öyle sıkışık bir zamana denk geldi. Ama dönüşümden bu yana hiç yılmadan canla başla sadeleşme strateji ve tatbikatlarına devam ediyorum. Mesela dün, Caddebostan Cafe Nero ofise giderken bir torba kitap götürüp üst kata bıraktım. Bu işi biraz daha sıklıkla yapacağım. Geçen haftalarda Kiki’nin artık kullanmadığı üç büyük torba çeşitli kağıtlarını, yazı, resim kağıtları, elişi kağıtları, sanatsal kağıtlarını falan hepsini yakındaki sağırlar okuluna bağışladım, acayip sevindiler bilsem bu kadar sevinip teşekkür edeceklerini arada sırada satın da alır götürürdüm aklınızda olsun, boyalarını kalemlerini de isterlermiş kullanılmış bile olsa eğer yazıyorlarsa ki yazıyorlar ilk fırsatta onları da götüreceğim. Gardırop namına bir şeyim kalmadı. Pek almak niyetinde de değilim. Yıkayıp yıkayıp giyiyorum. Artık hep aynı şeyleri giyiyor olacağım, üçüncü şahıslara duyurulur. Asıl söylemek istediğim bu kararı uygulamama neden olan taşınma falan değil Madagaskar gezimiz oldu. Az ve özün hayatta kalıp mutlu olmaya, yaşamdan keyif almaya yeterli olduğunu bire bir kendi gözlerimle gördüm, deneyimledim, mutlu oldum. Umarım detaylı anlatırım. Adada 21 cennetvari gün geçirdik. Gittiğim yerden dönmek ilk defa zor geldi.
  7. Gmail’imdeki hiç durmadan 3’er 5’er bölünerek üreyen ve şu anda tam 13.947 adet okunmamış mail bildiren posta kutumdakileri 20.000’e ulaşmadan temizlemek.

Daha da madde yazmak isterim ama liste bu haliyle bile biraz cesur oldu. Gidişata göre ilk 6 ayın sonunda previzyon ister. O previzyon ne yönde olur, bütün tahminler aşağı dese de sene başından kötücül hislerle dolmak istemediğimden previzyonun previzyonu gibi konulara dalmak istemiyorum.

Dün gece bir gözüm Bond’dayken sabukladıklarım:

Picasa diye bir yazılım vardı internetten bedava indirilirdi, fotoğraflarımı onunla tasnif ederdim, çeşitli etkileri bir tıklamayla elde ederdim, mesela fotoğrafı çizim haline getirirdi ya da infrarouge etkisi yapardı, en çok kullandığım özelliğiyse bloga koymak için seçtiklerimin sağ alt köşesine ismimi otomatikten yazardı, çeşitli fotoğrafları keser yapıştırır birbirine ekler şablonlu, şablonsuz kolajlar yapardı. Kullanımı çok basitti. Teknoloji özürlüler için birebirdi. Gel zaman git zaman kullandım sonra geçenlerde bir gün bloga yazı yazacağım tuttu, baktım o yazılımın yerinde yeller ese… Google + lüzumsuz bulmuş, tedavülden kaldırmış. Ben de kendisini çok lüzumsuz buluyor ve hiç elimi sürmüyorum. O gün bugündür Picasa ortadan kaybolalı beri buraya bir türlü yazamıyorum. Çünkü hem fotoğraflara otomatik imza atacak hem de biraz önce saydığım tüm işleri yapacak, kullanımı kolay başka bir program bulamadım.

Yukarıdaki fotoğraf, herkesin Photoshop ayarında tavsiye ettiği Pixelmator ile yapıldı, belki iyi bir şeydir bilemem şu an bildiğim tek şey istediklerimi yapabilmem için bir ton zaman harcayıp zorlu bir eğitimden geçmem şart. Vakit olmayınca bir şekilde kotarırım şeklinde ilk denememi yukarıda yaptım. Sağ alt köşeye imza niyetine bir şeyler yazabildim ama bundan sonra her export edeceğim fotoğrafa aynısını koy komutunu veremedim, öyle bir emri tanımaz görünüyor ki bu durum beni oldukça üzdü sonra sinirlendirdi. Hadi diyelim bu o kadar önemli değil. Bir kere alıştım mı hepsine aynı imzayı elimle yapabilirim. Vakit kaybı ama… İkinci ve asıl önemli mesele; yukarıdaki arabanın alt tarafından yarı şöför kapısına yarı arka kapıya gelen bir parçayı  yanlışlıkla kopardım ve sonra yerine takamadım, ön kaportanın üzerine yapıştırmak zorunda kaldım. Bilginize.

Bir yerlere gidesim var… umarım pek belli etmemişimdir

batch_img_02061

Dumura uğradım.

Meli malı. Memeli mamalı.

Mam.

***

Kalamalı mimkalamalı.

Kumturaklı çamkırak.

Lı.

***

Pişman karalı.

Yas muralı.

İçimdeki kasmuralı.

Yukarıdaki şu nadide 3 HAİKU denemesini 2011 yılı günlüklerimde buldum. Yayınlayarak halka açmaya karar verdim. Sözcük oyunlarına yer verdiğim, içinde bulunduğumuz sistemi yerdiğim sembolik anlamlarla yüklü, analizi zor, sentezi imkansız, biraz da üst seviyelere hitap eden Haiku’lar adından da anlaşılacağı üzere kültürü olmayanların bön bakabileceği bir yüksek sanat türü.

Bilenlere not: buyrun sayın her biri 3 satır, her biri on yedi hecedir. Aslında gelenekselden ayrılan bir yanı var ama söylemem. Kişisel üsluptur.

Yeni yılın ilk gönderisini yazmakta geciktimse affola. Biraz özenmek istedim. Susan Miller’a göre bu sene terazilerin yılıymış. Kelepire çıkarttığım burcumu geri mi alsam ne yapsam. Ah bana bir akıl…

Her şey şu köşedeki bir bardak su ile başladı

Etiketler

, , , , , , ,

img_8783

Yazmak için sinirlenmek gerekliymiş. Gerçi bu sinir başka, ziyadesiyle kişisel bir sinir yoksa yaşadığımız ülkede çok şükür o konuda bir sıkıntı yok. Bolluk içinde yaşamak buna denmezse neye denir bilemiyorum. Bundan bir on yıl sonra tüm nobel edebiyat ödülleri peş peşe bizim olursa Qune bunu zamanında aha şuracığa yazmıştı diye hatırlanır umarım.

Şu an matkapla beynimi deliyorlar, dış cephede mantolama var. Eski evde yıkım süreci başlamışken, her taraftan balyoz ve matkap sesleri yükselirken, her yer molozken 10 gün oturmak zorunda kalmışlığım yüzünden bu ses her zamankinden fazla gerer oldu.

img_8618

Kapımı açtığımda karşılaştığım manzara buydu, en son gün trabzanları bile söktüler, elektriği zaten kapatmışlardı fenerle inip çıkıyorduk, sonra eski apartman görevlisi halimize acıdı da gitti açtı son iki gün en azından biraz rahat ettik.  Neyse asıl sinirim bu da değil.

Dün akşam birinci resimdeki masanın üzerinde bir de bilgisayarım vardı ve Westworld’ün son beşinci bölümünü izliyorduk. Normalde böyle bir şey yapmayız, yok masa toplu olur anlamında söylemiyorum masa biz eve yerleşmiş olsak da aynı şekil olurdu ama bilgisayarım üzerinde değil televizyona bağlanacağından başka yerde olurdu, dün gece değildi çünkü ara bağlantı kablosunu taşınma esnasında nereye tıkmışsak günlerdir bir türlü bulamıyoruz, diyeceğim şu ki tam bölüm sonuna yaklaşmış iken bende ani bir susuzluk, su içme ihtiyacı başgösterdi. Heyecanla bir hamle yaptım, su bardağını elime almak yerine bilgisayarın üzerine devirdim. Daha önce de aynı şekil bir takım ufak tefek kahve ya da su kazaları olmuştu, sıçrama düzeyinde kalmıştı, ciddi bir sorun çıkmamıştı ya da ben öyle sanmıştım çünkü son zamanlarda pil şarj etmemeye yüzde 60 doluluk varken bilgisayar fişe takılı değilse aniden kapanmaya ve fişe takılmazsa açılmamaya başlamıştı. Ama dünkü sel görülecek şeydi, kelimesi kelimesine dopdolu bir bardak, klavyenin ve ekranın dibine tamamıyla boşaldı hemen alıp ters çevirmeme rağmen alet kendiliğinden kapandı. Şu an Kiki’nin tuşları eksik ıskartaya çıkarılan macbook’uyla idare ediyorum, ona da bir zamanlar aseton dökülmüştü tuşlar o yüzden eksik, işkence içinde ve tekrar ediyorum sinirle yazıyorum.

IMG_8785.JPG

Kusacaklarım biter bitmez caddedeki apple’a gidip kendi macbook’umu bir açtıracağım. Dün bir de, iki kere açmayı denedim, açıldı bir iki dakika sonra çat diye kapandı. Derken biraz geç de olsa youtube’dan falan baktım, bu gibi durumlarda 96 saat hiç açmamayı tavsiye ediyorlarmış. Neyse öğrendiğim iyi oldu deyip yattım, gece kabus gördüm, saat 3 gibi uyanıp Stanislavski’nin Bir Aktör Hazırlanıyor’un ingilizcesini kindle’dan, ışık açmadan okuyabileceğim tek alet olduğundan, bir hayli okuduktan sonra dalmışım bu sabah 8’de uyandım.

Akıllanır mıyım bilmiyorum? Pek sanmıyorum. Umarım kurtulur. Bu arada güncellemelere çok meraklı olduğumdan macbook’un yeni işletim sistemini ismini unuttum şimdi kurmuştum. Bu iyi haber. Çünkü pek back up falan yapmam. Hard drive’larım nerede onu da bilmiyorum şu an. Açılmamış o kadar fazla kutu var ki… Dün çok korktum, bir şey olacağından değil ama tüm karınca karınca tuttuğum günlüklerim, roman başlangıçlarım, tasarılarım, öykülerim vs… hiç birinin yedeği yoktu. Üstüne, dün gündüz tam son anda greencard başvurusunda bulunmuştum ve kontrol numaramı belgelerime kaydetmiştim. Kazansam bile o numara olmazsa eğer ruhum duymaz, kimse kimseyi kazandınız buyrun gelin diye aramıyor. Yani korkunç bir geceydi. Westworld zaten olmamış bir dizi, beşinci bölüme geldik ortada hala daha kurguya benzer bir hareket yok ona da sinirlendim şimdi. Bir daha seyretmeyeceğim diyesim var ama yalan olur seyrederim, şimdi bir de bunun için tükürdüğümü yalamayayım zaten başka her şey için yeterince yapıyorum. İyi habere gelince: apple’ın yeni işletim sistemi belgelerimi ve masa üstünü de fotoğrafların yanı sıra icloude’a alıp kaydediyor, bu sabah iki bardak limonlu su ve bir fincan kahveden sonra kafam çalışmaya başlayınca kontrol ettim tüm servetim, başvuru numaram bile cep telefonumda mevcut ve ulaşılır biçimde….

Bunca lanetin arasında apple seni seviyorum.

Benim de Artık bir Tina’m Var

Etiketler

, , , ,

1-IMG_6933

Çekirdek bir haftalığına burada. Bu sefer değişik bir şey yapalım ve gezelim dedik. İroni değil bu, her geldiğinde eve iş getiriyor diyelim. Eh benim çeviriler hiç bitmiyor zaten, salonda karşılıklı oturup çalışıyoruz, derken onun gitme vakti geliyor, birlikte gezememiş olmanın iç burukluğu ve hüzünle bavulunu hazırlayıp yola çıkıyor, ben de arkasından bakıyorum. Yine de kadim alışkanlıklardan kurtulup yeni bir evrene geçmek hiç kolay değil. O yüzden dün dışarı adım atabildiğimizde saat 15:30 olmuştu bile. Bizi ancak ancak Kadıköy paklar dedik. Kartpostalcıları gezdik. 40 tl’lik kart almışım. Saray’da bir şeyler atıştırdık. Bir de anlamsız Osmanlı ceketi aldım 20 tl’ye kostüm gibi, ince yorgandan bozulup yapılmış sanki, tam kışlık, ama aklım kalmıştı. Adliye’nin karşısındaki sanat ve kültür merkezinin bahçesinde kermes varmış. Tek dişe dokunur şey oydu. İlk fırsatta giyinip fotoğrafını koyacağım.

2-IMG_6935

Sahafları dolaşınca uzun zamandır aklımın kaldığı çocukluğumun çizgi roman dergisi Tina’yı dayanamadım son anda aldım. Üstelik görünürde yoktu, kendim kaşındım, kendim sordum. Tam da dükkanlar kapanmak üzereydi. Parama sonunda kıydım. Kaç lira olduğunu hiç söylemeyeyim. Çok lira. Gerçi mutluluğumun haddi hesabı yok. Benim de artık bir Tina’m var. İçimden bir ses sen bunun tüm ciltlerini alırsın diyor, hani bir kere dövme yaptıran tüm vücudunu kaplatana kadar rahat etmezmiş ya o benimki de o hesap sanki ve fakat kendimi tutuyorum, tutacağım.

3-IMG_6936

Akşam eve gelince okumaya başladım. İlk şaşkınlığım yaw bunlar ne saçma sapan şeylermiş, ben bunlarla mı büyümüşüm oldu. Neden zaman zaman zeka geriliği, algılama eksikliği, iletişim bozukluğu vakaları görüldüğü ortaya çıkmış oldu. Yine de mutluluğuma gölge düşüremediler. Dergi elime geçtiğinde ilk olarak hemen arka sayfalara geçer, Afacan Cüceler’i okurdum. O ‘r’ harfini kaçırmalarına bayılırdım.

4-IMG_6937

İkinci olarak Canım Tina’ya geçerdim. Bunlar bir evvelki sayıdan devamlı olurdu.

5-IMG_6938

Sonra da Jackie ve Deli Gençlik. Daha genç olmama çok vardı ama o zamanlardan hayrandım işte. Bu üçünü bir çırpıda okunduktan sonra geriye diğerleri kalırdı onları da baştan sona okur, bilmecelerini yapar, fıkraları gözden geçirir bir çoğuna çok gülerdim. Dün gece okuduğumda sevimsizliklerine şaşkınlık geçirdim.

1-IMG_6940

Garip Tabiat ilginç şeyleri anlatırdı, Sizler İçin sayfasında da genellikle türk ya da yabancı şarkıcılar, şarkı sözleri olurdu. Zaten şarkı sözleri uzun müddet bizim neslin kızlarını meşgul etmiştir. O zamanlar hepimizin anket defterlerinin yanı sıra şarkı sözleri defterimiz vardı. Bir nevi scrapbook gibi tutardık. Kenar süsleri, çıkartmalar, kesilip yapıştırılan resimler vs…  France Gall röportajını görünce donup kaldım. France Gall 1990 yılında Lyon’a gider gitmez sesi çok hoşuma gittiği, içimi sıcacık yaptığı için cd’sini aldığım ilk şarkıcıydı ama bir türlü de anlam verememiştim ben bu kadını nereden tanıyorum, imkan yok diye… zihin unutuyor işte ama organlar, beden asla.

2-IMG_6941

Bu son fotoğraf da France Gall’ün gençlik resmi. 1947’li olduğuna göre o zamanlar 21 yaşında falanmış. Benim aklımda kalan ve tercih ettiğim Fransa’da ilk defa tanışıyorum sandığım olgun kadınlık halleri.

Artık yollara dökülelim, bugün saat konusunda dünden biraz daha halliceyiz.

İki Fotoğraf Arasındaki Farkı Bulun

Etiketler

, , , , , ,

2-IMG_6921

Pazar gecesinden tedbirli yattım, Pazartesi sabahı Melanie Klein semineri başlayacak ona yetişeyim istedim. Gerçi her halükarda yetişirdim, üstelik bana salına salına yürüyerek 30 dakikalık mesafede ama içimden şunları dedim; ilk defa gideceğin bir yer riske atma, ilk intiba iyi bir şey olsun, şu lanet şirket öğretileri bir türlü yok olmuyor, duşunu al, kahveni iç, bir kaç sayfa ne okuyup sakinleşeceksen oku rahatla, öyle git. Bütün bunları yaptım elimde kahvenin geri kalanını koyduğum termosla panik halinde yola fırladım, taksi bulacağım, çünkü artık değil hızlı yürüme koşsam yetişemez durumdayım, bir yandan da tek elimle telefon açmaya çalışıyorum ben gelicem yoldayım merak etmeyin diyeceğim ama onu da diyemiyorum çünkü kaydolmamışım varlığımdan bile haberleri yok. Bizim buralarda sabahları taksi bulmak derttir. Kadıköy’ün gariban Tanzimat sokağı, bir anda NYC’nin en kalabalık caddesinde dizi dizi bekleyip sağa sola el ederek duran taksilere suya düşen ekmek parçasına anında üşüşen balıklar misali insanlarla dolar taşar. Ha bizim sokakta sabah vakti film çekin arkasına NYC gökdelenlerini yapıştırın, onca yol masrafına gerek yok o derece.

Bu durum ilk defa işime yaradı, henüz taksi bulamamıştım ama çalan telefonu açtılar, ben geliyorum dedim, buyrun gelin ama durum neydi, ya işte seminer, kaydolmadım ama yoldayım, eee şeklinde derin bir sessizlik, hani Melani Klein, yanlış numara mı?, haaa yok doğru numara ama o seminer haftaya pazartesi başlıyor, acaba gününü erkene aldılar bizim haberimiz mi yok, yok yok kesin almamışlardır merak etmeyin bu aralar günleri, haftaları, ayları şaşıran benim, tamam o zaman, tamam o zaman, haftaya görüşürüz.

Böyle bir konuşmadan sonra elimde termos, çantada bilgisayar ve sabah kahvaltısından oluşan çiğ sebze meyvelerim kala kaldım. Hava da fena güneşli, tekrar yukarı çıkmak hiç işime gelmedi, ayrıca Pazartesileri temizlik günü ve ben bir kaç haftadır evde kalıp temizliğin yapıldığını görmeye alışma uygulamaları gibi manyakça ve sapıkça bir düşünceye kapıldığımdan öyle bunalmışım ki klişeden de olsa ayaklarım geri geri gitti, hatta o kadar ki tüm gün yok olmayı planlamama rağmen eve çıkıp bilgisayarın kablosunu, okuyacak yedek bir kitabı bile almayı istemedim. Mutlu mesut bir firari havasında benim eski ofise, Caddebostan Nero gittim, bahçe bomboş, koltuklardan birine gömüldüm, püfür püfür bir çalışmışım öğlene kadar 13 sayfa yapmışım görülmedik bir hız. Yukarıdaki fotoğraf dün çalışırkenki manzaram.

Sonra acıktım ne yapsam, ne yesem diye düşünürken, ayrıca şarjım da azalmıştı, bir arkadaşım mesaj attı, onunla buluştuk, Happy Moon’da yine soğanlı çoban salatası ve bu sefer değişiklik olsun diye elma patates kızartması istedim, bu ikisini yedim. Ama Kadıköy Saray’ın patates kızartması başkaydı, bir kere taze patatesten yapıyorlar.

Eve döndüm ve her sabah ofise gidip bahçede çalışmaya karar verdim. Bilmem size de olur mu ama bana çok sık olur, yatıp uyuyunca bilinçaltım aldığım her türlü kararı siler, ertesi güne boş sayfayla başlarım. Bugünkü çalışma manzaram alttaki fotoğraf, Neredeyse öğlen olacak ne kadar yaptın derseniz sadece 3 sayfa bitirebildim. İşte iki fotoğraf arasındaki fark. Bulunamaz diye işimi sağlama alıp işaretleyeyim dedim.

1-IMG_6922

Sandman Üzerine Çok Postcrossing Üzerine Az Düşünceler

Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

SANDMAN - KUMADAM TÜM SERİ

SANDMAN – KUMADAM TÜM SERİ

Rüyamda bit pazarı gibi bir yerde Neil Gaiman’ın efsanevi Sandman çizgi roman serisinin orijinal çizimlerinden yapılmış 7 cildini oldukça iyi bir fiyata buldum, değerini bilecek birine doğum günü hediyesi yapmak üzere satın aldım. Bilinçaltında illa bir yerlerden bir çapanoğlu çıkar ya… eve gelince kutunun içinden sadece birinci cilt Sandman çıktı, diğerleri yine orjinal çizimdi ama Mickey falan cinsi şeylerdi. Devamını anlatmıyorum zaten konu birliği de yok o gece sabaha kadar oradan oraya atlayarak sektim durdum.

Sabah kalkınca ilk işim Sandman’lerimi elime alıp bakmak oldu. Bu arada hepsini okuduğum sanılmasın, bir çırpıda ilk cildini bitirip ya bunlar çok muhteşem böyle iki sıkının bir derenin arasından heba etmeyeyim ileride keyifle tadacağım uzun ve müsait bir zamana saklayayım dediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Bunlar çok hatalı düşünceler, yamuk kararlar. Parantez içi bilgiydi, bitti. Bir de baktım ki bir cilt eksik. 8. cilt, halbuki ben tamam sanıyordum. Bu arada bilinçaltımın benden daha bilgili olduğu, her şeyin seceresini tuttuğunu da iyice kanıtlandı. Rüyamda neden 7 cilt diye takılıp kalmıştım, sebebini şimdi yazarken fark ettim, arada boşluk olunca araya düşmüş. Peki niye eve gelince içinden sadece biri çıktı, belki de bir tek onu okuduğum içindir, şimdi de bunu düşündüm. Konu kaymasın, raftaki eksikliği fark eder etmez panik oldum. Sandman’leri bulmak kolay iş değildir, arayan bilir, zamanında çok aramıştım, hatta 6. cildin türkçe baskısını bulamadığımdan ingilizce orijinalini alarak tamamlamıştım. Aslında vardı da 150 tl falandı, kıyamadım parama. Gerçi ingilizce orijinali öyle kaliteli ki bir ara onları da tamamlamak geçmiyor değil içimden ama önce okuyacağım. 5. cildi bulabilmek için de akla karayı seçmiştim. O panikle bir an evvel Kadıköy gezisi planladım ve alınacaklar listesine ekledim. Listede bir de 6.45’in bastığı Ender serisi vardı. Dükkandan alınca yüzde 40 indirim varmış, haberi kulaklarıma çalınır çalınmaz hazırola geçmiştim.

Kalem kağıt ile fiziksel listeler yapmaktan vazgeçeli epey oldu. Gel zaman git zaman hiç bir şeyi unutmadan işi yürüttüm, şunun şurasında geçen seneden bu yana zihin listelerimde failini bir türlü yakalayamadığım silinme vakaları baş gösterdi. Bazı kalemler hiç iz bırakmamacasına yok oluyorlar. Bir yerlerden yeni bir virüs bulaştığına eminim ama ardındaki hacker’ı henüz bulamadım. Bu durumla başa çıkabilmek için kendime yeni, sağlam, tek kullanımlık bir saplantı yazılımı tasarladım. Listedeki önemli kalemleri ta ki alana kadar dakika başı içimden dışımdan tekrarlıyorum. Bilinçli bir saplantı bu. Baktım 8. cilt Dünyaların Sonu, bir kaç gün boyunca hatim ettim, tekrarladım, ezberledim.

Yağmurlu günde Kadıköy’e inince ilk işim postanenin arka sokağındaki Büyülü Dükkan’a gitmek oldu. Kasaya yakın kenarda köşede kalmış rafların arasında diziyi buldum. Dünyaların Sonu’ndan bir kaç tane var, bu arada 5. cilt de kalmamış, 6 zaten son baktığımdan bu yana hiç gelmemiş, sevindirik oldum, hemen birini aldım, tam kasaya gideceğim Dünyaların Sonu bana çok tanıdık bildik ama Kısa Yaşamlar daha az tanıdık bildik geldi, tereddütte kaldım. Emin misin Qune eksik olan bu mu, sanki bu var sende ama diğeri yani 7. cilt yok. Bu isim yakinen bildiğin bir şey, kütüphanenin raflarında sürekli gördüğünden olacak başka neden olsun, halbuki Kısa Yaşamlar ismi daha uzak geliyor değil mi vs diyerek serinin önünde 5-10 dk oyalanıp mantık yürütmeye çalıştıktan sonra, eminim ya mantık en pozitif, en doğru, en yanılmaz olandır, hisler aptaldır, geri zekalıdır, duygulara, sezgilere kapılınmaz, elimdeki cildi bıraktım, diğerini aldım. Eve geldim, kütüphanenin rafına diğer Kısa Yaşamlar’ın yanına sıkıştırdım. Böylelikle sayıca tamam oldular. Canım sıkıldı.Evin içinde dolandım durdum. Başkasına hediye ederim dedim, blogda çekiliş yaparım dedim, bir sürü şey dedim. Nasıl üşeniyorum. Değiştirme işi hep zul gelmiştir. Sahiplenme arzumun üstüne çıkar. Ama Sandman söz konusu olunca içime sinmedi. En nihayetinde gidip kitabı aradan çıkardım torbasına koydum.

Ve dolayısıyla  dün, Cumartesi gününün o kalabalığında Rumeli Hisarı  civarında gitmiş olduğum bir Kore Bit Pazarı’ndan, ki o da bir hüsranla sonuçlandı eve dönmek ya da mis gibi boğazda oturmak varken metrobüs, metro yoluyla Kadıköy’e vardım, kitabı değiştirdim.

Eve dönüşte postaneden Postcrossing için toplu pul almak istedim. Cuma günü zamanında yetişip başaramamıştım. Önümdeki bir çok gönderisi ve her bir zarfı taahütlü kağıdı doldurup yollamakta ısrarcı aynı anda korkunç derecede hiç susmamacasına şikayetçi gevezelik yapan tek kişiyi epeyce bekledikten sonra baktım bankonun arkasındaki kadın memur oldukça iyi gününde, sevecen ve bilgili gözüküyor. Umarım sinirlendirmem diye içimden dualar ederek yurtdışı kartpostallarının kaç lira olduğunu sordum, ardından çeşitli postanelerde yine çeşitli ve şaibeli cevaplar aldığımı da belirttim.

Kız bana yurtdışına kartpostal gönderiminin 2 yoldan olduğunu söyledi; biri özel hizmet uçakla diğeri normal hizmet gemi ve trenle. Normal hizmet bildiğim üzere 2,80 tl imiş. Özel uçak hizmeti istenirse ülkenin bulunduğu bölgeye bağlı ekstra ücret ödemek gerekliymiş. Ülkeler de kabaca 3 bölgeye ayrılırmış,

1. Bölge Avrupa 20 kuruş ek ücretle 3 tl.

2. Bölge Amerika, Uzak Doğu, Japonya vs… 50 kuruş ek ücretle 3,30 tl.

3. Bölge Avusturalya ve Yeni Zelanda 80 kuruş ek ücretle 3,60 tl.

Demek diye düşündüm attığım kartpostallar gemi ve trenlerde sürünüp yollarda heba olup gidecekleri yerlere bir türlü varamıyorlar, kimi 55-60 günde en kısa mesafelisi 20-30 günde olmak üzere yolculuklarını sonlandırabiliyor. Eve gelince bana yollananlara baktım hepsinde ya elle ya özel pulla ya da ıstampayla yapılmış uçak ile, da özel ulak vs yazıları var. Par Avion, AirMail ya da Priority. Sonra düşününce hatırladım eskiden bizde de mavi uçakla pulları vardı onları yalayarak yapıştırır ya da dikkati çeksin diye iki paralel çizgi arasına elle yazardık. Nedense modern zamanların kartpostal gönderilerinde artık gemi ve tren taşımacılığının yapılmayacağına kanaat getirip, kendimi inandırmışım. Aslında beyinde kaldırmak istediğim bir de şu çıkarım yapma yazılımı var ki başıma oldukça belalar açıyor, bu mektup pul işi en hafif olanı. Ona da ilk fırsatta kesin etkili bir program geliştireceğim, şimdilik oradan buradan arakladğım bir takım yamalarla çalışıyor.

Kıssadan hisse dün iyi bir gündü.

Not: Sevdiğim işlerin bir çoğunu neredeyse ebediyyen kenara koyma sürecine beni sürükleyen beynime yüklü bu hazzı öteleme yazılımı da, hangi hain yükledi onu bulamam tabii de, ilk fırsatta el atılacaklar listemin ikinci sırasında yer alıyor. Çok yakında işini bitireceğim.

Son Zamanların Saplantısı: Postcrossing

Etiketler

, , , , , ,

1-IMG_6910

Bu postcrossing işine bulaşalı tam beş ay olmuş. Bu arada bir çok kart kart geldi geçti. Ama bir türlü benim yolladığım kartlar yerine ulaşmıyor. Gerçi bugüne kadar 22 kart yollamışım sadece 1 tanesi zaman aşımına uğradı diğerleri 55 günde bile olsa yerlerine vardı. İlginç olanı bana gelenler hangi ülkeden yollanmış olursa olsun, yeryüzünde olmak kaydıyla, 1 hafta en fazla 10 gün içerisinde elimde. Aldığım kartların başka bir özelliğiyse çoğunun toplu bir şekilde gelmesi. Örneğin yukarıdakiler iki partide geldi. Sol üst köşedeki polaroid benzeri Kiki’den o sayılmaz ama öyle güzeldi ki aralara karışıvermiş. Geçen aylarda İspanya’ya gitmişti oradan yollamış. Sag üst köşedekiyse ta Japonya’dan geliyor, eski bozuk paralar. Arkasına da şöyle yazmış; İstanbul’u hiç görmeden şarkılardan tanıdım. 1978 yılında Japonya’da içinde İstanbul’a gitmenin hoşluğunu anlatan bir şarkı uzun müddet listelerden inmedi. Hatta bağlantısını da yollamış. Merak eden olursa diye paylaşıyorum, yaklaşık 56. saniyede falan İstanbul diyor.

Sağ alt köşedeki göl evi Finlandiya’dan… mesaj attım tam hayalimdeki ev dedim. Gerçekten de öyle. Finlandiya hayallerimi süslüyor. Bir iki Fin filmi de seyrettim bayıldım dedim. Saksıdaki çiçekler Alman emeklisi birinden, bahçesiyle ve çiçeklerle uğraşmayı seviyormuş. Siyah beyaz kartlar hoşuma gidiyor. Her biri hakkında bir sürü şey söylemek mümkün. Bir bakmışım saatler günler geçmiş, ben kartpostallara dalıp gitmişim. Bu arada kendi kartlarımı da çıkardım. Hani şu gittiğim ülkelerden aldıklarım ya da gezgin arkadaşlarımın gittikleri yerden yolladıkları. Gerçi son zamanlarda pek kart yollayanım kalmamıştı. Postcrossing tam zamanında geldi.

2-IMG_6911

Bu ikinci balya daha önce gelenler. Sağ alttan ikinci rus metrosunun haritası. Böyle harita biriktiren, hatta metro haritası biriktiren çok kişi var. Ortalara yakın siyah beyaz zebra ve mahkum kartına bayıldım. Eski reklam kartları çok hoş. Donna Tart’ın en iyi satan listelerine giren Saka Kuşu kitabına isim olan tablo yukarıda ortada. İşin güzeli profiline meraklarını giriyorsun ona göre özene bezene yolluyorlar. Hatta bazıları arkasına envai çeşit pullar, damgalar, çıkartmalar bile yapıştırıyor. Bu kadar hoş şeyler aldıktan sonra ben de yavaş yavaş yaratıcı fikirler geliştirmeye meyilli oldum. Henüz bir şey becerebilmiş sayılmam şimdilik sadece yüzde ikilik falan bir eğim söz konusu. Kart ve pul konusunda oldukça kısır ülkeyiz. Çocukluk günlerimi saymazsak.

3-IMG_6912

Aynı pozu bir de başka açıdan yakın plan çekmişim, nedense… Mesela bizde de Ara Güler’in eski İstanbul fotoğraflarından kartpostal yapsalar ne iyi olurdu. Tüm bulabildiklerim kalitesi bozuk ama yine de aldığım eski kartpostalların remake’leri. Yeniden çekimleri. Onlara da şükür. Yalnız şimdilerde farklı kartlar var design olarak düşünülmüş 2tl ila 4tl arasına satılıyor ama kalın kartondan, kenarları yuvarlak, bu türden yaratıcılıklara bir diyeceğim yok ama sıradan, adi ve fakat kaliteli kartpostal niye yok biraz canım sıkılıyor. Neyseki müzeler artık uyandı, yaptıkları sergilerin kartlarını basıyorlar gerçi onlar da eşek kadar fiyata satılıyor, bazen kendime almaya bile kıyamıyorum. Söylenme havasına kaydığımı fark ederek durdum. Hava bugün çok güzel şakır şakır yağmur yağıyor, sokağı sel aldı. Keyfim yerinde. Birazdan dışarı çıkacağım.

Boğaziçi Üniversitesinde Şeyh Bedreddin üzerine bir belgesel gösterimi ve ardından konferans söyleşi vardı ama bu havada pek gidesim gelmedi, Mühürdar sokaklarında fing atmak daha cazip seminerler güneşli günlere kalsın. Öyle keyifliyim ki yerimde duramıyorum, yazayım sakinleşeyim dedim.

4-IMG_6913

Postcrossing’de bir de Swap diye bir şey var. Eğer yapmak istiyorsan kutucuğa işaret koyuyorsun. Önce hayır demiştim, sonra Çekirdek evetlemiş, bu arada geçen geldiğinde onu da bu işe soktum, yavaş yavaş tüm aile soyunuyoruz, baktım fena bir şey değil, seçeneğimi değiştirdim. Artık swaplaşma potansiyeli taşıyıcısıyım.

Postcrossing eskinin mektup arkadaşlığından kat be kat daha iyi, tam ayran gönüllüler için bir aktivite. Kimseyle uzun süreli ilişkiye girme derdin yok. Bir postalık ilişkiler diyarı… Monogam olmana gerek yok hatta tercih sebebi değil, Swap’larda bile. Görüldüğü üzere insanoğlu bu, çeşitleme ihtiyacını bir yerden kısarsan başka yerden patlak verir.

Yukarıdaki fotoğraf bana ilk swap teklif eden bir Çek’ten geldi. Çıkma teklif eder gibi çok güldüm şu an… İstanbul’a hayranım benimle tek postalık ilişkiye girer misin? Hemen atladım neden olmasın pat adresimi gönderdim hadi sen de gönder yapalım şu işi. Bir kaç saat sonra adresiyle ben sana bir zarf hazırlıyorum mesajı geldi. Önce pek üstünde durmadım. Sonra, bari ben de iki tane kart yollayayım madem zarflı yollayacak dedim, aslında hafif de hüzünlendim. Çünkü zarf biriktirmiyorum, pullara karşı aşırı bir dadantım yok. Bu dadantı kelimesini geçenlerde Melani Klein’ın Siz Deli misiniz? kitabını okurken çevirmen Yılmaz Öner kullanmış, oradan arakladım. Tahmin edildiği üzere bir şeylere dadanmaktan geliyor. TDK’da yok. O yüzden yanına parantez içinde (obsession) eklemiş, yani saplantı. Ne diyordum pullara karşı aşırı bir dadantım yok, her ne kadar gençliğimde babamın zoruyla ya da heveslendirmesiyle pul koleksiyonuna başlamış olsam da üniversiteye girdiğimin ilk yılında babamı kaybedince tüm defterlerimi bir arkadaşımın o aralar gezip tozduğu bir oğlana hediye ettim. Gün gibi hatırlarım. Bir yaz günüydü. Tarabya otelinden çıkmış Beşiktaş yönüne doğru yürüyorduk, rüzgar saçlarımızı dalgalandırıyordu, plajın önünden geçerken bir anda aydınlanmış gibi kız arkadaşımın üzerinden doğru çocuğa eğildim pul koleksiyonum var sana hediye edicem, unutturma dedim. Daha sonra bir daha gördüm mü görmedim mi onu da hatırlamıyorum, büyük ihtimal defterleri de kız arkadaşımla yollamışımdır, hani sözünde durmadı olmasın diye, halbuki durmasam ne olurdu, zaten bir kaç gün içinde arkadaşımla da araları bozuldu. Uzun seneler düşünüp durdum leyn ben bunu niye yaptım diye. Şimdi diyorum ki babamın erken ölmesine öfkelenmişim demek… Al bakalım bırakır mısın kızını ortada gör bak pullara ne yapıyorum. Şimdilerde artık büyüdüğümü bu türden davranışlarda bulunmadığımı düşünüyorum, umarım öyledir. Bu lafın lafı açma meyli de canımı sıktı. Bir şey anlatıcaz burada bitmez oldu. Hüzünlendim diyordum, pullu zarf biriktirmem ama pullu kartpostal hoşuma gider.

Bir on gün sonra zarf geldi. Aman aman, o ne zarftır! Kendi yolladığım iki kıytırık kartpostalı düşününce öyle ezik hissettim ki, bir yandan da acayip sevindirik oldum, yolda para bulmuşçasına… İçine tahtadan kalp bile koymuş, iki adet çikolata para, birden fazla kart, ıvır zıvır dore yıldızlar, süsler, kelebekler vs… Kesin bunlardan bir kolajlama hatıra defteri yapacağım. İyi aklıma geldi birazdan Kadıköy’e indiğimde defterlere de bakayım. Zaten defter demesinler tüm dünyada ne kadar varsa hepsini alasım var. Sahiplenmeyi en çok istediğim şeyler listesi yaparsak en başta gelenler; kartpostal, bağzı kalemler, özellikle kurşun kalemler, defterler, kitaplar, kağıttan old style figürinler, bir ara gösteririm fazla yok elimde, olanlar da kimbilir hangi cehennemin dibindedir, kitap ayraçları…

Bana gelen kartpostalları bir de toplu halde göstereyim dedim. Düşmanımın başına gelsin, böyle postcrossing gelsin, dilerim. Benden bu kadar. Kadıköy’e inmişken postaneye de uğrayacağım.

Evde Kapalı Kalmanın Günlüğü

Etiketler

, , , , ,

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix

Saçma sapan yazmaya devam edeyim dedim, bu sabah oldukça keyifli uyandım. Saat altı demeden gözümü açtım, eski günlerdeki gibi. Erindim, gerindim, azıcık kedileri sevdim, baktım olmayacak kalktım. Yüzümü yıkadım… Şaka yaptım, böyle an be an günlük yazmaya devam etmeyeceğim. Bari kayda değer şeyleri sıralayayım:

1- Labada, ekşimik ya da kuzu kulağı tabir edilen pazıya benzer ama daha uzun, sapları sert yeni bir bitkiyle tanıştım. Dolması dolmaların en güzeli oldu, lahananınkinden bile güzel, yazmaya başlamasam deminden beri bir Whatsapp bir labada tenceresi şeklinde gidip geliyordum. Baktım bitecek tencerenin dibi görünmeye başladı iyisi mi Qune sen otur blog yaz dedim, yoksa tekrardan akşam yemeği hazırlamak gerekecek.

2- Saçlarımı kına ile boyadım. Uzun kararsızlıklar sonrası cesaret gösterdim ve yaptım. Saç boyalarından kurtulmak ama beyazlarımla gezmek istemiyordum. İlk kına denemem orta okuldayken falan olmuştu, sonucun ne olduğunu hiç hatırlayamadım, hatırlayabilsem belki olacaklara engel olabilirdim. Biraz limon koydum, asitli ortamda renk pigmentleri ortaya çıksın diye, sonra biraz filtre kahve, çay dediler ı-ıh yaptım, kahvenin üzerine gül koklar mıyım, kınada bile olmaz, gerisi su. Sonuç biraz turumcumsu bir şey oldu, beyazların olduğu dip kısımlar oldukça parlak havuç rengi. Şimdilik idare eder belki ama boyalı kısımlar aşağı inip  dipten çıkacak doğal beyazlıkta saçlarımının oranı arttıkça Pippi Uzun Çorap olmak kaçınılmaz olacak. Üç hafta sonra yeniden hazırlarken bitkisel mavi boya elde etmek üzere kahve ve limondan gayrı kaynamış kırmızı lahana suyu eklemeyi planladım. Geçen gün Facebook’ta nisan yumurtalarının boyanmasıyla ilgili paşlaşılan bir videoda gördüm idi. Yumurtalar masmavi oldular idi. Renk bir kenara, gerçi kendime ait küllü koyu kumral saçlarla ela gözlerim yeşil yeşil duruyordu, şimdi bu havuç rengiyle koyu sarı kedi gözüne döndüler, cildim daha bu sabah beyazdı, şimdi cilası gitmiş parke rengi oldu, açıkcası oldukça güzelleştim. Fakat elimi saçlarıma attığımda avucumu öyle bir dolduruyorlar ki çok yakında cumhuriyet sucuk kalınlığında iki örgü yapıp gezerim. Bir müddet aynaya bakmayacağım galiba ve yarından tezi yok gidip koyu siyah camlı gözlük edinmeliyim. Günün en büyük olayı bu.

3- Sabahtan 15 kupalık kahve yapmıştım, hepsini içtim. Kınadan artanı da içtim. Şu saatte hala çakı gibiyim. Dans ayakkabılarımı giydim gelip beni baloya götürmesi için C.İ.’yi bekliyorum, başka türlü yarın sabahı zor ederim. Dizi ya da film seyredemiyorum, kitap okuyamıyorum, bu yazıyı da gidip gelip yazdım, damarlarımda, al ve akyuvarlara arkadaş bir de kafeyuvarlar peydah oldu, o kadar fazla kafein akıyor ki bir yerde beş dakikadan fazla oturmak zul oldu. Halbuki uzun zamandır tembel hayvan modunda yaşıyor, oturan boğa lakabını gururla taşıyordum.

Bugünün ana başlıkları bu kadar, gerisinde evde temizlik vardı, biraz içim daraldı. Kına davasına dışarı çıkamadım. Çamaşır falan yıkandı, asıldı, ütüler kuru temizlemeye gidiyor ama onları da götürmeye her zaman heves etmiyorum, bugün de etmedim.

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix originals!

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix originals!

İntihar Etmeyeceksek İçelim Bari*

Etiketler

, , , , , , ,

Key West Sanat ve Tarih Müzesi Girişi - Florida

Key West Sanat ve Tarih Müzesi Girişi – Florida

Bu sabah içimde garip bir pis yaşama arzusuyla kalktım. En az bir hafta hiç yıkanmayayım, saçlarım kıtık olsun, sokakta yatayım, başı boş gezeyim, hiç bir şey yapmayayım. Erken saatlerde pislik olarak kendini gösteren başkaldırı öğleye doğru karakterim icabı işi her zamanki gibi tembelliğe götürmekte fazla zorluk çekmedi. Eh tabii düşünürsek yine dar zamanlardayım. Bir çok işin süre bitimine az kalmış, yakında doğum bekleniyor, yumurta henüz ana rahmine düşmemiş ama en azından evlenmişim orada bir sorun yok.

Bardağın dolu tarafını seçmeye çalışıyorum. Bu tutumun da başlarda iyi gibi gelirken aslında diğerinden, boş kısmına odaklanmaktan daha beter olduğunu düşünmekteyim. Şöyle oluyor; dolu kısmı göre göre sadece nefes almaktan hoşnut gerisi vur patlasın çal oynasın bir rakı sofrasında ilk 35’lik bittikten sonra elini havaya kaldırıp avuç içinle tumturaklı bir salla gitsin yapar, tüm sorumlulukları omzunun üzerinden savurup atarsın ya işte öyle bir ruh durumuna giriyorsun. Giriyorum. Sonra bir bakmışsın, bakmışım, biri senin bardaktan, belki de o yine sensin, azar azar demlenmiş dolu seviyesi bir parmağa inmiş hatta hiç kalmamış ama kadef mütemadiyen kalkıyor içelim güzelleşelim diyorsun. Tabii burada esas mesele ertesi güne ulaşmamak oluyor… Anda kalabildiğin sürece sorun yok. Tutabildiğin kadar sıkı tutmak önemli. Ellerine dört yüz dört sürebilirsin. O marka hala var mı, şimdi gençler Pritt falan kullanıyor galiba… Bu yolda her şey mübah. Anda kal, anda yaşa.

Seni o andan çıkaracak dahili ve harici düşmanların olacaktır. Boynunu eğme sakın. Cebren ve hile ile çalışmanın meziyetleri hakkında kanına girmek isteyecekler bulunacaktır. Ey tembel ve pis insan ilelebet özgürlük ve seçim hakkı senindir, bunu koru. Şahsi çıkarlarını bir iş, bir bulaşık uğruna heba etme. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki rakıda mevcuttur.

Yazmaya başlayınca iyice sapıttım. Başka ufuklara doğru gitmek eğilimindeydim, yukarıda görüldüğü türden kaymalar yaşadım. Umarım fay çatlamasıyla sonuçlanmaz. Yine de her şey oluruna varsın. Şimdilik hala iyiyiz, güzeliz. Acaba diyorum şuradan bir rakı koysam…

Bir de uygun fotoğraf bulursam, ki muhakkak bir şey bulacağım ve yazının en başına koyacağım, olsa da yapacağım olmasa da…

*Yazının başlığı Adalet Ağaoğlu’nun manyaklığa vardırırcasına sevdiğim Dar Zamanlar Üçlemesinin ikinci kitabı Bir Düğün Gecesi kahramanı Tezel’in özdeşleştiğim bir lafıdır. Bu üçlemeyi bir ya da bir çok nedenden dolayı henüz okumamış olan varsa sosyal, kültürel, öyküsel, psikopatik, felsefik, urbaniksel ya da dümdüz tarihimize dair bir şey bilmez kabul eylerim, tez okuna…

Qune İnadı En Fazla 12 Gün Sürer

Etiketler

, , ,

1-DSCN2443.JPG

Dijital günlüğe en son inat ve inatçı olmak üzerine bir yazı yazıp sonra da yılbaşında aldığın  topu topu iki karardan, aslında ikincisi öyle her gün yapılacak bir şey olmadığından tek karar da denebilir, dolayısıyla, ve fakat bu cümle burada bitmiyor ama bitirip başka bir cümleye atlayasım var, ve yaptım, yapıyorum, tek bir karar almıştın Qune epi topu 12 gün devam ettirebildin. Yuh diyorum sana!

Asıl acıklı olanı da ki ben bunu hep yaparım, çok iyi gidiyor, çok kararlıyım şeklinde ilan ettikten sonra tamamıyla enkaza dönerim. Konuyla ilişkin enkazdan bahsediyorum burada. Yoksa total bir çöküş durumu olmadı. Yine de üç gündür üzerime bir zen sakinliği inmişti. İşin garibi, Florida dönüşünden bu yana böyle garip bir ruh hallerindeyim. Cenneti, cehennemi görüp, yaa olup olacağı bu muymuş diyerek döndüğünde kasmayı bırakan, burada mecaz kasanlara, kasmayanlar zaten üzerine almasın, inançlı bir ruh halindeyim, sanki…

Bir gün doruklardaysam eğer, ertesi günü yeraltına inmelerimin, ki bu aralar oldukça yaşıyorum, en belirgin ve en yankı getiren halini, yankı derken kendi hayatımdan bahsediyorum, bir firmada çalıştığım sıralarda yaşadım. Belki daha önce anlatmışımdır, Hem artık burada kaç senedir bir şeyler anlatmaya çalıştığımdan, eh hafızanın, ne kadar iyi, ne kadar geniş olsa da, çeşitli zipleme teknikleri kullansa da, yine de belirli bir metrekareye sahip olduğuna dair şüphelerim var, hem de yaş itibariyle aynı şeyi sürekli anlatma davranışı sınır boyuna yaklaştığımdan daha önce anlatmış olduğum bir çok şeyi yeniden anlatıyor olabilirim. Eğer konuya farklı bir yaklaşım sergilemiyorsam, lütfen bunu benim başıma, yorumlarınızla kakınız. Hora geçecektir.

Firmada çalışıyorum, mekan değiştirmişiz, yepyeni, ışıldayan bir binaya geçmişiz, en tepede kantin, mola yeri, cafe gibi ortak kullanım alanımız bile var, ikinci köprüye bakan balkonlu manzarasıyla, ayrıca yemekhane muhabbeti bitmiş elimize sodekso biletleri verilmiş, dibine kadar özgürlük elde etmiş hisleri, yenilenmiş bilgisayarlar, cicili bicili fotokopi makineleri, telefon santralleri, topuklu ayakkabılarımın pahalı yer taşlarıyla döşenmiş koridorlarda çıkardığı tınıdan sarhoş, her katı bize ait olan o binanın içinde, kaç katlı olduğunu unuttum artık ama bodrumla birlikte beş vardı sanırım, keyifle yürüyüp gidiyordum. Çalışmak hobi gibi bir şeydi.

Gelgelelim bir gün, artık nasıl bir gündü hatırlamıyorum, mutluluktan öyle başım dönmüştü ki, parantez içinde belirtmek istiyorum, mutluluk kadar berbat bir bela daha bilmiyorum hani, bu kavramı ya da bu hali, kim neden, nasıl ve nerede icat etmişse kafasını gözünü yarasım var, oh içimi döktüm rahatladım, şimdi kaldığım yerden devam edebilirim, açtım posta kutumu ve genel direktörle, ik direktörüne kutlama mesajı yazdım. Uzun süren, meşakkatli tartışmalara yol açan taşınma projesini, binanın içinde çalışanlar için böylesine hoş ve olumlu bir şekilde yönetip sonuçlandırmalarından dolayı ikisine de teşekkür ettim. Eminim daha uzun ve dokunaklı bir şeyler yazmışımdır. Kendimi tanıyorsam eğer duyarlı anlarda elim, ağzım düşer. Ağız düşmesi için genellikle alkol de gerekir ama elim oldukça çabuk düşer, klavyeye bir kere dokunmakla iş biter. Ama özeti buydu. O akşam mesai bitiminde eve servisle, huşu içinde döndüm. Ertesi sabah oldukça iyi kalktım, makyaj yaptım, o zamanlar kozmetik firmasında çalışıyorum, her gün hiç sektirmeden keyifle yapardım, servisime bindim, her zamanki gibi güle oynaya şirket yakınlarına geldim. Servisler şirketlere sabahın köründe bırakır, çünkü bizden sonra bir de yuva çocuklarını okula götürme işi vardır, ama biz bir grup kapıdan içeriye girmezdik,  yakında bir park vardı, o parkın orada iner ağaçların içerisinde gizli saklı bir cafede kahvaltımızı eder sonra yine güle oynaya masalarımızın başına dönerdik, işte o sabah da aynısını yaptık.

Masama geçtim, bilgisayarımı açtım. İlk işim posta kutusuna girmek ve İK direktörüyle, bizim bölüm direktörüne istifa mektubumu yazmak oldu. Üç gün düşün sen, hemen karar verme dediler, büyük bir cömertlikle… Üç gün düşündüm, kararım kesin dedim, ayrılış o ayrılış. Sonra arada sıkılıp bir senelik bir kaç aylık başka şirket maceralarım olsa da başka hiç bir yer kesmedi. O günden beri de evdeyim.

Kıssadan hisse, çok kararlıysam ve mutluluk sergiliyorsam eğer, bu işin arkasından kesin bir bokluk çıkacak demektir.

Not: Florida fotoğrafları koymaya devam ediyorum. O eyalete çok bağlandım. Neden bilmiyorum? Seyahati anlatmaya bir başlasam, belki çözebilirim. Halbuki New York, New York şeklinde sayıklıyordum. Yukarıdaki, Miami, Ocean Drive’da kaldırımdan yürürken önünden geçtiğimiz, kenara sıralı barlardan birinin içi. Bütün ahali dışarıdaki masalara yayılmış koca bardaklarla çeşitli kokteyller içtiğinden iç mekanlar bomboş.

Her Şeyin Başı İnat

Etiketler

, ,

1-DSCN2445.JPG

Ezelden beri inatçı olduğumu söylerlerdi, inanmazdım. Yok inadım, derdim. İnatçı olsam tuttuğumu koprarır, şu anda başka yerlerde, başka şeyler yapıyor olurdum.

Bugün şuraya şu yazıyı yazarken artık böyle demiyor, böyle düşünmüyorum. Neden? Sabahtan beri yazmak ve yazmamak arasında gidip geliyorum. Yazmak için bir sebep bulamadığımdan, buna karşın yazmamak için tonlarca bahanem olduğundan. On beş dakika içinde çıkmam lazımken oturup sadece yeni yılda dijital günlüğüme her gün yazacağım dediğim için bu işi yapıyorum.

Oradan da aklıma şu geldi, kilo, sağlık ve beslenme konularına da inatla takmış olmasaydım, bugün 22 kiloyu vermiş olmazdım. Evet ABD dönüşü 2 kg daha arttı, verdiklerim. Yavaş yavaş eski benliğime kavuşmak üzereyim. Bu günlük eski benliğimi bilmez. Ya da tam olarak bilmez diyelim. 2008 yılında başladığımda yarı yarıyaydı. Ama son senelerde tamamıyla değişmiştim. Tam olarak yirmili yıllara dönebilir miyim sanmıyorum, ama bakış açısı, iç kıpırtısı anlamında bir şeyler yakalabileceğimi hissediyorum.

Neyse kıssadan hisse eğer bir konu üzerinde inat etmiyorsam, o konuyu yeniden düşünmem gerektiğini anladım. Belki de gerçekte istemediğim bir şeydi. Bu konuda yalnız biraz dikkatli olmam gerekiyordu. İstenmeyen şeyler eğer çoğunluktaysa, mesela hayatta her şey ters gidiyor diyorsam eğer, bu dikkat isteyen bir konu. Biliyorum artık. Çünkü çözüm farklı, 35’li yaşlardan sonra ters gidenleri düzeltmeye çabaladığım bir eşik var, o eşiği ne zaman, nasıl geçtim bilmiyorum, tam net zamanını söyleyemem ama kilolar da aynı anda üst üste birikmeye, sağlık elden gitmeye başladı. Ve bu yükselen eğilimde ilerledikçe ters giden hayatı düzeltme çabalarına daha da fazla giriştim. Gerisi çorap söküğü gibi gitti.

2015 senesi bana aslında akıntıya karşı kürek çektiğimi çok net bir şekilde bildirdi. Şu anda artık çözüm kendimi ters tarafa çevirmek, ters gidenleri sırtıma alıp başka yönlere dönmek. İşte o yüzdendir ki geçen sene, madem bu şekilde her şey ters gidiyor ben de bugüne kadar yaptıklarımın tam tersini yaparım dedim. Ve ilk iş beslenmeye el attım. Vegan olup, glütensiz beslenme fikri de buradan doğdu işte.

Yukarıdaki bugün şiştiğimin resmidir.

Ruhumu Karartan Temizlik

Etiketler

, , , , , ,

1-IMG_5179.JPG

Pazartesileri bizde temizlik günü. Adı anılmaya başlandığı anda ruhum kararır. Aslında ruhumu karartan iki şey var, gerçi çok daha fazlası da vardır ya, büyük ihtimal diğerlerinden bir şekilde kaytarmayı başarıyorum ama bu ikisinden bir türlü kurtulamıyorum. Biri temizlik, başta da dediğim gibi pazartesi günleri, ne ben yapmayı seviyorum, ne de etrafımda yapılmasından hoşlanıyorum. Buradan pislik içinde yaşamayı tercih ediyorum anlaşılmasın, bilakis pırıl pırıl, mis kokulu mekanlardan aşırı haz alıyorum. Dolayısıyla katlanmak zorunda kalıyorum. Her pazartesi söylene söylene evden fırlayıp çıkıyorum.

İkincisiyse çeviri. Çeviri yapmaktan da çeviri okumaktan da hiç haz almıyorum. Ama ikisinden de kaçınamıyorum. Çeviriyi mecburen okuyorum, ana dilinde bir şeyler okumak çok keyif. Bir, iki kişi dışında çevirisinden memnun kaldığım çevirmen yok. Türkçesi mükemmel olsa, memnun kalsam bile bu sefer otantikliği gitmiş diye söyleniyorum, stil olmamış diyorum, yani her seferinde bir şeyler buluyorum. Buna rağmen çeviri okumaya, hatta kitabın yazıldığı yabancı dili bilsem, rahat okuyabilsem bile, türkçesinden takip etmeye devam ediyorum. Bir aralar bak kendin yaparsan bu kadar söylenmezsin, bu işin zorluğunu takdir edersin gibi bir mantık düşünmüştüm, ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Hem kendi yaptıklarıma, hem başkalarınınkine söylenmem bundan böyle üçe, beşe katlandı. Eh peki yapmayayım o zaman değil mi? Yok, hayır. Öyle bir çabam da yok.

Kıssadan hisse: Sanırım söylenmeyi seviyor, bunu yapmadan yaşayamıyorum. Söylenebilmek benim için hava, su kadar kıymetli.

Bugün uzun zamandır istediğim bir şeyi yaptım. Tanımadığım 5 kişiye kartpostal gönderdim. Geçen senelerde İyi Geceler Küçük Joe ile uçağa atladık ve bir günlüğüne Ankara’ya  Stupid Little Things ile Leylak Dalı‘yla buluşmaya gittik. O zaman Stupid Little Things ile yeni tanışmış ve yazılarını ayrıca kendini çok sevmiştim. Hala devam tabii. Eve döndükten sonra bütün blogunu baştan sona okudum. İşte o zaman Postcrossing yaptığını görüp heves ettim. Yalnız bu hevesi gerçekleştirmek bir seneden fazla zamanımı aldı ama yılmadım. Kartpostallarım yerine ulaştıktan sonra ben kendim de almaya başlayacağım. Yalnız bizdeki sorun kartpostal satışlarının çok kötü olması. Seyahat ettiğim yerlerden tonla kart alıp gelirken kendi ülkemde kart alınabilecek yer bilmiyorum.

O yüzden Kadıköy’e indim. Bir kırtasiyede üç beş çeşit buldum. Zaten toplamda 20 çeşit falan vardı, en az 10 tanesi Atatürk’ün çeşitli pozlarıydı, geriye kalanların içinde bir güllü, bir noel kartı, 8 tane de çeşitli İstanbul manzaraları. Çeşitli dediysem, yoktan seçmeli gibiydi; Galata Kulesi, Kız Kulesi, Aya Sofya ve Boğaz. He bir de Topkapı Sarayı, yanında kaşıkçı elması. Sanki İstanbul’da başka mekan yok. Çocukluğumda çok güzel kartlar olurdu. Taksim’e, Beyoğlu’na kart standları açılır, dört mevsim satılırdı. Ne oldu yahu kimse kartların yüzüne bakmaz oldu.

Dönüşte sarı dolmuşa bindim. Yanımda bir teyze, telefonda özürlü kızına kardeşinin numarasını yazdıracakmış, bir yandan da caddebostan migros’un oralarda inme derdinde, aman geçmeyeyim diye dertlenip soruyor, doktor randevusu mu varmış nedir. Şöförün sürüşü korkunç, adamın sinirlilik hali arabaya da bulaşmış, içeride, ileri geri, sağa sola acayip sallanıyoruz. Her direksiyon kırışından evvelse şanından olsa gerek şöför beyefendi pek acı bir fren yapıyor. Sonunda dayanamadı döndü arkaya teyzeye hitaben, teyze, ver şu telefonu yanındaki kıza o söylesin numarayı, ayıp değil ya, madem yazdıramıyorsun, diye bağırdı. Şöförün, teyzenin kızından haberi yok tabii, önde duymuyor ki, ben atladım hemen sorun teyzede değil, karşıda dinleyen kızı özürlü o ne yapsın, teyze de heee ya oğlum özürlü falan diye dert anlatmaya çalışırken şöförün acı fren yapıp arkaya tam dönerek ver şu telefonu yanındaki kıza o söylesin numarayı diye bağırması üzerine zavallı teyze konuşmayı ortada kesip anında telefonu genç kıza verdi de biz yeniden yola koyulabildik. Fakat tabii ki özürlü kız kendisine verilmek istenen numarayı daha kolay yazmadı. Fakat şöför, ses tonu değişiminden olsa gerek biraz olsun yatıştı, biz de eskisi kadar sarsılmaz olduk. Neyse bir beş dakika sonra olay kapandı, numara verildi. Herkes iyice rahat etti, artık düzgün gideriz nasıl olsa, ben de kitabımı çıkarıp biraz bakınayım derken, hop teyzenin telefonu bir kere daha çaldı. Aman sakın açma diyemeden ben, kadın alo dedi. Şöförün yine tepesi attı. Bu sefer karşı taraf sordu neredesin diye ki, bizimki valla Kadıköy’den sarı kız’a bindim Bostancı’ya doktora yetişeceğim, yoksa adam bizi beklemeden gidecek diye dert anlatmaya başlayınca ben orada sarı dolmuşa yapılan sarı kız muamelesine koptum, ineceğim yeri kaçırdım. Alelacele şöföre ay geçtin falan derken acı bir frenle durduk. Hakkıma düşen fırçayı yedim, süt dökmüş kedi misali arabasından indim.

Pazartesileri temizlik günü demiştim ya, evden çıkar, belirli bir saate kadar da dönmem, dönemem. Baktım saat daha erken, olacak iş değil. Eve gidersem temizlikle karşılaşma ihtimalim epeyce yüksek, karnım da aç. Aklıma CKM’ye gidip film seyretmek, o arada da patlamış mısır yemek geldi. Bir taşla üç kuş vurdum. Temizlikten kaçtım, karnımı doyurdum, ruhumu dinlendirdim. O dolmuştan sonra ihtiyacım vardı.

Jennifer Lawrence, Bradley Cooper, Robert de Niro birlikte oynadıkları Joy filmini seyrettim. Kayda değer bir şey yoktu.

David Bowie – The Man Who Sold The World
R.I.P.

İlk Kurgu Denemesi; Yıl 2008 ya da 2009

Etiketler

,

1-DSCN4324.JPG

Bümed’de Murat Gülsoy’la Yaratıcı Yazarlık Kursu’na başladığım ilk haftalarda tarihini çok net hatırlamıyorum, bir ödevimiz oldu. Daha önce de ödevlerimiz olmuştu ama bu aşağıdaki, bizi kurgu yapmaya yönelten ilk olması açısından anlamlıydı. Diğerleri boşluk doldurma, cinsiyet değiştirme ya da daha farklı şeylerdi. Biraz önce arayıp buldum. Eski hard drive’ların arasından çıkardım. Daha sonra geriye bakıp ne kadar yol kat ettiğimi anlamak açısından saklamışım. İyi de yapmışım.

Bir resim ve ardından talimatımız: resme konu olan karakterleri, neler hissettiklerini, neden böyle bir sahne yaşandığını ve sonrasında neler olacağını düşünerek bütünlüklü bir öykü yazın. En fazla 500 sözcük kullanın.

Sevgili Selma,

Bu sana son mektubum. Hiç bir şey eskisi gibi değil. Zaman zaman dalıp gidiyorum, kendimde değil gibiyim. Şu an işini bitirmiş olmanın mutluluğu ve gururu içindeyim. Yapmalıydım ve bir kere bile tereddüt etmedim. Kemal’i biliyorsun. Annemle babamın o garip kazasından sonra üstüne bir tuhaf haller geldi. Korkuyorum. Bugüne kadar varsa yoksa Kemal’di, biliyorsun. Tüm gözler onun üzerindeydi. Şimdi eşitiz. Benden iyice uzaklaşmaya başladı. O zamanlar pek üstünde durmadım. Şoku atlatsın geçer dedim. Ne de olsa ağabeyimdir, beni bırakmaz dedim. Onun tek seveni benim artık. O da benim hayattaki tek dayanağım, her şeyim, biliyorsun. Bir de Necla kaltağı var, hatırladın mı?

Artık yok. Bu sabah şafakla birlikte kuşlukların orada cesedini buldular. Bıçaklanmış. Korkuyorum. Ağabeyimin peşinden ayrılmıyordu. Ben yukarıda iş yetiştireyim derdindeyken, o, her fırsatta dükkana damlıyordu. Görecektin, kırıtmalarını. Gebertesim geliyordu. Sonra da kendi kendime, bırak mutlu etsin ağabeyimi, hem sonra bana da yandaşlık eder, onlardan başka kimim var ki diyordum. Hem ağabeyim beni sever. Birlikte gül gibi geçinir gideriz.

Dün dükkana indim. Dış kapı içerden sürgülü. Bir yere gitmiş herhalde dedim. Keşke bana haber verseydi. Dükkan kapalı kalmasın. Sonra iç taraftan gelen kıkırdamaları farkettim. Sessizce perdenin yanına sokuldum. Dinledim. Fısıltılar, nefes alıp vermeler. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ağabeyimin “karanlık çöktükten sonra kuşluklardan alırım seni, kısmetse 1 hafta içinde Almanya’da oluruz’ demesiyle kendime geldim. Domuz karı. Fitne fucur. Ağabeyim bilmez bunları. Saftır o. Hep bu kaltağın yüzünden. Yalnızlık kötü. Korkuyorum.

Dün gece ağabeyim sabaha karşı geri geldi. Bekliyordum. Odamdan ayak seslerini duydum. Uyumuyordum. Ne oldu acaba? Doğruca odasına gitti. Sendelemesinden anladım. İçmiş. Sağa sola çarpıyor. Canım ağabeyim benim. Ben sana bakarım, sen hiç merak etme. Hele bir atlat. Kapısını çekti. Yatağımdan kalkmadım. Necla, dedim. Yanına bırakacağımı mı sandın, dedim. Ağabeyim elbet anlar senin ne mal olduğunu. O ara dalmışım. Gün ağırırken komşunun Hülya, aşağıdan bağırdı. İrkildim. Bir çırpıda iniverdim. Ağabeyimi uyandıracak. Seninkini bulmuşlar. Fazla sürmemiş. Sevincimi zor gizledim. İçimde bir garip korku. Ya şimdi bunu da alıp götürürlerse. Yalnızlık. Aklım bulandı.

Koşarak yukarı çıktım. Ağabeyimin odasına girdim. Pencereden gün ışığı görünüyor. Ağabeyim yatağa ölü gibi uzanmış. Başını duvara çevirmiş. Kendinden geçmiş. Ah, ne yaptın sen, dedim. Başımızı öyle bir belaya soktun ki. Temizle temizleyebilirsen. Nasıl altından kalkılır ki bunun. Kapının oracıkta yığılmışım. Ayıldığımda ağabeyim hala kıpırdamadan yatıyordu. Odadan çıkmadan yüzüne son bir kez daha baktım. Ölü gibi. Ölünce günahlarından arınır insan. Yeniden tertemiz olursun. Saf. Kurtulursun pisliklerinden. Necla gibilerden.

Koşarak mutfağa gittim. Bilirsin, arayınca bulunmaz zaten. Hangi cehennemin dibindeydi şu küçük tüp. En son temmuzdu sanırım. Babamların kazasından altı ay sonra. Hep birlikte yaylaya çıkmıştık. Necla saklambaç oynamak istemişti. Yalnızlık. Korkuyorum. Sonunda tüpü buldum. Götürdüm odasına koydum. Gazı ardına kadar açtım ve çıktım. Sızıntı yapmasın diye de kapının altına havluları sıkıştırdım.

Sonra bütün günü dükkanda geçirdim. Ağabeyimi soranlara hasta, yatıyor dedim. Bütün gece başında bekledim, ateşler içinde yandı çocuk, dedim. Artık korkmuyorum. Bundan böyle yalnız kalmayacağım. Ateşler. Alevler. Yeniden gece olmasını bekledim.

Selmacığım, mektubumun sonuna geldim sayılır. Yanan tahtaların neşeli çıtırtılarını duyuyorum. Alevler bacayı sarmak üzere. Artık çıkmalıyım. Bir kaç işim daha var. Sonra ben de tertemiz beni bekleyen ağabeyimin yanına gideceğim.

Seni sevgiyle kucaklıyor ve elveda diyorum. Kendine iyi bak.

Ziynet.

Not: Verilen resimde bir odanın kapısından çıkmakta olan perişan bir kızla, kapı aralığından görünen yatakta yatan pestili çıkmış  bir erkek vardı.

İkinci not: Yazının fotoğrafıysa Miami, Cocunut Grove alışveriş merkezinden, İstanbul’a dönmek için hava alanına gitmeden önce son ayak basılan mekan. Adidas Stan Smith almak istedim, iki spor ayakkabı mağazası vardı. Hiç birinde yokmuş. İşin garibi tezgahtarın ayağındakiler Stan Smith’di. EEE dedim, sen nereden buldun da giyiyorsun peki? Miami merkezde kocaman bir Adidas mağazası var, oradan, dedi. Buralarda yok, bulamazsınız. Şansıma küstüm, kös kös uçağa yetiştik. Sonra Kiki iyi haberi verdi, Paris’teki Foot Locker’da bir sürü varmış. Şubat’ta gitmeyi bekleyeceğim artık. Neyse o zamana kadar İstanbul’un yağmuru, çamuru biraz olsun kesilmiş olur, bembeyaz ayakkabılarım daha ilk haftadan griye dönmez. Her işte bir hayır var dedikleri bu olsa gerek.

Keşke Figen Demeseydim

Etiketler

1-IMG_4786 (1).JPG

Yeşim yokuş yukarı koşarak hızla yanıma geliyor. Nefes nefese. Görüyorum bir alıyor, bir veriyor. Biz veliler okulun arka çıkışındaki dik yokuşta, çift kanatlı, kara demir kapının tam karşısında ikili, üçlü, hatta beşli, eğik ağaçlar misali, yokuş ya, kendimizce bir duvar örmüşüz, birazdan başlayacak çocuk erozyonuna karşı duruyoruz. Tek duranlar, benim gibi ara sıra günlük takılanlar. Hava güzel olduğunda, işten izin alındığında, yakınlarda bir randevuya gelindiyse, önemli bir olayın bildirisi yapılacaksa, müdür çağırmışsa… Yeşim diğerlerinin aralarından, derelerinden, bir sağından, bir solundan dolaşarak ve her adımda yukarı ilerleyerek bu insandan ormanı yarıp geçiyor. Yukarıdan yanıma yaklaşmasını izliyorum. Ne rüzgâr, ne yağmur, ne kan, ne ter, uzun kıvırcık saçlarının genel şeklini bozabilir. Bir bütün halinde zıplıyorlar. Bir aşağı, bir yukarı…

Aramızdaki mesafe azalınca dayanamadım seslendim.

Daha beş dakika var, acele etme.

Açığı iki adımda kapattı. Ben olsam ağzımı açmadan önce kıpkırmızı kesilmiş suratımla bir müddet kendime gelirim. Oysa o, tam aksine, esmerliğin de verdiği avantaj ve pürüzsüzlükle, fark edemediğim bir anda soluklanmış olmalı, güzellik uykusundan uyanan kedi sakinliğinde, ne bir ıslaklık, ne bir nefes tıkanıklığı, akımı kestiğin anda bobinin içinde donup kalan bir enerji, biran önce vardı, şimdi yok,

Müjdemi isterim, dedi.

Şaşkın şaşkın yüzüne baktım.

Ne çabuk unuttun. Senin şu yazarla bize bir akşam yemeği ayarladım.

Derin sessizlik, yüzüne aval aval bakmalar.

Eh, ne diyorsun?

Ani aydınlanma. Yüzümde en nihayetinde bir anlam belirmiş olmalı ki Yeşim’in merakla bekleyen bakışlarından sonra gelen iç rahatlamasını, hani koltukta arkasına dayandı cümlesini okuduktan sonra zihinde beliren imaj, gözümle izliyorum. Küçük hareketler ve büyük etkiler.

Severek okuduğum yazardı. Kendisiyle tanışmak en büyük arzumdu. Öylesine beğeniyordum kitaplarını… O satırları yazan kalemi tutan adama, neredeyse tutulmuştum.

Nasıl olacak o iş, biraz daha anlat, dedim.

Kaynağını söyleyemem ama bizimki haftada bir akşam, genellikle cumaları yazarçizer arkadaşlarıyla evinde yemek yermiş. Eğer sen de tamam dersen, bunlardan birine kendimizi davet ettireceğiz. Ama ücretli.

Nasıl yani ücretli? Neden?

Neden olmasın? Geçen sene Yaprak’ı Eurodisney’e götürdüğünde, Mickey ile kahvaltı etsin diye kaç para bayıldın?

Haklıydı. Hem esmer, hem güzel, hem haklıydı. Ücret bir aylık maaşımın dörtte üçünden fazlaydı.

Tamam, dedim. Peki, bu fiyata neler dahil?

Saray Sofrası’nın yemekleri. Bir adet garson. Limitsiz içki. Bir fotoğrafçı. Gecenin unutulmaz enstantanelerini albüm yapıp teslim edecek. Yazarın şahsımıza imzalayacağı yayınlanmış tüm kitapları. Son basılan romanının el yazması taslaklarından imzalı bir sayfa. Üzerinde çalıştığı henüz yayınlanmamış olanı olsa daha iyi olurdu tabii ama bu konuda kesin prensipleri varmış. Hatta biz evinden çıkmadan fotoğrafçının hazırlayıp getireceği albümün birinci sayfasına akşamın anısına bir şeyler karalayacak. Toplam ederini bir düşünsene…

Gerçekten de mükemmel bir fırsattı.

Ne diyeceğimi pek bilemedim.

Kızım havada karada atlaman lazım. Yatırım gibi düşün. Torunlarına bırakırsın. Bizimki artık uluslar arası bir yazar. Diyelim kendi ülkesinde takdir edilmedi diğerlerinde edilir.

Sesim çıkmadı.

Bak, geçen ay Paris’te Seine kıyısına yakın ara sokaklarda dolaşıyordum. Gece yarısı… Vitrinlerden birinde şöyle sarımsı soluk bir ışık dikkatimi çekti. Yaklaştım. Beyaza çalan zemin üzerinde kül rengi eski sayfalar. Bir zamanların yazarları, düşünürleri ve veya politikacılarının el yazması mektupları, bir hayrana verilen bir iki satır klişe cümlecik, peçete üzerine atılmış bitarafı kırık bir imza, hatta yapılacaklar ve daha da hatta alışveriş listesi gibi banallikler. Çoğunda dolma kalem ya da sanırsın İsa’dan önceki daktilo kullanılmış. Ne diyeyim önce dekorasyon zannettim, satılan malı anlayabilmek için şöyle bir bakındım. Görünürde başka bir şey yok. Sadece köşeleri erimiş sarı sayfalar. Neyle yaşıyor ulan bunlar? Nereden baksan lüks mahalle, lüks dükkan. Kiralar ateş pahası. Öyle meraklandım ki ertesi gün şafak vakti, atıyorum tabii, yeniden gittim. Meğer mallar vitrindekilermiş. Etiket koyacak kadar aşağı inmemişler. Her düzeyli dükkân gibi fiyatı içeri girince öğreniyorsun. Dudağım uçukladı. Çoğu da satılık değil ha… Haberin olsun. Prestij.

Havada karada atlamam lazım. Biliyorum. Uzun süre beklediğim, hayallerini kurduğum fırsat işte el mesafesinde ve erişmiyorum, uzanmaya yeltenmekte çekimser kalıyorum. Anlaşılır gibi değil. Murada ermek değil sanki derdim. Yıllarca birlikte yaşamışız, arzum ve ben. İçimde bir garip hüzün…

Duraksadığımı gören Yeşim devam etti.

Bir de şöyle düşün. Bu tür koleksiyonlar olmasa, Victor Hugo’nun 25 Ocak 1860 tarihinde kış ortası canının kıpkırmızı Çanakkale domatesi çektiğini, bulamadığını ve büyük ihtimal sırf o mahrumiyet hissi yüzünden Sefiller’i kaleme aldığını hiç öğrenemezdik.

Dedim ya bir garip hüzün, hafif bir tedirginlik. Diğer yandan Yeşim’e hak vermemek elde değil. Zaten millet olarak başımıza ne gelmediyse hep bu merak yoksunluğu yüzünden gelmedi. Fikrim odur. Bir zamanlar merak etmiş olaydık, belki de atom bombasının tescili elimizde olur, sırf franchising’den köşeyi dönebilir, kitle imha silahları yerine bugün caydırıcı nükleer egemenlikten söz eden ülkeler arasında olurduk. Bazen kendimi tanıyamam, içimden konuşanı anlayamam. O şahıs ne zaman ve nasıl girmişse girmiştir işte, çıkmaz bir türlü.

Peki, dedim kimler oluyormuş o yemekte?

Bize ne… Kendisi seçecek. Bir şair, belki bir yazar arkadaşı daha, düşüncelerine değer verdiği bir iki dostu. Hepi topu üç, dört kişi. Bırak ilerideki yatırımın değerini, elimize fotoğrafları alınca ona buna gösterir, ne hava basarız, portreyi görebiliyor musun? Para ödediğimizi söylemeyiz tabii. Var mısın, yok musun?

Merakım uyanmış, iştahım kabarmıştı bir kere…

Tamam, dedim.

Perşembe akşamından manikür pediküre gittim. Saç boyatmak olmaz, üç beş gün kimyasal kokarsın, istediğin kadar yıkan-parfümlen geçmez o koku bir türlü. Ağda yaptırdım. Ne olmaz ne olmaz. Cuma sabahı çok keyifli kalktım. Eşimi ve Yaprak’ı yolcu ettikten sonra işe taksiyle gittim. Arabayı almak, otopark, trafik derken zul olacaktı. Kız anneannesinde, eşim gece vardiyasında. Oh, kekâ… Biz de Yeşim’de sabahlarız diye düşündüm. Hem sonra içkili araba kullanmak da keyfimi bozar. Geçenlerde şirket yemeğinden dönerken İK’cıları yakalamışlar, arabadaki abisinden kalma doktor logosuna istinaden acil vakaya gidiyorum, bizim teyze oğlu da sizin gibi polis, çalışma koşullarınız da bayağı zor yahu falan filan bana mısın dememiş, ehliyet gidivermiş.

Öğlen kendimi yeniden kuaförde buldum, bu sefer fön çektirdim. Aman dönmeli olsun, bir zamanların Hollywood yıldızları gibi… Ofiste günü zor tamamladım. Akşamı düşünmekten hiçbir işe odaklanamıyordum. Mesai süresince nette gezindim. Türk Edebiyat Tarihini gözden geçirmeye çalıştım. Biraz da yabancı düşünürlere baktım. Kafam biraz karıştı ama olacak o kadar. Akşam çıkışta hem heyecanlı, hem tedirgindim. Kararlaştırdığımız gibi Osmanbey metrosu çıkışında Yeşim’i beklemeye başladım. Erkencilerdenimdir. On beş dakika kadar bekledim. Gelmeyince cebinden aradım. Ulaşılamıyordu. Tedirginliğim iyice arttı. Evini aradım. Kızı açtı.

A-ah… Figen teyze annem derste, telefonunu açmaz.

Nasıl yani? Bu akşam buluşacaktık onunla. On beş dakikadır bekliyorum.

Ay Figen teyze, seni aramayı unuttum. Annem çıkarken bana Figen teyzeni ara, bu akşam gelemeyeceğimi, dersi kimseye satamadığımı söyle. Özür dile demişti. Vallahi aklımdan çıkmış. Özür dilerim. Anneme söylemezsin değil mi?

Ne cevap verirsin şimdi çocuğa… Yeşim dersini kimseye satamadı, ama beni sattı. Hem esmer, hem güzel, hem haklı Yeşim, aynı zamanda çok adiydi. Hali hazırda bir gitarın akort mandalına sarılı sinirlerim daha da bir gerildi. Şimdi bu yemeğe ben de gitmesem hiç olmazdı. Bunca hazırlık. Bunca heyecan. Hem parasını da ödedim. Bu fırsat bir daha nasıl ele geçer? Bu Cuma gecelerinin varlığı her an ortadan kalkabilir yalan mı? Sonuçta adam dünya çapında ünlü olmaya başladıkça seyahat, seminer, imza, fuar programları da bir o kadar yoğunlaşır. Eh Yeşim! Önümden geçen ilk taksiyi durdurdum.

Cihangir, dedim.

Arabayı apartmanın tam önünde durdurarak indim. Yazarın dairesi en üst kattaydı. Çatıdan görünen manzaranın güzelliğine bakıp, beyaz şarabını yudumlayarak o güzelim satırları yazdığını düşünmek içimi titretirken gelen asansöre daldım. Kırmızı Şarapçı da olabilirdi. Rus ve İrlanda edebiyatından bu kadar etkilendiğini söylediğine göre Votka ya da Viski seçeneklerini de göz önünde bulundursam yeriydi. Yok, yok beyaz şarap en yerinde seçenek. O güzelim kelime dizimlerini açığa çıkaracak başka bir içki düşünemiyordum. Neredeyse kesinlikle doğru olduğunu düşündüğüm tek şey, Tekila edebiyatından söz bile edilemeyeceğiydi. Gözlerim boş boş ayna aradı. Koskoca bir yazarın oturduğu pek koskoca olmayan apartmanın asansöründe, ne olsa eski semt, nerede öyle şimdiki havuzlu verandalı villalar, tek bir ayna parçası bile olmaması neredeyse gözlerimi yaşarttı. Son rötuşlarımı yapmak üzere üzerinde siyah kat düğmelerinin bulunduğu parlak alüminyum plakanın kenarına suratımı yapıştırarak rujumu, göz makyajımı, saçlarımı kontrol ettim. Her şey mükemmel, akma taşma kokma yok. Evren insanı mecbur bırakmaya görsün, işini her yerde, her şekilde görürsün… Özel sektör yaratıcılığı kamçılar, her zaman demişimdir.

Asansör kata geldiğinde kendimden gayetle emin adımlarla koridora çıkış yaptım. Topuklularımın mükemmel melodik tıkırtısı ki yalnızca yıllanmış apartmanların o eski taş zeminlerinde duyulur, tedirginliğimi bir süreliğine dindirdi. Kapıyı çaldım. Giysilerinden o gecenin garsonu olduğu anlaşılan gençten bir çocuk açtı. Aniden dört, beş erkeğin arasında bir başıma olacağım gerçeği kafama dank etti. Üstelik nerede olduğumu Yeşim’den başka bilen de yoktu. O da şimdi bir kaç gün, beni yatıştırma işini bahane ederek ortalardan kaybolurdu. Hay aksi, bunu hiç düşünmemiştim. Günlük gazeteleri okursan işte böyle korkarsın. Satmışım gazetesini… Hem hiçbir haberine güvenmezsin hem de…

Buyurun sizi bekliyorduk.

Daha fazla uzatmadan hole girdim. Yer taş. Tavan basık. Lamba sönük. Grilik bir sis gibi etrafı sarmış. Oradan salon kapısının eşiğine vardım. Salonda oturmuş, sohbete başlamışlar. Aylardan mayıs, hava henüz kararmamış. Geniş camlardan görünen öndeki kilisenin kubbesi öylesine yakın ki, huşu bulmamak mümkün değil. Ardından karşı kıyılar yüzünden alabildiğine uzanmayan mavi deniz, birazdan yıldızlı pijama laciverdine çalacak olan henüz mavi gökyüzü. Beni görünce ayağa kalktılar. Yazarım, canım. Hiç de fotoğraflarında göründüğü gibi değil. Durmuş, oturmuş adam havası var. Kitaplarının arka kapağı için eski gençlik fotoğraflarını mı veriyor ne yapıyor? İçimden alçak diye geçirdim. Gözlerim diğerlerine kaydı. Konuklardan bir tanesi kadın. Tam neyse ki diyordum… Yüzüme rahatlama ifadesinin yayılmasından korkarak iyice saçmaladın artık dedim. Bu arada ben bu kadını bir yerden tanıyacağım. Klasik numara gibi ama gerçek. Bir türlü çıkaramadım. O da yazar galiba derken, hah-işte oldum. İsmi-lazım-değil, yanılmıyorsam Kuantum fiziği ile ilgili kitapları vardı. Hiç birini okumamıştım. Paralel evrenler. Evrenler arası seyahat eden kediler. Tüm fizik bilgim ortaokuldan kalma çıkrıklar ve kaldıraçlar. Hem kuantum denilen şey, taş değil miydi? Sanki evin bahçesine kuyu açacağım. Altını temizlemek için buzdolabı çekmişliğim bile yoktur. Ya Kuantum şeyiyle kedi olayı? Eyvah, diye düşündüm. Bunun mantığını da hayatta çözmüşlüğüm yoktur. Kedi var ama yok. Çat burada, çat orada, anlaşıldı seviyemin çok üstünde bir kadın bu, çat kapı arkasında. Üstelik yazarım canım o prestijli ödülü alınca haksızlık diye bas bas bağıran, edebiyatıyla değil politik görüşü ile almıştır beyanatları veren de bu değil miydi? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu şimdi… İçimden iyi ki okumamışım kitaplarını diye teselli buldum. Sevdik mi yürekten severiz, ölümüne gideriz yanım da yok değildir hani…

Diğer iki adamı da gözüm bir yerlerden ısırıyordu ama bu ismi-lazım-değil’le bu kadar vakit kaybedince üzerlerinde durmadım. Nasıl olsa gece uzun ve ben artık kapı eşiğinden içeri girme zamanını çoktan geçtim. Farkındayım. Gülerek yazarıma yaklaştım, o da diğerleri gibi bana baktı.

Hoş geldiniz. İyi okurla buluşmak daima bir zevktir, dedi.

Elini uzattı. Uzatılan eli sıktım ama gülümsemekle yetindim. Evet, kitap arkasındaki fotoğraflarında olduğu gibi değildi ama çekiciliği, karizması tastamam yerindeydi. İstesem de, böyle gözlerinin içine bakıyor durumdayken ağzımdan tek kelime çıkartamazdım. İş çıkışında acele etmeyip, önce birkaç kadeh bir şeyler yuvarlamayı neden düşünemediğime hayıflandım. Üstelik geçen hafta işler çok yoğun olduğundan kitaplarını da planladığım gibi gözden geçirememiştim. Üç beş ay önce ayılıp bayılarak okuduğum son romanını bile detaylarıyla değil, ancak bende bırakmış olduğu genel izlenimini ve bir kaç sahnesini hatırlayabildim. Hâlbuki ne olurdu birkaç cümle ezberlesem onları burada şak döksem. Sohbet sırasında iki lafından biri şu kişi böyle demiş bu kişi şöyle buyurmuş diyip alıntı yapanlar, birincisi bu kadar cümleyi nasıl ezberlersiniz, ikincisi hangi cümleyi kimin söylediğini nasıl olurda karıştırmazsınız? Zihnimde kopuk kopuk görüntüler vardı. Bana sorulsa edebiyatın hası, o görüntüleri birleştiren detaylarda gizlidir, derim. Bir de hatırlayabilsem.

Nihayetinde yazarım, canımdan gözlerimi koparabildiğimde diğerlerinin de ellerini sıktım. Herkesçe tanınır olduklarından gayet emin kendilerini tanıtmaya gerek bile duymadılar.

Hafif yaşlıca olanı,

Sizi gördüğüme hem şaşırdım hem sevindim, şimdi neler yapıyorsunuz? Hala Kaan’la birlikte misiniz, diye sordu.

Tabii ya, daha önce karşılaşmıştık. Nasıl da unutmuşum. Kalem Bar’da. O gece çok içkiliydi. Hafızası karşısında zihnimden eğilerek şapkamı çıkardım. Kaan’la bana o güzel şiirlerinden okumuştu. Keyifli bir geceydi. Ağzımdan,

Evet, şimdi hatırladım, kusura bakmayın, aradan uzun zaman geçti, lafı ağzımdan kaçıverdi.

Kaan oğlumun ismi olmasa, sizi de o zamanlar ilk sevgilime benzetmiş olmasam inanın ben de hatırlayamazdım, dedi merak etmeyin.

Ayağımın tozu ile ilk golü yedim. Ukala herif. Kafiyeli, temalı, matrak dizeler yazıyorsun ama aslında senin şiirler Meltem sakızından çıkan tekerlemelerden öte geçmez.

Bundan sonra çok gerekmedikçe ağzımı pek açmamaya karar verdim. Dahası yazarım, canımdan başka diğerlerine aldırmamalıydım. O da gerçi pek sessiz sedasız ve mesafeli duruyordu. Ne bekliyordun ki, dedim kendi kendime, boynuna atılıp ben de sizi çok beğeniyorum demesini mi? Hatta tutuldum size ilk görüşte. Böyle okuyucu… Dese hiç fena olmazdı ya… Şuracıkta ayaklarıma kapansa hayallerimin kadını, son romanımın konusu etiyle buduyla işte karşımda duruyor dese… Hemen eğilir yere yanına yapışırdım. Ellerimi tutardı. Ona doğru çekilirdim. Dudaklarımız birleşirdi.

Kapının çalmasıyla irkildim. Fotoğrafçı gelmişti. Önce çekim yapacaktı ki, gecenin bitiminde albüm hazır olsun ve sevgili yazarım birinci sayfasına bu gecenin anısına dair bir şeyler karalayabilsin. Az öncenin gergin ortamı da neyse ki bu şekilde biraz olsun yumuşadı.

Toplu çekimlerden sonra, bir de baş başa pozlar alındı. Sonra kurulu masaya geçtik. Yuvarlak. Bir yazara yakıştıramayacağım bir şey varsa, o da yuvarlak masadır.

Sizi yazarımızla şairimiz arasına alalım, dedi fotoğrafçı vizörünün arkasından.

Yine bir kaç farklı mizansenden sonra,

Hadi eyvallah ben gittim, birazdan görüşürüz, diyerek ayrıldı. Kendisini özlemeyeceğim kesin gibi bir şeydi.

Yazarım, canım,

Hazır sofraya oturmuşken yemeğe de başlayalım, dedi.

Bir an sessizlik oldu. Aynı anda garson servise başladı.

Biraz da kendinizden bahsedin isterseniz, dedi yazarım.

Bu soruya hazırlıklıydım. Özgeçmiş düzenler gibi, kafamda gösterişli bir tanıtım kurgulamıştım.

Ben Figen Karasu, dedim.

Der demez, keşke Figen demeseydim diye düşündüm. Figen… Düpedüz dansöz ismi… Keşke şöyle daha üst düzey bir isim söyleseydim. Mesela… Burçin. Burçin Kara. Devam etmem için bana baktılar.

Dünyanın bir numaralı kozmetik firmasının Türkiye ayağında Medya ve Halkla İlişkiler Müdürüyüm, vesaire… diye devam edecektim, ismi lazım değil hemen konuya atladı.

Eh, bundan sonra bize krem, makyaj tavsiyesinde bulunursunuz artık, ben en son…

Paçoz! Yazar da olsa, çizer de paçozluklarından kurtulamıyorlardı işte. Üstelik yaş ilerledikçe bu durum daha da belirginleşiyor, genç yaşlı, kadın, erkek tüm insanlığa bulaşıyor, genel bir paçozluk hali söz konusu oluyordu. Sızlanma, dedim kendi kendime. Bugüne bugün bu akşamı ödeyecek imkânın işte bunlar sayesinde var. Birden bu fikri çok tuttum. Fakirin ekmeğine sarılması gibi sarıldım, benimsedim. Gülümseyerek,

Ne zaman isterseniz buyurun gelin, şirkette konuğum olun, dedim.

Adını söylemeyenlerden ve benim de hala hatırlayamadığım iri yarı, Freud sakallı olanı,

Felsefeye meraklı mısınız? Diye sordu.

Buna benzer bir soruyu da bekliyordum. Gözlerimin giderek büyüdüğünü, el ve ayak parmaklarımın sinirli sinirli titrediğini hissettim.

Evet, dedim. Sophie’nin Başına Gelenleri bir çırpıda okudum.

Tam devam edecektim ki yüz ifadesinden bir şeylerin ters gittiğini anladım ama ne olduğunu kestiremedim.

Sophie’nin Dünyası demek istediniz herhalde, dedi. Gerçi o da hem eskidi, hem de biraz avamdır ya… Ama diğeri Comtesse de Segur’ün çocuklar için yazmış olduğu bir kurgu macera.

Soluk almam iyice güçleşti. Açıkçası, avam kelimesine bir hayli takıldım. Ne demek istedi şimdi? Oldum olası karıştırırım avam kim, burjuva nedir, kimlerdendir? Bir yerlerde bir kamarası olduğundan eminim ama… Buradan çıkar çıkmaz ilk işim, büyük bir sözlük alıp masa başıma koymak olsun diye düşünürken;

Sokrat, çıktı ağzımdan

Sonra da,

Platon, diye kekeledim. Niyeyse?

O anda garson Hızır gibi yanımda beliriverdi. Şarap şişelerini getirmiş, gösterdi. İçimde biriken nefesi bir çırpıda verdim. Taze ve derin bir tane daha aldım.

– Kırmızı, dedim şişeyi işaret ettim.

İçimden sen o şişeyi buraya bırak aslanım, demek geçti ama cesaret edemedim. Garson şarabı kadehime doldurur doldurmaz diğerlerini beklemeden ve kimseye bakmadan hepsini kafama diktim. İkinci kadehi doldurması için oğlanın gözlerine baktım. Sonra masadakilere dönerek,

Susamışım da, dedim.

Yazarımın suratına bakamıyordum. Yüzümün yavaş yavaş bardaktakinin rengini aldığını hissettim. Porselen rengi fondötenin vaatlerini yerine getireceğini umarak arkama yaslandım. Son anda Sokrat ve Platon dediğimi hatırladım. Bunların arasındaki akrabalık derecesi de neydi acaba? İyice saçmalamaya başlamıştım. İkinci bardağı da devirdim. Üçüncüye baktım. Sophie’nin Seçimini okuyalı da yıllar olmuştu. Önce içimden Yeşim’e küfrettim. Sonra da kendime… Ne diye Medya ve Halkla İlişkiler Müdürüyüm dedin ki? Kafasız. Zaten Figen dedin, bari dansözüm deseydin.

Yine de topla kendini, dedim. Henüz pes etmek için çok erken. Son çareyi kişisel cilt ve saç analizlerine saklıyordum. Aynı burç, fal muhabbeti gibidir. Etki garanti.

Beynimi iyice zorladım. Şu zehir zıkkımı kendi elleriyle içen hangisiydi acaba? Tabii ya, Sokrat’tı, Sokrat. Erko Gencal’ın oyununu nasıl unuturum. Sahnenin sağında duran tahta bir sedirin üzerinde kadehin gelmesini beklediğini, acaba tas mıydı kadeh miydi, hay aksi neydiyse… Sonra da bir çırpıda kafasına dikip ölmeye uzandığını. Üçüncü kadehimi Sokrat’ın şerefine kaldırdım.

Felsefe uzmanı cevap beklercesine hala gülerek bana bakıyordu. Üç kadehi birden yuvarlayınca hafızam tam olmuştu. Bir yandan da bileklerimi kesip, göğsüme jilet atmak arzusundaydım ki aniden aydınlandım. Bu bizim uzman, aile ve çocuk eğitimi konusunda ulu orta atıp tutan, saygıdeğer profesörlerimizden biriydi. Her fırsatta görüşüne başvurulurdu. Geçen sene gayri meşru çocukları ortaya çıkınca skandal olmuş, bunun da tüm karizması çizilmişti. Tedirginliğim gitti, yerine sahte bir kendine güven geldi.

Erko Gencal’ı çok beğenirim, dedim. Ya siz?

Tabii, diye atladı sakız şairi.

Sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Gecenin sonunda kollarımda yazarım, canımın bana imzaladığı tüm kitapları, son romanından imzalı bir sayfa el yazısı taslak, birinci sayfasında o geceye ait çiziktirilmiş…

Keşke Figen demeseydim…

Yüzümde güller açtıran bir gülümsemeyle bana çağırdıkları taksiye bindim.

Etiler, çıktı ağzımdan. Eğlence bitti, eve dönüyoruz…

Sonra birden aklıma geldi, arkadan şöförün boynuna atladım, dur kardeş, aman dur, geri dönelim.

Buradan dönemeyiz abla.

Nedenmiş o? Dur o zaman inip ben gideyim. Fotoğraf albümünü almayı unuttum.

O GECE ÖLDÜM BEN.

Nasıl oldu? Neden oldu? Cesedimi ne yaptılar? Eve nasıl haber verdiler? Orada ne aradığımı buldular mı? Olay nasıl çözüldü? Katil kim? Kaza mı? Bizimkiler, Yeşim… Bu bir esrar perdesi. Hiç bir zaman da kalkmayacak. Asla öğrenemeyeceğim. Öyle garip bir şey ki… Şu an tek bir korkum var. Yokoluşsal olduğunu söylüyorlar.

Her ölü bir gün yaşamı tadacaktır.