Fotoğraflarım kurtuldu, sevincimden yazıya vurdum.

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

DSC_0243

Geçenlerde apple, işletim sistemlerinde bir güncelleme yaptı. Her bilgisayarı açışımda önüme sana yeni photo aplikasyonunu tanıtayım öğreteyim mesajlı bir kutucuk çıkartır oldu. Aman dedim ne uğraşacağım fakat o kutucuğu silmedim, ekranda öylece kaldı. Bu sabah eskisi gibi erkenden kalktım. Niyetim yazmak değildi. Sabah limonatamı, şekersiz, yaptım, elimde kitabım, Elena Ferrante Napoli Romanlarının üçüncüsü, pek sardı, hikayeyi bırakamıyorum, salonun kapısından kanepeyi gözüme kestirmiştim. Yolda bir gece önce koltukta bıraktığım bilgisayara ilişti gözüm, nedense ardından o yukarıda bahsettiğim kutucuk geldi aklıma, erkenciyim ya, hadi dedim bir şans vereyim. Güncel haberleri okuyacağım da ne olacak? İyi ki de vermişim. Neredeyse bir kaç aydır içimi karalara sürükleyen o 54.000 fotoğrafa ulaşamama sorunum hallolmuş. Kendiliğinden. Madagaskarınkileri bile buluttan şıp indiriyor. Dünyalar benim oldu. Öylesine sevindim. O hevesle hemen iki yeni İstanbul fotoğrafı seçip yazmaya koyuldum. İlki Karaköydeki alt geçitten. Vakit biraz gece yarısı, dükkanlar kapalı, biz vapura gidiyoruz, öndekiler nereye bilmiyorum. Bu aralar insanların arkalarından çekim yapmaya bayılıyorum. Madem konuşamıyorum diye düşünmüş olmalıyım bari ana mıhlayayım.

DSC_0745

İkinci fotoğrafı Sabancı Müzesine Ai Weiwei’in işlerini görmeye gittiğimizde çektim. Sergi çıkışı sahilde dolandık yiyecek yer aradık. Bulamadık. Sütiş çok kalabalıktı. Avrupai dekorasyonuyla bir iki egzantrik dünya/geleneksel karışımı yemeğiyle lükse kademe atladığını sanan restoranlardan kusasım geldi. Kebap yemek içimizden gelmedi. En nihayetinde eski Ali Babanın orada minicik bir midyeci kalamarcı vardır, iskeledeki sosisli satan büfenin tam karşısında hatta önünden kavaklara doğru biraz ilerleyince Rumeli hisarüstüne çıkan yokuş bulunur. Arada bir yerlerde de otobüs durağı. Neyse eminim yolunuz oradan geçerse saniyesinde diye tanırsınız. Salaştır, sevimlidir, otuz sene önce nasıldıysa bugün de öyledir. Görünce hatırladık, sevindirik olduk, nostalji yaptık. Hemen içeri, pencere kenarı bir masaya yerleştik. Kalamar, midye, paçanga böreği, bira söyledik, afiyetle yedik, sıra hesap ödemeye gelince bir de baktık ki 150 tl. Ben gözlerime inanamadım. C.İ. sesini çıkarmadı. Kalamar tabağı da 5 parçalık hani var ya, bilirsiniz zaten Türkiye’de hiç bir yerde fazla gelmez ama bu kadarını o yerden gerçekten beklemiyordum. Aklıma Sırbistan’da, Hırvatistan’da Montenegro’da, Kos adasında tepeleme getirilen koca kalamar tabakları ve fiyatların ucuzluğu gelince valla içimden küfrettim, etmedim desem yalan olur, ana avrat düz gittim. Acayip rahatlamadım ki buraya yazıyorum, belli hala öfkeliyim. Eve döndüm, dolaptan sefertaslarımı çıkardım bağrıma bastım, onları öptüm, kokladım. Sizinle bu sene birlikte çok vakit geçireceğiz dedim. N’oluyoruz ya bundan sonra mecbur kalmadıkça dışarıda yemeyeceğim, ekonomi batarsa batsın bana ne ya, onlarınki ayakta dursun diye benimki mi güme gitsin. Bu arada Ai Weiwei sergisi muhteşemlikle güzel. Gezdiklerimi paylaşmakta artık o kadar hevesli değilim, çünkü çeşitli medyalarda ne iyi ki fazlasıyla yer alıyor, gidemediğim bir kaç tanesi hakkında bu şekilde fikir edindiğim oldu, şahane oluyor. Diğer yandan bana yeni bir tembellik alanı daha açtı. Kendi kendime fark etmeden üstlenmiş olduğum bir takım blog yükümlülüklerinden kurtuldum. Aman sanki çok yerine getiriyordum da… Görünen köy kılavuz istemez. Ama içime ukde oluyordu. Sonra o ukdeler yat kalk derinden dürtüyorlardı.

Geçtiğimiz hafta iki kült film seyrettik. Biri Woody Allen’dan Kahire’nin Pembe Gülü, unutmuşum nasıl güzel bir filmmiş. Film kahramanının gözü bir gün, her gün seyretmeye gelen Mia Farrow’a takılır, ona döner ve sen beşinci seferdir gelmiyor musun der, derken o an karar verir perdeden dışarı kaçar, aşık olmuştur, gerçek hayatı tanımak ister ardından olaylar gelişir… Bir ara seyrederken şu Biri bizi gözetliyor reality şovlarının fikir çeşmesi olabileceğini düşündüm, çünkü kahraman kaçınca geri kalan oyuncular devam edemezler, geri gelmesini beklerken sahnede öylece takılırlar, diğer oyuncuların bir odada boş boş dolanıp söylenmelerini seyretmek için halk sinemanın önünde birikir, salon sahibine yalvarır bir bıraksan bizi ne olur, içeri girip baksak… Neyse işte durum bu, tabii bu teorimi kanıtlamaya çok üşendim belki de tam tersi bir esinlenme söz konusu olmuştur. Ya da zamanın ruhu aynı anda benzer işleri farklı akıllara sokmuştur.

İkinci kült film Casablanca’ydı, gerçekten üstüne yok. Ardından Casablanca ve Ingrid Bergman hakkında bir kaç belgesel seyrettim. Onlar da güzeldi. Fazla konuşmaya gerek yok, film sevenlerin arşivinde olması gerekenlerden biri. Yalnız bir sahneye çok güldüm, aklıma geldikçe de kahkaha atıyorum. İkinci dünya savaşından kaçanlar Amerika’ya gidebilmek için Marsilya üzerinden Casablanca’ya gelirler, orada Lizbon uçağını bekleyeceklerdir, ne varsa bu Lizbon’da, son zamanlarda treni de meşhurdu maalesef okumadım, fakat vize almak sorunludur, yoksa her gece bir uçak kalkar, şehirde birikmeler bekleşmeler olur. Ne varsa şu Lizbon’da diye yazdım ama ne olduğunu biliyoruz, Amerika’ya giden gemi o limandan kalkmaktadır. Neyse bir de Rick’in yeri vardır, bu bekleşen paralı, parasız yabancılar orada oyalanır. Aynı zamanda gestaponun, polisin, kumarbazların da yuvasıdır. Anlatacağım şey açısından bu bilgiye ne gerek vardı pek anlamadım ama yazmış bulundum. Almanca konuşan bir grup çıkış vizesini almıştır çok heyecanlıdırlar derler ki hadi artık bundan sonra paso Ingilizce konuşalım pratik yapmış olururuz. İşte o an adam karısına döner ‘What watch?’ der, saat kaç, kadın ‘Ten watch,’ saat on, diye cevaplar, adam hayretler içinde ‘Such much’ ne kadar da geç olmuş nidası atar. İşte burada gülmekten yerlere yattım, karnıma ağrılar saplandı. Bu tipten bir filmin ortasına böyle bir espriyi koymak hangi zekaysa bayılıyorum bu türüne. Filmden bu sahneyi aradım buldum aşağıya alıntıladım. Seyreyleye.

Sanırım yazdığımda mutlu oluyorum. Keşke hep yapsam.

SaveSave

SaveSave

Reklamlar

Planlar, programlar, stratejiler

Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

DSC_0262

Neden yazmıyorum? Hep bu picasa programının kaldırılması yüzünden. Fotoğraflarla baş edemiyorum. Bu yazdığım bilgisayarda 54.000’den fazla fotoğraf var; icloudumda 2 gb’lık yer olmasına rağmen internetin hayalet hızı yüzünden, bir beliren bir yok olan, geçen gün amerika apple ile konuştum, sizin fotoğraflarınızı indirmek bir seneyi bulabilir dediler, iyice panikledim ve ben bu sayıda fotoğrafı ne şekilde düzenleyip sergileyeceğimi bilemiyorum. Çok zamanımı alacak diye korkudan başlayamıyorum. Evet, düzenleme hakkında bir takım korkularım var. Kitaplarımı da bir düzene koymuyorum, koymak istemiyorum. Hayatımı da. Sonra da kendimi kayıp hissettiğim için öfke geliştiriyorum, durduk yerde. Bu öfkeyi kusacak yer arıyorum. Bir zamanlar bu blog, hakkını yemek istemiyorum, iyi iş gördü. Derken, neden bilinmez, öfkeyi kusmak yerine kökünden kaldırma çalışmalarına girmek gibi bir takım felsefelere takıldım. Büyük hata. Şimdiden söylüyorum. Öyle yogaymış, meditasyonmuş, bitki sularıymış, çaylarıymış hiç bir işe yaramıyor. Öfkenin insan varlığının ayrılmaz bir parçası olduğuna kanaat getirdim. Uğraşmayı kestim. Üzerinde hakimiyet kurabileceğim tek noktası, kontrollü bir şekilde arzuladığım yere boşaltabilmek, işte bu alanda seçenekler, yaratıcılık benim elimde. Kıssadan hisse, spor, yoga, meditasyon vs hepsini bir kenara attım, bunlar benim bünyeye zararlı, varsa yoksa yürümek, dağ taş, şehir ne olursa, hatta evin içinde volta atmak işte bunlar bana göre. KUMANDA BENDE ARTIK.

Fotoğraflardan bahsediyordum kumandaya takıldım kaldım. Acil müdahale açısından bir müddet fotoğraf çekmedim ama duramadım. Bir kaç gün önce şöyle bir strateji belirledim. Madem eski fotoğraflara ulaşamıyorum bir türlü inmiyorlar yaşadıkları buluttan. En yeni aktardıklarımı, yine internetin hızı yüzünden daimi mekanlarına çıkmaya vakit bulamayıp bilgisayarımın hafızasına çöreklenmiş soluk almaya çalışanlar, ayırıp tasnifleyeceğim, bir kısmını burada paylaşacağım, işimi bitirdiğim balyayı, çünkü etkinlik, seyahat, vs… bazında balya balyalar, hiç bir balyaya dahil olamayanlar zaten çiğdem çekirdek, hard drive’lara kaydedip, yeni bir tane almam lazım elimdekiler bitti, ne bekliyorsun diyenlere açıklama, bütçe açılmasını, icloud’dan sileceğim. Böylelikle tıkanıklığı açarım diye düşünüyorum. Artık bu ne kadar zaman alır bilemedim. Bir taşla iki kuş vuracağım, o kesin. Bir fotoğraflar sıraya girecek, iki düzenli bir şekilde bloga haklarında yazılacak. Cümle kurmakta giderek berbatlaştığımı hissediyorum da…

Birinci fotoğraf, bilmeyenler için İstanbul’dan Karaköy’ü Eminönü’ye bağlayan Galata Köprüsü’dür. Biz buralılar bu köprüyü tepe tepe kullanırız; altından, yiyip içerek, üstünden, geçerek, balık tutarak, yanlarından, seyrederek, fotoğraflara konu ederek, vapur iskelesinin yakınında her daim işinin başında olan simitçiden alınan simite meze ederek, her bir boyutundan faydalanırız. Hatta kimisi yazmıştır, hikayesine konu etmiştir. Bir pazar günü Bienal’i gezmeye gitmiştik dönüşte çektim. Aman bu seneki Bienal gözüme çok fakir göründü. Yine de bir şeyler çektim, düşündüm, belki bir ara yazarım.

DSC_0434

Demin köprü dedim, yazar dedim aklıma geldi. İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nü bu sene okudum. Bayıldım. Sırbistan’a gittiğimde Belgrad’da yaşadığı evine gittim. Nobel ödülünü gördüm. Hatta instagramda paylaştım, bu kadar renkli bir şey olduğunu bilmiyordum, sırf şu iki kağıdı ele geçirmek için bile uğraşılır kanısına vardım. Acaba Orhan Pamuk’unki de böyle midir? İkinci fotoğrafın güvercinleri işte bu Belgrad gezisinden. Drina Köprüsü de bizim Galata Köprüsünün eski şehri yenisine eklemlediği gibi bir sürü şeyi birbirine bağlıyor ama aynı zamanda şiddetin, ayrımcılığın, keyfin ve hüznün ve daha bir çok şeyin merkezi. Andriç ülkesinde uzun süre bir kenara atılan yazarlardan olmuş, acaba neden, fakat son zamanlarda değeri yeniden alevlenmiş. Evini ara ara zor bulduk. Her köşebaşındaki, evet neredeyse her adımda bir kitapçı var, cennete düşmüş gibi oldum, sırpça bilmediğime hayıflandım, o kitapçıların her birinin baş köşesinde bir Drina Köprüsü ve İvo Andriç köşesi olmasına rağmen, sokaklarda pek bilene tanıyana rastlamadık desem yeridir. Kısa geziler, sıfır iletişim ben sırpça bilmiyorum, onlar ne ingilizce ne fransızca biliyor, ancak bu izlenimleri elde edebildim. Belki gerçekler farklıdır.

SaveSave

Dar Yazlar

Etiketler

, , , , , , , , ,

fullsizeoutput_7a74

Yaz ayları senelik buhranlarımı yaşadığım kişisel nadide anlar. Neredeyse kendimi bildim bileli bu böyle. Blog icat olunca bu yaşa kadar içimde sakladığımı dışa vurmaya başladım artık bilmeyen duymayan kalmadı. Deniz, kumsal bir tarafa dursun dolap içlerine saklanıp Eylül’ün yağmurlarına kadar çıkmasam diyorum. Diyorum ama davranışlar tam tersi, gerçi bu sene yazlığa gitmedim, önümüzdeki ay parçalı bulutlu bir şekilde gideceğim, Kiki 3 günlüğüne belki İstanbul’a gelebilirmiş, henüz programı belli değilmiş. Belli olmayan programlarla yaşamaya alışıyorum, aslında ne zaman plancı programcı oldum onu da bilmiyorum, yok biliyorum kurumsal yaşamın bana atmış olduğu bir çizik, kanaması durdu belki ama içten iltihaplı hele zaman zaman yoğun irin topluyor, altında kronik apse yapmış, boşaltılmazsa ağrı sancı neyin pek eksik olmuyor. İşte bu İstanbul’un sıcak ve boş zamanlarında biraz fazla azıyor. Neyse dün 3 duble rakı yuvarladım, birincisini açkene, ikincisini az yiyerek üçüncüyü de yarıdan sonra C.İ. elimden aldı. Bu sabah zor kalkarım, perişan olurum vs diyordum olmadı, hatta bir nebze olsun iyi hissedince aklıma Kıbrıs rakısı geldi. Girne’de alırken iyice tembih ettilerdi, bunu buzluğa koyacaksın ve sabah öğle akşam birer kaşık içeceksin, biz bunu hasta çocuklara bile veririz. Eylül’e kadar bu reçeteyi kullansam mı ne yapsam diye çetrefilli seçenekler içinde gidip gelerek yazıyorum, belki yaz sendromuma iyi gelir.

Geçenlerde bir pazar günü kitaplıkları düzenleyeyim çiftleri çıkarayım dedim, ama çabuk pes ettim, yapa yapa anca Türk yazarlarını tek bir kitaplığa toparlayabildim o da alfabe sırası karışık, hem de tam sayı değiller, ne ara bu kadar çoğalmışlar bilemedim, bir geniş uzun ve bir dar uzun ikealara sığmayacak artık iki uzun bir dar mı olur ne olur muamma, arkası yarın, hayır, yabancı dillerden çevirileri yerleştirmeye hiç başlamadım bile, o günlerin nasıl geçeceğini henüz düşünemiyorum çalışmak bünyeme hiç iyi gelmedi. Bıraktım. Fakat o arada bir kaç tane çift ayırmıştım… Bir kısmı imza günlerinden… beğendiğim öykücülerin kitaplarını Mevsim Yenice, Sedef Betil vs fazladan imzalatıp blogda çekiliş felan yaparım diye almıştım baktım ne yazasım var ne bir şey çekesim var ayrıca bu mevsimde çeksem bile kesin yollamam rezil olmaktansa iyisi mi dedim Qune bu projeni nasıl olsa senden başka bilen yok aman açık etme oncağızları başka bir faideli şekilde elinden çıkar ki kitaplıklarda azıcık yer açılsın. Halen tam gaz kitap almaya devam ettiğimden gayrı, gerçi bu aralar okumayı biraz kesmeye karar verdim, hatta goodreads şalanj falan yapmayacağım bir daha, hele şu 101 kitap projesini başlattığıma köpekler gibi pişmanım. Parantez içinde köpeklerin neden bu kadar pişman olduğunu bilen varsa, bir açıklarsa çok sevinirim, hep bunu sorar dururum kendime, bir de ananemin ay suratına köpekler işesin diye bir küfrü vardı pek severdim, gerçi bunun manasını tahmin edebiliyorum, diğerinin nereden geldiğine dair hiç bir fikrim yok, bilgilenirsem pek mütehassis olurum. Parantez bitti. Kısaca ben bu kitapları benim eski ofis Caddebostan Cafe Nero’nun ikinci katındaki raflara bıraktım. 3 gün oldu. Pazartesi gidip bakacağım, isteyen varsa oradan alabilir. Bir kaç ay önce bıraktıklarımın hiç biri kalmamış sevindim. Hunger Games’in serisini, eski Christian Jacq’ları falan bırakmıştım.

fullsizeoutput_7a77

John Berger’in Düğüne’sini de bir daha okumam. Diğerleri çift. Pancol maalesef Fransızca okuduğum zamanlardan kalma, zaten beğenmedim okuyamadım ama Fransa’da çok bir best sellerdı. Bütün arkadaşlarım şen şakrak ne kadar gerçekçi tam bizi, kadınları anlatmış diyerek okudu. Ben onlara bakıp kendimi garip hissettim. Kültür farkı bu olsa gerek diye düşündüm. Halbuki benzer kültür ve yaradılıştan olduğumuza yemin edebilirdim. Akabinde ayrıcalıklarımızı bir kenara bırakıp benzerliklerle idare etmeye karar verdim.

Gece rüyamda bir türlü selfi yapamadım, kendimi o ekrana manzarayla birlikte sığdıramadım, kıl oldum, uyanır gibi oldum. Gece rakı içerken boğaz kenarında bir balıkçıdaydık, burası rüya değil, birinci köprüye locadan bakıyorduk. Yan masaya bir çift geldi, kız boyundan bağlı kırmızı tuvalet, kollar açıkta, dekolte yok yani, adam beyaz kelebeklerin yeniden dünyaya gelmişi öyle bir şey oturdular, tabii ortalık soğuk, şal da yeterli değil bazı sandalyelere dokuma kilim koymuşlar, kız aldı hemen kilimi, gel zaman git zaman selfi çekecek oldular, kız kilimi çıkardı, yan sandalyenin üzerine koydu, sakladı, beyaz kelebek cep telefonunu yukarıya doğru kaldırdı hem kızı hem de arka fondaki boğaz incimizi tüm ışıklarıyla birlikte sığdırarak çekti. Yüzler güldü, kız kilimini koyduğu yerden geri aldı. İçine sarındı. Bu arada incimizin artık yanarlı dönerli ışıkları yok, ya ne çok söylendiniz hepiniz arab işi köprü diye, kaldırmışlar işte, sadece beyaz ışıklar var, ilahi köprüye dönmüş, halbuki ben o alaimisema halini pek seviyordum. Neyse gel zaman git zaman, aynı paragrafta ikinci kez kullanım, hiç olmadı ama şu an aklıma başka bir zamanın geçme şeysi gelmedi, bir baktım kız tekrar soyunuyor, yani kilimini çıkartıyor, hadi tekrar selfi ama poz aynı, milimi milimine… bu böyle tüm gece en az beş kere falan aynı poz bir tarafta kırmızılı kız, karşısında beyaz kelebek arka fonda beyaz ışıklı boğaz incisi, devam etti durdu. Biz yedik içtik, helvayı da gümlettik, çaylar bitti, kahveler bitti, kalkacağız tam aklıma geldi selfi çekseydik diye tabii o arada yolu yarılamıştık, yolun yarısında düğün vardı, bir iki saplama yapsak mı diye sağa sola savrulduktan ve düğün selfisi çektikten sonra eve dönmeye karar verdik, yattığımızda saat ikiydi. Tüm bu yazdıklarım sabaha karşı neden o rüyayı gördüğümü anlatmak içindi. Sonuç bir boğaz incili selfim bile yok. Yoksa şuracığa koyardım.

Uyanır gibi olduktan sonra bir rüya daha gördüm. Denize gireceğim, her taraf yosun, ama yosunlar dibe bağlı, sarmaşık gibiler, suyun yüzü yemyeşil neredeyse nilüfer diyeceğim ama yapraklar öyle büyük güzel değil bir sürü minik yaprak hatta kaktüs bile olabilir böyle bir yosun işte. Bakıyorum hiç araları, boşluğu yok, benimse o denize muhakkak girmem lazım, başka çıkarı yok, iğrene tiksine üzerlerinden yüzerek geçip gidiyorum, her yanıma sürünüyorlar, sarıyorlar, derken bir dairemsi boş alana geliyorum, yanımda bir kaç kişi daha bir bakıyorum onlar gayet tertemiz yosunsuz sudan gelmişler, kendime ve geri zekalılığıma, o kısmı görememiş olmama çok kızıyorum, geri dönüş için o yosunsuz alana nasıl geçerim diye bakıyorum artık geçemeyeceğimi bir fasit dairenin içine sıkışmış olduğumu görüyorum, sinir içinde bulunduğum yerde kalıp eriyip vıcıyarak yosunlara karışmayı tasarlıyorum, sonra birden aslında kıyıya çok yakın geldiğimi fark ediyorum. Elimle uzansam tutacağım, evet katedeceğim mesafede yine yosun var ama çok az yol gidilecek. O yüzden bundan böyle varlığımı yosun olarak devam ettirmektense iğrene tiksine bir iki adım daha gider ve kıyıya çıkarım diyorum, dediğimi uyguluyor, üzerlerinden yüzerek geçip karaya ayak basıyorum. Ha sonra ne oluyor bilmiyorum. Bir arkadaşıma anlattım whatsapp’tan bana zor büyümüşün ama çabuk olgunlaşmışın diye bir yorum yaptı… Olgunluk konusunda çekincelerim olsa da şimdi düşünüyorum da o benim kıyı ya da kara parçası sandığım şey kesin tezek adasıdır ve çok yakında dibe batar ya da içinde biriken gazları dışarı sızdırır zehirlenirim ya da bu sıcak mevsimde güneş kıvılcım çıkartır toptan patlarız, yeni bir big bange vesile oluruz.  Bu rüyanın da nereden geldiğini biliyorum tabii rakıya gitmeden önce Nat Geo seyrettik, Florida’nın alligatoru karada yumurtadan çıkmış yavrularını ağzının içinde birer birer o sarmaşıklı yosunlu suyun içine doğru yüzerek taşıdı nehre bıraktı, her geri dönüşünde sudan karaya çıkarken üzeri fidelenmiş gibi yosunla yaprakla doluydu.

SaveSave

Varsın Çalsın Bütün Sazlar

Etiketler

, , , , , , ,

fullsizeoutput_6bf6

Sakın susturmayın, sürüp gitsin bu rüya, uyandırmayın.

Başlık ve alt başlıktan sonra kısa bir açıklama geçeyim, oldukça maddesel halimdeyim. Esnek, kıvrak yumuşak doku kalmadı, adeta cisimleştim. Bir ayı geçti koltukta oturuyorum, şu anda olduğu gibi. İç organlarımın, özellikle de bağırsaklarımın köşelendiğini hissediyorum. Tabii ister istemez bu katılık yazıma da yansıdı, öyle giriş gelişme sonuç, ara nağmelerde uyumlu geçişlerden hoşlanan türdenseniz şu an vakit varken okumayı durdurun. İsterseniz daha harika başka bloglar tavsiye edebilirim.

1- Bu aralar bizim eski Yeliz’in eski şarkılarına taktım. Varsın çalsın bütün sazlar bugünün talihlisi. Geçenlerde sensiz hayat nedir ki boş bir viraneyle meyhaneler yetmiyordu, gerçi şimdi meyhaneye verecek para da kalmadı, evde ispirto zamanları çok yakında, aman aman deyip Madagaskar’dan getirdiğimiz doğal, organik zencefilli şeker kamışlı romları idareli kullanıyoruz. Hatta bir tanesini acil durumda camı kırıp içiniz dolabına kilitledim.

2- Bu içki muhabbetinden sonra geçen ay falandı gözümü para bürüdü, acayip hırs yaptım, teklif edilen 700 küsur sayfalık bir kitabın redaksiyonunu yapmayı kabul ettim. Hem de 1 aya yetiştiririm dedim. Ne manyaklık? Hırs, para, aşk, nefret, intikam bunlar kötü şeyler… Hep dedim hala diyorum… Zaten elimde sürünen çoktan bitirmiş olup teslim etmem gereken bir kitap varken ne diye kabul edersin be Qune? Şu geçtiğimiz 33 günü, biraz manidar oldu ama vallahi billahi gerçek asal asil sayı, içerideki karanlık ofisimin duvarına çentik atarak saydım, 7/24 günde 15 saat çalışarak bitirdim. Her sabah 10 sayfa çeviri 30 sayfa redaksiyon. İstisnasız, whatsapp’sız, dizisiz, filmsiz, kitapsız. Hadi kitabı saymayalım elimde iki değişik kitap vardı, tepe tepe kullandım, okudum, ama yine de insanoğlu memnuniyetsiz kütüphanede nuh nebiden kalma okumadığım, elime bile almadığım ne kadar tozlu, hatta bir zamanlar bizim köpeğin kemirdiği kitap varsa onları okumak geçti içimden. Geçen cuma redaksiyonu bitirdim, geriye kitabın 1 günlük işi kaldı. Onu da yarın yapıp hayırlısıyla teslimatı gerçekleştireceğim. Teslimat saati için kargo şirketlerimizden feyz aldım, gün içinde gerçekleşecek hanımefendi. Eh günler uzadı, bilemedim şimdi. Güneş git desen de gitmiyor.

3- Güneş deyince aklıma geldi, geçenlerde çok sıkıldım, iki satır eğleneyim dedim Piaget’nin Dost Yayınlarından çıkmış Çocuğun Gözüyle Dünya’sını açtım okudum. 9-10 yaşındaki bir velete sormuşlar, soruyu unuttum ama cevap şu: Güneş olmayınca dünyamızı bulutlar aydınlatır. Sonra 7,5 yaşında falan bir kıza sormuşlar çakıl taşı yere düşerse hisseder mi, evet, neden, çünkü kırılır, peki masa bir şey hisseder mi, hayır, kırılsa hisseder mi, evet, peki eve doğru esen rüzgar hisseder mi bunu, evet, neden, çünkü rahatsız olur, geçemez, daha ileri gidemez. Peki bana hissetmeyen bir şey söyle, cevap yok, duvar sence hisseder mi, hayır, neden, çünkü yürüyemezler, yıkılsalar hissederler mi peki, evet, duvar bir evin içinde olduğunu bilir mi, hayır, yüksek olduğunu bilir mi, evet, neden, çünkü yüksektedir, yüksekte olduğunu bilir. Çocuk dediğin neşe kaynağı işte kanıtı. Kitabı ilk fırsatta baştan sona okuyacağım. Vakti zamanında en az 6 sene önce bir Tüyap kitap fuarından almıştım. Pişman değilim.

4- Çeviri derken, son çevirdiğim kitap Kaleb artık piyasada, Pegasus Yayınlarından çıktı, alın okuyun diyorum, Goodreads bağlantısı bir satır aşağıda, hakkında bir iki kelime yazmıştım: Kaleb 1. Batılıların young adult tabir ettikleri cinsten. Yazarın fransızlığına bakmayın, bu türün ilahları genelde amerikalılar bilinir ama vallaha ben beğendim, kendim çevirdim diye söylemiyorum, yoksa bugüne kadar oho ne çok çevirdim. İki elin parmaklarını geçmez aslen ama benim için çok hatta astronomik. Okuyun ama çeviri hatası falan bulursanız, ya da beğenmezseniz, ya da anlamazsanız falan takılmayın, sakın bana yazmayın, hiç konuşmam, arkadaşlıktan siler atarım, sonra bir de çeviri hatası bulanın başına 2 ayda teslim etmek üzere 1000 sayfalık çeviri işi gelsin diye beddua ederim, hatta  özel mesaj yazanlara hayatın başkalarının hatalarını bulup düzeltmekle geçer inşallah derim, haberiniz olsun. Sahiden şimdi yazınca bir an başıma gelirse diye düşündüm de, ne kötü bir beddua oldu o ikincisi öyle, nasıl geçer o hayat, insana zaten kendi hatası yeter bir de beddua icabı başkalarınınkine odaklanıp düzeltmekle uğraşmak, herşeye kadirler üzerine alınmasın tabii ben buradan tüyü yolunmuş fanilerden bahsediyorum.

5- Çeviri maddesinden bir türlü uzaklaşamıyorum, ikinci bir keşfim oldu, hatta twitter’a da yazdım, yanımda çekirdek olmadan, çiğdem olur, kabak olur fark etmez yeter ki dişleri ve dili oyalayan bir şey olsun, ne çeviri ne redaksiyon yapabiliyorum. Tam da ne güzel 25 kilo verdim, nasıl verdim falan gibi blog yazıları döşenip ele güne hava atmayı tasarlıyordum, 8’ini geri aldım. Bu arada bağzı arkadaşlarım, yakından görenler, yakından takip edenler, ay yüzüne sağlık geldi, ay böyle daha iyi oldu, ay sen meğerse açlıktan ölme sınırındaymışsın falan diyorsunuz, pek bozuluyorum haberiniz olsun. Hiç de iyi falan olmadı.

6- Sondan bir evvelki madde, yok yok iki evvelki… Yarın sabah Belgrad, Budapeşte bir gidip gelicem, sekiz gün yokum. Budapeşte’de iyi hamamlar varmış, bizim burada sular kesik, termosifon çalışmıyor vs… kese attırıcam o arada. Çekirdek 3 günlük Avrupa Cimnastik Şampiyonasına kompile kombine, neyle kombine bilmiyorum sürpriz olacak ama kız kardeş Budapeşte Operasındaki Kuğu Gölü balesiyle kombine yapmış,  biletler almış nostalji takılacağız, bizim zamanımızda televizyon pazar günleri paso spor yarışmaları verirdi. Nadia Komeniçi, Olga Korbut’larla büyüdük biz.

7- Demin çekirdek almaya çıktım, o arada sıkılmayayım diye şarkı dinliyordum. Jim Morrison’ın The End başladı, This is the end, artık neyin sonuysa her şey mübah sanırım o sonda çünkü diyor ki, Father, Yes son, I want to kill you… neyse buraya kadar bir enteresanlığı yok bir müddet sonra Mother, diyor, Yes son var mı yok mu hatırlamıyorum sanırım yok onun yerine I want to…. diye başlıyor ama o ara bir müzik karambolü yaşanıyor, laralop loralayl falan anlaşılmayan bir şeyler gelip geçiyor kulaktan ve hop konu değişiyor, çok merak ettim acaba annesine ne diyecekti? Dünün hürmetine annesini öpmek istiyor herhalde diye düşündüm. Yanlış mıyım, siz söyleyin, yanlışsam yanlış deyin. Ama bir evvelki maddede sıraladığım bedduaları unutmayın. Konuşmak serbest. Sadece hatırlayın o kadar. Neyse derken Janis Joplin’in Mercedes Benz’ine atladı itunes, hop orada da Oh lord! Won’t you buy me a color tv’ye takıldım, ya zaman değişti artık bu güzel şarkıları neden güncellemezler artık bir PS5 isterim ben diye düşündüm 2018 model.

8- Oyun demişken geçenlerde The Witness diye bir oyun keşfettim. Fotosunu birazdan ekliyorum, göreniniz bileniniz oynayananız varsa allah rızası için aşağıya bir yorum yazın iyi mi kötü mü durum tespit nedir, bilelim. Çünkü pek aklım kaldı, öyle fazla oyuncu değilimdir gerçi bir taktım mı sıkı takarım, ederi 144 tl kadar, para ödemeden bilenlerinizden birazcık görüş alsam süper olur. Yalnız ne olursa olsun oynarım abi, denizden babam çıksa oynarım tipindeyseniz belirtin, hatta kendi siteniz varsa falan onu da belirtin de yorumlarınızı çok ciddiye almayayım, yok eğer alırsam ve pişman olursam o zaman da o belirttiğiniz siteye günde yedi posta yorum yapar taciz ederim kabusunuz olurum haberiniz olsun. Ona göre tavsiye verin.

fullsizeoutput_6bf5

 

Neden Madagaskar?

Etiketler

, , , , , , ,

karaköy sokak.jpg

Sabah erkenden uyandım uyanmasına ama ayılması zaman alıyor, hala da tam sayılmaz, henüz kahve olmadı. Bu kafayla fotoğraf seçmek zul geldi, 2015’in lalettayin bir günü yeni konsept Karaköy sokaklarında çektiğim bu kareyi kabullendim. Niyetim başka şeyler anlatmak.

Buralara yazmayalı hayatımda önemli değişiklikler oldu.

1- 10 senedir oturduğumuz apartman başımıza yıkıldı, değiştirmek zorunda kaldık. Yeni taşındığımız yer eskisine 2 dk mesafe, istediğim gibi eski, 25 senelik, yeni yapıtlar, apartman demeye dilim varmıyor her biri sanat şaheseri maşallah ama içlerinde keşke yapanlar otursa diyorum, neyse uzun aramalar sonucu bulduğumuz, alıştığım yeni mekanımızı geçenlerde ev sahibi satmaya yelteniyor gibisinden bir hissiyata sahip oldum, halbuki bize vazgeçtim demişti,  azıcık canım sıkkın yani.

2- Ağırlığımda meydana gelen yaklaşık 25 kiloluk indirim. 80’i görüp hafif ötesine geçmiş iken şimdi 55-56 arası geziniyorum. Çok oturgan olduğum zamanlar 56, gezginkene 55 civarı. Rejim değil, beslenme biçimini değiştirdim, rahat ettim. Biraz da böyle takılayım. Sonrasına bakarız. 2015 yılının 15 Mart günü başlamıştım. Yazdığım iyi oldu, unutacağım diye aklım çıkıyordu.

3- Kiki en nihayetinde Orman Mühendisi olmaya karar verdi. İki sene yoğun matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi temel dersler gördükten sonra iki sene de bitkiler üzerine incelemeler yaptı, Darwinvari şemalar çizdi, notlar aldı. Bu arada peynir yapmayı bile öğrendi, bir müddet organik çiftlikte kaldı. Yetiştirdi, pazarda satışını yaptı. Anlaşılacağı oldukça çok çalıştı. Hatta geçen sene kampüse ziyarete gittiğimde ders defteri elime geçti, nadide notlarını alıp saklamak istedim ama vermedi sınavlar için lazımmış. Aşağıdaki fotoğraflarla yetinmek zorunda kaldım. Söz aldım, mezun olunca atmayacak, çerçeveletip saklayacağım. Devir değişiyor tabii, biz zamanında bu şekil not tutmazdık. Şimdi üniversitede not tutmanın raconu bu mudur, inanın bilmiyorum. Her renk farklı bir derse tekabül ediyor. Yaban ellerde okumak zormuş, öyle her ders için bir defter alamazmış, tanesi kaç paraymış haberim varmıymış, ayrıca o kadar yük taşıyamazmış, zamanında ağır okul çantasını mecburen taşımışmış, onu rahat bırakayımmış…

img_3004img_3005img_3006img_3007

Kıssadan hisse dört zorlu yüksek öğretim yılı sonunda okul, öğrencilerinin seçecekleri bölüme net karar verebilmeleri için bir sene boyunca gidip sağda solda staj yapmalarını önerince Kiki bu sürenin 6 ayını Madagaskar’daki Mangrove ormanlarında geçirmeyi seçti. Diğer 6 ay başka bir ülkede olacak, seneye okula geri dönüp eğer hoşuna gittiyse Tropik Orman bölümünü seçecek, tezini yazacak, mezun olacak, mühendis çıkacak. Tüm bu anlattıklarımdan, mezuniyet sonrası tropik orman neredeyse oraya gidecek gibi bir doğal sonuç çıkıyor. Şu an düşünmek istemiyorum. Neden orman derseniz aklıma gelen hiç bir şey yok. Son ana kadar oyuncu, artist, ressam falan olacak sanıyorduk, lise sonda hiç unutmam şubat ayıydı, fikir değiştirdim bilim okuyacam diyene kadar. Tek düşündüğüm C.İ.’nin yüzünden olduğu… Beni ele alırsak büyük şehirde doğdum, büyüdüm, öyle köyde yazlık falan da yoktu, tüm yaptığımız sıcakta sokak kenarından itişe kakışa boğazın sularına atlamaktı, babam kenarda balık tutardı, akşama onları yerdik. Bu arada annem neredeydi hiç bilmiyorum, büyük ihtimal kaldırıma havlu yaymış kemiklerini ısıtmakla meşguldü, kışa hazırlık. Evlenene kadar tek tanıdığım hayvanlar balıklar oldu, marmara denizinin midyeleri, karidesleri, yengeçleri, deniz kestaneleri…  Ha bir de kahverengi kalorifer böcekleri, o zamanlar Amerika’dan ithal edildiği söylenir, amerikalılara diş bilenirdi, kurtulmak için akla karayı seçtik ama soyunu tüketmeyi başardık sanıyorum, en azından İstanbul’da… C.İ. hem köy hem şehir çocuğu, anlamı; doğayla iç içe yaşamayı bilir, sever, yemeğini taştan çıkarır, ateş yakar pişirir, odundan evimizi, mobilyalarımızı yapar falan… Kiki bana kalsaydı kesin artist, filmci, senaryocu, oyuncu, operacı, piyanist ve daha nicelerinden olurdu, hadi yeteneksiz çıktı diyelim o zaman da müze müdürü olurdu. Doğduğundan bu yana dağ taş orman gezince haliyle durum bu oldu, şimdi şikayet edecek halimiz yok. Yine de ara sıra ben bu çocuğu yeterince müzeye götürmemişim diye acındığım olur.

İşte bizim Madagaskar gezisi de bu şekilde planlanmış oldu. Yoksa uzaktan sanıldığı gibi, bir kaç arkadaşımın söylemesiyle farkına vardım, öyle çok egzotik bir aile falan değiliz, ha kız öyle çıkmış olabilir ama biz gayet klasik hatta gezi konusunda oldukça tutucu hep aynı yerlere giden insanlarız. Her bayram tatilinde bu sefer değişiklik olsun başka bir yere gidelim diye yola çıkıp o trafikte bir kaç saat dolandıktan sonra yine Çengelköy Çınar altı çay bahçesine check-in yapan, tüm günü orada oturup birinci boğaz köprüsüne bakarak geçiren kişileriz.

Madagaskar hayatımda büyük değişikliklere yol açtı. İlk defa gittiğim yerden bu kadar etkilenerek döndüm ve bu göreceli uzun sürdü, ki genelde daha uçağa binmeden İstanbul burnumda tütmeye başlar, yine de Türkiye iz silmekte her şeyin üstesinden geliyor, o kesin. Geleli 2 ay oldu, muhteşem 21 günü hiç yaşamamış gibiyim. Bari günlüğe hatırladıkladıklarımı not edeyim dedim.

Uzun zaman ara verince yazmak zor oldu. Umuyorum bisiklete binmek gibidir, onu da bilmiyorum gerçi ama tabirini kullanmayı seviyorum, duruşuma belirli bir hava katıyor.

Doğası tutkulu olan biri düş katilleri karşısında korumasızdır…

Etiketler

, , , , , , , , ,

durulmayan bir kafa kitap.jpg

Başlık bugünlerde beni etkileyen bir kitaptan alınma. Psikiyatrist Kay Redfield Jamison’un Durulamayan Bir Kafa – Bir Delilik ve Duygudurumları Güncesi adı altında kendi manik depresif hastalığının öyküsünü anlattığı bir anı/biyografi. Oğlak Yayınlarından Pınar Kür’ün türkçesiyle 1996 yılında basılmış. Nereden edindiğimin cevabıysa tabii ki zamanında Tüyap Kitap Fuarından. Oğlak Yayınları dolaşıp karıştırmayı sevdiğim her daim kendime göre ilginç kitaplar bulduğum kült yayıncılarımdan biri. Bu sene Madagaskar gezisi sebebiyle fuara gidememek biraz içime oturdu.

Günlerce yazmak ve yazmamak arasında gidip gelirken dün sabahki dişçi randevusundan çıkıp, evet macera hala devam ediyor, dişlerin varlık nedenlerini sorgulamaya başladığım şu süreçte, eve vardığımda aklımda çok cici bir öykü taslağı vardı. Oturup kağıda dökmek yerine önce yemek yedim, sonra instagrama ardından whatsapp’a takıldım. Koca fincan kahve, koca fincan adaçayı içtim. Derken evden çıkıp sinemaya Manchester By the Sea filmini görmeye gittim. Hava güzeldi, gidip bir yerlere tıkılasım vardı. Tuzlu ve yağlı patlamış mısırları düşündükçe caddede yürürken keyifleniyordum. Ara sıra sinemaya sırf mısır yemeğe gidip gitmediğimi bile sorguladığım oluyor. Gerçi dönerken çıktığıma pişman oldum. Hava -1 dereceydi, koşuya geçtim desem yalan olmaz. Bu arada sinemaya yalnız gitmedim. Feng Shui’ci arkadaşımı da beraberimde sürükledim. Onu da iyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum çıktığımızda gözleri kıpkırmızıydı. Kendimi, hem ağlamadığım hem de arkadaşımın ağlamasına sebep olduğum için taş kalpli hissettim.

Onca mısırı tıkındıktan sonra kahve elzem olmuştu. Caddebostan Cafe Nero’ya uğradık. Bizim oralarda artık iki tane Cafe Nero var. Biri benim eski ofis, deniz kenarında, manzaralı, diğeriyse caddede Tchibo’nun yanına açılmış, daha urban life tarzı döşenmiş, bana ofis olamayacak kadar her daim kalabalık, göreceli küçük. Alt katta yer yoktu elimizde karton bardaklar yukarı çıktık. Aslında yalan atıyorum, önce yukarı çıkıp kendimize yer ayarladık, ben oturup bekledim, Feng Shui’ci arkadaşım tekrar aşağı indi siparişleri aldı geldi. Ara sıra yazarken ne oluyor bilmiyorum, içimden bir şeyler öyle yazma, doğrucu davutluk yapma, okuyan nereden bilecek gerçek mi değil mi gibisinden uzun uzun anlatmaktansa şortkat yap diye dürtüyor. İyi ki de üst kata çıkmışız. Manzarası caddeye bakan şık mı şık, kocaman bir Friends kanepesi koymuşlar. Fotoğrafı instagram hesabında.

DOLUYDU.

Önce bir kenara sandalyelere tıkıştık. Fakat aklım o kanepede… gel zaman git zaman bir türlü sohbete yoğunlaşamadım. İki kız arkadaş üzerine güzelce yayılmış oturuyor, önlerinde de bir sürü içecek, tabak, kalkmaya niyetleri hiç yok. Arkadaşa bir iki laf ettim, dönüp baktım, durum tesbiti yaptım. Geçen bakışımdan beri kanepeye sanki daha fazla gömülmüşler geldi. Moral iyice gitti. Tekrar bir iki laf, dönüp bir daha baktım, sonra yine bir iki laf derken… kalkmaya yeltenmeleri gözüme takıldı. Hop kanepeye atlayıverdik. O an başka bir şeyler dilemiş olmayı istedim. Ama hep böyle yakalanırım zaten, tüm ıvır zıvır isteklerim en birincil ihtiyaçlarmış gibi gelir, öyle bir enerji yayarım ki ortaya gerçekleşir. Önemli şeylerde yayacak bir şey kalmadığından o arzular havada asılı kalır, hiç bir zaman olmaz. Tabii şimdi biraz da kanepeyi tatmış olmanın rahatlığıyla böyle atıp tutuyorum.

f7

Neysem kanepede otururken aklıma 2015 mayısında Çekirdek’le yaptığımız Kaliforniya gezisi geldi. Eve gelince hard drive’dan eski fotoğrafları çıkardım. Warner Bros’a gitmiş, daha bir çoklarının yanında Friends’in çekildiği stüdyoyu da gezmiştik. Evet Friends oyuncuları Londra bölümleri hariç Los Angelos’tan dışarı hiç adım atmamışlar, o güzelim Central Perk New York’ta değilmiş. Bütün NYC gezi hayallerim suya düştü ama yine de ağzım kulaklarımdaydı. Zamanında yazmadığım için fazla duygu-detay hatırlamıyorum ama gezide top yekün çok eğlendik. Warner Bros’un 5 saatlik özel turunu almıştık, ciddi para verdiğimizi ama değdi dediğimizi hatırlıyorum hele de dizi ya da film manyağıysanız, ölmeden önce görülecek yerler listesine eklemekte fayda var. Umarım bir gün daha detaylı yazarım. Üşenmezsem.

f6

Yaklaşık 10-15 kişilik bir gruptuk ama kapıdan içeri çığlık çığlığa girdik. Üzerine bir kez olsun oturmak için neler vermezdim diye hayıflandığım o meşhur kanepe aşağıda. Beslenme sistemimi değiştirmemin üzerinden ancak 2 ay geçmiş bir kaç kilo vermişim ama hala devanasıyım. Şu an kendime bakamıyorum, neyse ki patlak gözlerle çıkmak yerine gözlük takmayı akıl edebilmişim. Fotoğrafı yok etmiyorsam, hepsi o kanepe uğruna. Olur da ölmeden önce bir kere daha Kaliforniya’ya gider ve WB turu alırsam ki yine en büyük hayallerimi süslüyor, o zaman bunu ortadan kaldıracağım. İlk seferinde bu kadar muazzam bir olayla yüzleşeceğimi düşünmemiştim, bileydim daha hazırlıklı giderdim. Bazı yerleri daha içime sindirirdim, en azından yanıma fotoğraf makinem için yedek pil, yedek hafıza kartı almayı düşünürdüm. Bir çok setin resmini çekemedim, bu da şuncacık yazıda içime oturan ikinci şey.

f5

75 kg olduğum bu fotoğrafı çabucak geçiyorum. Aşağıda, Friends’in bir başka fenomen mekanı Phoebe’nin gitar çaldığı diğer kanepe.

f4f3

Rachel’ın başına bela kahve-espresso makinesi

f2

Ve aşağıda tüm patatlığımla kahve servisine çıkarken yine ben…

f1

Bu odanın içinde en az yirmi dakika geçirdik, koca turun en keyifli anlarından biriydi. Tadı damağımda kaldı. Rehber bizi dışarı çıkarırken kanepenin arkasına saklanıp içeriye kilitlenmeyi arzulamadıysam namerdim. Hatta açık hava setlerinde tam da Pretty Little Liars’ın ve Gilmore Girls’ün çekildiği o kasaba meydanında bizi gezdiren tur arabasından atlayıp koşa koşa kaçmayı, sokak aralarında kaybolmayı, dekora karışmayı istedim.

Kıssadan hisse Jameson’ın söylediği gibi düş katilleri o kadar fazla ki korumasız kalmaya mahkumuz sanki… Kitabı okurken düşünüp duruyorum belki de herkesin içinde az da olsa bipolarlık mecburen oluşuyor.

Erteleme, Tembellik ve Büyülü Dağ

Etiketler

, , ,

IMG_8030.jpg

Hafta sonu düşündüm, sonunda bünyemin yapılacak işler listesine karşı alerji geliştirdiğine, en ölümcül hastalık tepkisi verip tüm gücüyle savunmaya geçtiğine karar verdim.

Karar almak da aynı şekilde tam tersine işliyor. Üzerimde bir tembellik, uzun zamandır görülmedik bir erteleme durumu kol geziyor.

Şimdiye kadar yaptığım elle tutulur hiç bir şey yok. Kitaptan iki satır ilerledim, gerekli siparişleri vermek üzere internet sitelerinde dolaştım, biri hariç hiç birini sonlandırmadım.

Ara sıra mutfağa gidip önce buzdolabını açıyor, içinde pişirilmek üzere bekleyenlere bakıyor, tam elimi atacakken gözüm pis tencerelere kaydığından eh ister istemez zihin benden önce bir sonraki adımı kontrol etme  girişimini ele alıyor, nakıs bana temizleri gerek olduğundan buzdolabının kapağını kapatıp hiç görmemiş, mutfağa hiç gelmemiş gibi yapıyor ve çıkıp salondaki koltuğuma geri yerleşiyorum.

Sabahtan beri yukarıda tanımladığım salon mutfak buzdolabı döngüsünü 3-5 kere ifa ettim.

Şu an adaçayı içip Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ını okuyorum. Bir paragraf dile geldi ve bana hadi bunu bloga yaz ve paylaş diye fısıldadı. Tabii hemen eyleme geçtiğim sanılmasın. Önce adaçayından bir yudum aldım, sonra bir mandalina yedim, okumaya devam ettim. Baktım olmadı, o paragrafın sesi bir türlü susmadı. Şimdi olmaz dedim, en iyisi mi ben senin altını çizeyim bak o zaman unutmam, olur da ileride kitap hakkında yazacak olursam alıntılarım. İkna olmadı ki durmadan dürtmeye başladı. Kalktım tuvalete gittim. Whatsapp’a bir iki mesaj attım. Paylaşma arzusu hiç kesilmedi. Kalksam buz dolabındaki kuru fasulyeden bir tabak koyup adaçayıyla birlikte yesem, lönk diye mideme oturur ve günün geri kalanında hiç bir şey yapmam, bu bilgi çok kesin bilgidir. Lakin elim varmadı, yaz dedim Qune, aman işte yaz da kurtul şundan, bu düşünce tarzı biraz yeni olmakla birlikte şu an oflaya puflaya yazıyorum. Gerçi keyfimi yerine getirdi.

Büyülü Dağ ilginç bir kitap. 880 sayfa. İlginçliği o değil tabii. Thomas Mann, üzerinde tam 12 yıl sıkı çalışmış. 1924’te yayınlanmış ama yazmaya, o hesapla Birinci Dünya Savaşı öncesinin gerginliğinde başlamış olmalı. Olay örgüsü verem olduğunu kabul etmekte zorlanan biraz da orta zekalı bir Alman gencinin Alp Dağlarındaki sanatoryuma sanki hasta olan kuzenini 3 haftalığına ziyarete gitmiş oradakilerle, hastalıkla hiç ilgisi yokmuş gibi davranmasıyla başlıyor. 880 sayfadan ve ayrıca anlatıcının imalarından tahminime göre oradan 3 haftada pek öyle kolay kurtulamayacak, hem de orada büyüyecek, olgunlaşacak olsa gerek. Çünkü ancak yüzde yirmisini okudum üçüncü haftanın son günlerindeyiz ve daha birinci cilt bile bitmedi. Kahramanın pat diye ölmesi de mümkün tabii ama sanmıyorum. Kitap hem esprili, hem de bol analizli, bol karakterli, oldukça melodik bir anlatımı var, tarifi güç, zaman zaman türkçeleştirmede sıkıntılar olsa da zaten böyle bir anlatım nasıl çevirilebilirdi bilemedim, her zaman en iyisi kendi dilinde okumak. Her neyse hoşuma giden ve kulağımın dibinde beni başkalarıyla paylaş haykırışını yapan paragrafı alıntılıyorum.

Teknoloji giderek doğayı denetimi altına aldığına göre, teknoloji yeni bağlantılar (yol ağları ve telgraf hatları geliştirerek) yaratıp iklim koşullarının üstesinden gelerek, ülkelerin bilgi alışverişi yaparak birbirlerini tanımalarını ve önyargılarından sıyrılmalarını sağlayacak ve bu, sonuçta ülkelerin kardeşliğine yol açacaktı. Bütün bunlar teknolojinin bu bağlamda en güvenilir yol olduğunu gösteriyordu. İnsanlık karanlıktan, korkudan ve nefretten arınmıştı ve artık ileriye ve yukarıya doğru mutlak anlama, içsel aydınlanma, iyilik ve mutluluk aşamasına ulaşmıştı; bu yolda ilerlemek için en yararlı araç da teknolojiydi.

Sevgili Sokak Lambası

Etiketler

, , , , , ,

sokak-lambasi

Sıradan bir insanım ne olsa. Bir kişi. Bilir kişi.

Neyi bilir kişi?

Hayatı. Başka neyi olacak. 47 yıllık bir deneyim sürüklüyorum arkamda.

Bazen tüm bu bilgilerin altında yıkık hissediyorum kendimi. Çökmüş bir bina. İlk yelde çatısı uçup gitmiş. Yan duvarlarını sel sürüklenmiş. Temel sağlam.

Yeniden güneşin doğmasını bekliyorum.

Önce kurusun her yer. Sonra başlasın yeniden inşaat dönemi. Yıkıp geçti şu yel ile sel. Ayakta kalmış olmak kalıbın sağlam döküldüğünü gösterir.

Sağlam kalıba sahibim ben.

Hava iyice aydınlanıyor.

Sokak lambası yaşam derdinde.

Biraz sonra başına geleceklerden habersiz gururla parlamaya, gözümü almaya devam ediyor.

Kibrinle beni sindiremezsin. Yaşam süren çok kısaldı. Henüz bilmiyorsun. Geleceğin kahiniyim ben. Hem sönmesen bile fark edeceğin gibi giderek daha az ihtiyaç var senin parlaklığına. İnsanoğlu görüyor artık sen olmasan da.

Güneş geri geldi. Geri geldi.

Bir müddet sonra unutulacaksın.

Servis bekleyen çocukların yaslandığı ne idüğü belirsiz tahta kütüklerden farkın kalmayacak. Sorsalar söyleyemeyecek çocuk, dayandığı altına köpeklerin işediği bir elektrik direği miydi yoksa otobüs durağı mı? Belki de bir reklam panosu direği diyecek.

Sevgili sokak lambası.

Saltanatın işte buraya kadar. Yeniden doğmak için tam 12 saat beklemelisin.

Güneşi hiç batmamaya bir ikna edebilsem işte o zaman sen gününü göreceksin. O günler de gelecek, belki. Dünyanın dönüşünü durduracağım. Bir yüz karanlıklar altında kalırken diğer yüz hiç bitmeyen aydınlıklara kavuşacak.

Haksızlık bu diyenlere cevabım hazır.

Söyleyin bana yer yüzünde haklı dağılım var mı?

Hangisi?

Doğa bile kayırırken topraklarını, bazılarına özen gösterip kuruturken diğerlerini insan oğlu neden kayırmasın sevdiklerini?

Bunca teknoloji neden?

Bir gün göreceksin ki dünya dönmeyecek. Bir grup insanın aydınlığa kavuşması için diğerlerinin karanlıkta kalması gerekir.

Peki, bunlar kim olacak? Kim neye nasıl karar verecek?

Boşuna uğraşma aydın olmaya, başka birileri mutlaka senden daha aydın olacak.

Underground.

Anadolu Yakası Çok Soğuk

Etiketler

, , , ,

blog photo.jpg

13:30’da diş doktorunda randevum vardı sabah 8:30’da kalktım öyle hızlı hareket etmişim ki sabahtan hiç bir şey yapmaya fırsat kalmadı. 5 saat boyunca anca fotoğrafı seçip altına Qunegond yazabildim. Pixelmator’a alışacağım galiba yazıyı yazmak bu sefer daha hızlı oldu. Başka hiç bir yerine dokunmadım. Aslında dokundum da erken farkettiğim için 10-15 geri al tuşuyla ilk haline benzer bir şey yakalayabildim. O geri al tuşları doğum anına kadar gitmiyor inanın belirli bir sayıda duruyor. O yüzden hatanın ne kadar öncesinden dönülse o kadar kar. Tam evden çıkacağım sıra kuzenim aradı bizim taraflara geçiyormuş hemen atladım tamam diye, dişten çıkınca onunla buluştum. Saat 15 falandı. Bu arada öncesinde anlatılacaklar var. Sabah dişe geç kaldım. Neden? Hep şu Picasa’nın yokluğu yüzünden. Evden panik halinde fırlayınca yanıma çene kalıbını almayı unutmuşum. Sokağın başından hatta başından da sağa dönüp bakkala doğru ilerleyip taksi durağının önüne gelmişken eve döndüm 5 kat yukarı çıktım kalıbı alıp yeniden yola koyuldum. Meğerse lazım değilmiş yeni kalıp alınacakmış. Bu birinci meseleydi bitti gitti. İkinci mesele yanımda beş kuruş para yoktu. Neden? Çünkü dünden dişe gider sonra eve dönerim, dönerken de para çeker eve gelen yardımcıya bırakırım diye hesap yapıyordum. Kuzen arayınca dönmeyeceğim tuttu. Eve parayı bırakmak gerekliydi. Artık kuzen daha önemli dedim ve cebimde ne varsa ne yoksa bıraktım, tek taksi parasını tutttum. Tek yön.

Dişçiden çıktıktan sonra taksiye binmeden önce Atm’den para çektim, Şaşkınbakkal’da taksiden ineceğim sırada ara tara para yok ortada, ceplerime baktım, oturduğum yerin altına falan baktım yok, sonra banka kartını alıp çantama koyduğum ama ardından parayı almadığım aklıma geldi. Aceleyle büfeden su alıp köşede duran taksiyi herkesten önce kapma stresine girmiştim. Bilmezsiniz belki bizim bu adi minibüs caddesi son zamanlarda sanırsın New York’ta bir avenü. Bir taksiye beş kişi falan saldırıyoruz. Bu arada hava da öyle soğuk ki, bilmiyorum İstanbul’un diğer tarafları nasıl ama burası kış başından beri Ayazağa. Canım ılımlı Kadıköy’ün içine ettiler. Bir küfürü de ben basayım. Nedir olay anlamıyorum, genelde gökdelen dikilince rüzgar kesilir derler, bizim bu taraf tam tersi binalar yükseldikçe rüzgar da artıyor. Normal seyrindeki tüm şehirler gibi hareket eden Avrupa yakasının negatifiyiz nazar değmesin. Gerçi meteo konusunda biraz değebilir zarar gelmez.

Tabii beş kuruş para olmayınca taksici haliyle epey üzüldü. Dur dedim şimdi bir Atm buluruz, nerede falan bakınıyorum adam miktar peşinde abla çok mu çekmiştin, kaç paraydı? Şimdi insan kendi fark edince başka, bir de bir başkası üzerine vurgu yapınca başka oluyor. Bastı mı beni iki kat hüzün. Dün zaten iyice hayıflanmışım şuraya para konusunda, lüzumsuz diş masrafları demişim, euro ve dolar alıp başını gitti konuşması yapmışım, hayır otarsi gibi bir şey yaşıyor olsak tamam diyeceksin sana ne elalemin parasından ister artsın ister azalsın benim cebime giren de yok çıkan yok ama durum öyle değil işte… hepimiz mecburiyetten ekonomist  kesildik… Aha valla telefonum her dink ettiğinde, bir programım var piyasadaki yabancı para artışlarını bildirme amaçlı öyle dink şey ediyor, onu da neden yüklediysem hiç bilmiyorum bir hırs bürüme anıma gelmiş olsa gerek,  yüreğim ağzıma geliyor, gözümün önüne gelen görüntüyse şöyle: izbandut gibi bir adam elimden zorla sinema biletimi hadi biletle kalsa iyi patlamış mısırımı ve frigomu da alıp kaçıyor, tırıs tepelek eve dönüyor, internetten hala kapanmamış dizi kanalı kaldıysa onu açıp idare etmeye çalışıyorum.

Taksi şoförü ısrarcı, miktar sorusunu bu sefer farklı sordu; az para değildir muhakkak. Hadi dedim sevinsin garip fazla değildi 100 tl çekmiştim ama benim için çoktu. Fazla olmaz mı abla yaa 100 tl bu dedi. Haydaaa hüzün katsayım beşe çıktı mı, hesaba kitaba daldım, o parayla ben en az 4 kitap daha alırım, sabah matinesini yakalarsam her biri patlamış mısırlı frigolu 5 ya da 6 film seyrederim, bir salı akşamı rüya grubuna katılabilirdim vs… derken baktım biz içeride karşılıklı ağlaşmaya başlayacağız aklıma kuzeni aramak geldi. Neyse zaten o da beni civarda ve dışarıda bekliyormuş hemen geldi durumdan kurtardı, sonra ısınmak için oralarda bir yerlere girdik. Zaten sabah bir tek muz, bir avuç kuru ceviz yemiş çıkmıştım, kurtlar gibi patates kızartmasına yumuldum, salata da istemiştim ama ne yalan söyleyeyim otlar biraz yavan geldi yarısını bıraktım. Portakal suyumu sonuna kadar bitirdim.

Dünden beri yeni yıl listesine uymaya çalışıyorum. Fotoğraflarla başladım 20.000 fotoğraf ayıkladım. Daha da var. Çeviriye ne dün ne bugün el sürdüm. Bir şey yapsam diğeri eksik kalıyor. Sabahtan yazıp akşam üzeri keyif çatmak niyetindeydim, keyiften kastım kitap, kahve, battaniye ve kanepe dörtlüsü, ama bloglara takıldığım için şu an bilgisayar başındayım. Gerçi bu da keyifli. Aslında blog yazmayınca bir müddet sonra okuyup takip etmeyi de savsaklıyorum. Çok beğendiğim 3-5 tanesine ayda bir girip toplu okuyorum falan.. ama yazmaya başlayınca nedense  düzenli okuma dürtüsü de otomatik ayar çekiyor. Bu kendine özgü dünyayı, ne olsa yılların verdiği aşinalık var, kurulmuş özel dostluklar var, ne kadar özlediğimi hatırlayıp hayıflanıyor, bir yandan da mutlu oluyorum. Düşündüm de eğer çeviri yapmasam sadece okuyup yazarak gezerek tozarak fotoğraf çekerek de keyifle yaşar gidermişim.

Bugünlük bu kadar olsun, sabahları zihnim daha kıvrak olur, yanımdaki çaya rağmen hala ısınabilmiş değilim. Koca bir çaydanlık yapmıştım bitsin, bir koca tas filtre kahve yapıp içeyim.

Niyetim Madagaskar’a neden gittiğimizle başlamaktı ama kısmet değilmiş. Yarın sabah erken kalkarsam yarına, olmadı pazar sabahına kesin anlatayım. Eski macbook’a bir bardak su dökülünce çok üzülmüştüm ama her işte bir hayır vardır bu yeni macbookpronun klavyesi çok şahane, yazdıkça yazasım geliyor. Üstelik taşıması kolay, çünkü daha küçük, iki katı daha güçlü, hafızası iki katı daha fazla.

Yeni Yılın Yapılacak İşleri

Etiketler

, , , ,

mada tana oto.jpg

Madagaskar’da son gün

Dün gece öyle bir gaza geldim ki yazmaya başladım. Tabii uzun zaman ara verince, üstüne Digitürk’te bond filmleri sezonu da denk gelince ne kadar çabalarsam çabalayayım yarıda kaldı. Biraz önce okudum, zaten pek matah şeyler yumurtlamıyormuşum. Hiç birini silmedim, aşağı satırlarda duruyor. Bond filmlerini gözümü ayırmadan seyrediyorum sanılmasın, zamanında hepsini birer ikişer seyretmiştim, ama öyle seyreden C.İ. Haliyle ben de oraya takılıp kalıyorum. Eskileri bir komedi, gerçi yenileri de öyleymiş. İlk seyredişte biraz da havasına girdiğimden olsa gerek öyküsü içinde yuvarlanıp gitmişim. Şu sonraki seyredişler başka minik detaylara odaklanmamı sağladı. Ne kadar faydalı bir şey peki ? İnanın bilmiyorum, ara sıra ruhuma iyi geliyor, onu biliyorum. Ayrıca bir haftadır extra uzman Bondolog Umberto Eco’yu da anmadan geçemiyorum. Eco gibi bilgisine hayran kalıp aşkınlığını takdir ettiğim birinin bu türden kolaylıkla popüler zırvalık değerlendirilebilecek şeylerin müptelası olması içimi rahatlatıyor bazen de aşırı ciddi takılan insanlara ne diyonuz leyn diyesim geliyor. Bu ikincisini kendi ruh ve fiziki sağlığım açısından pek yapmam ama madem bu sabah iç dökesim oldu, bu da itiraflar hanesine kaydolsun.

Bu aralar işlerim başımdan aşkın, öyle olunca haliyle her yere yazasım var, vakit yok ya… Her yere yazamasam da buraya tekrardan günü birlik ziyaretler yapmayı hedefliyorum. En azından doğru düzgün, öznesi yüklemi olması gereken yerde cümleler yapma becerim artar. Üstelik yazmak beyinde omega 3 etkisi yapıyor. Tecrübeyle sabit. Balık yağı içmeye son.

Maddesel gideyim bari:

  1. Bloga yazmak yeni yıl kararıydı, hayat felsefesi ‘çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekliyorum’ olan biri için başlama tarihi ocak ayının yirmi altısı olmuş pek geç sayılmaz. Bugünden sonra birincil işim bu olacak, önem ve öncelik sırasına uymaya çalışıyorum
  2. Yine kitap çevirisi aldım. Daha doğrusu bir önceki üçlemeydi, ilkini çevirdikten sonra diğer ikisini bırakmayı kendime yediremedim mi desem, gönlüm razı gelmedi mi desem, çok karışık duygular içerisindeyim, ara sıra şöyle düşünüyorum; yine başını belalara sokmaktan kendini alamadın, Qune.
  3. Diş tedavisi. En can sıkıcı madde. Bir çok dolgum, dahası sağlamların hepsi dolgulu, geçen yüzyılın amalgamlarıyla duruyor, hepsi değişecek, bir kısmı kenardan köşeden kırılmış belki dolgu bile olamayacak. Öndeki, kendi olmayıp mekanı baki kalan sanal bir tanesine, uygun ve geçer görüş alırsa implant yapılacak. 2 adet uzun köprü yenilenecek. Bir ön dişin kılıfını geçen karda Çekirdek’le sinemaya gider ayak eldiven ısırıp selfi çekme sevdasına yere düşürdüm, aradık aradık bulamadık. Baktık filmi kaçıracağız aramayı kesip yola devam ettik. Yukarıdaki işlere ilaveten bir de kılıf yapılacak, ki aslında sonlanmak üzere ama diğerleri peş peşe hallolmayı bekliyor. Dolar ve Euro durmadan artıyor, benimle yarış ediyorlarmış gibi geliyor, çok canım sıkılıyor. Eldivenle dişin düşmesi ne alaka diyenler için açıklama ve fotoğraf: selfiyi bitirip iphone’u cebime koyduktan sonra mor eldiveni, ki deridir dikkate sunar, tutuş gücünün üstün olduğunu belirtirim, ağzımdan çektiğimde dişimin canım porselen kaplaması da bir metre öteye fırladı. Kıssadan hisse görmemişin karı olmuş meselesi şu aşağıda gördüğünüz karı ve anı belgelemek 650 tl’ye patladı. İndirimli fiyatmış. İndirimsizini düşünemiyorum bile.

    img_0395

    Eldivenli Çekirdek’li selfie

  4.  Yıl sonuna kadar öyküleri düzene koyup dosya yapmak, romanı bitiremem ama en azından iyice çalışıp eksiğini gediğini çıkarıp bir kaç ay içinde yazılıp bitirilecek hale getirmek. Gerekli okumaların hepsini yapamayabilirim ama en elzemlerini halletmek. Bu arada en zor geleni hangi okumaların en elzem olduğu… Kararsızlıktan, hayır bazen çok canım sıkıldığında hani ölsem mi daha iyi ölmesem mi karar veremediğim için yaşamaya devam ettiğimi hissederim. Neyse ki o anlar nadir anlar. Anlaşılan bu kalem biraz gözümde büyüyor.
  5. Fotoğrafları bir düzene koymak bu sene içinde yavaş yavaş yaparak bitirmek. Hali hazırda nuh nebiden kalma 7 makara fotoğrafı bastırdım bile… Bu kalemin içinde eski fotoğrafların negatiflerini digital ortama aktarmak da var. Sirkeci’deki bir dükkandan teklif aldım bile ama oldukça pahalıya patlayacak gibi duruyor, dişlerle birlikte nasıl gider bilmiyorum. Rakamsal paylaşım yaparsam toplamda 100.000’in üzerinde fotoğraf var.
  6. Evi bir düzene sokmak, sadeleşmek minimum ile yaşamak. Bunu epeydir düşünüyordum harekete geçemiyordum. Ekim sonu eski evden çıkmak zorunda kalınca üzerimize yıkmaya başladılar, geçeceğimiz ev henüz boşalıp boyası badanası yapılmadığından, on beş gün kadar o şekilde mecburen oturduk, biraz bahsetmiştim. Kıssadan hisse yeni inşaatlar küçücük, biz yine becerdik depreme dayanıklı raporlu yakın gelecekte yıkılma potansiyelini barındırmayan aynı mahallede, mahalle değiştirmek en korktuğum şeydi, 25 senelik eski bir bina bulduk ve geçtik ama küçülmenin gerekliliğini anlamak için taşınmayı birebir yaşamak gerekliymiş. Nitekim sadeleşmeyi önceden yapıp yeni eve minimal geçmeyi çok istedim ama beceremedim, ay o şundan hatıra, ay bunu ben bilmem nereden almıştım, ay o Kiki’nin küçüklüğü, benim gençliğim, çocukluğum vs… derken eşyaları neredeyse olduğu gibi yığma usülü yeni eve attıktan sonra Madagaskar için uçağa yetiştik desem yeridir. Kapıyı çekmeden perdeleri zor astık. Öyle sıkışık bir zamana denk geldi. Ama dönüşümden bu yana hiç yılmadan canla başla sadeleşme strateji ve tatbikatlarına devam ediyorum. Mesela dün, Caddebostan Cafe Nero ofise giderken bir torba kitap götürüp üst kata bıraktım. Bu işi biraz daha sıklıkla yapacağım. Geçen haftalarda Kiki’nin artık kullanmadığı üç büyük torba çeşitli kağıtlarını, yazı, resim kağıtları, elişi kağıtları, sanatsal kağıtlarını falan hepsini yakındaki sağırlar okuluna bağışladım, acayip sevindiler bilsem bu kadar sevinip teşekkür edeceklerini arada sırada satın da alır götürürdüm aklınızda olsun, boyalarını kalemlerini de isterlermiş kullanılmış bile olsa eğer yazıyorlarsa ki yazıyorlar ilk fırsatta onları da götüreceğim. Gardırop namına bir şeyim kalmadı. Pek almak niyetinde de değilim. Yıkayıp yıkayıp giyiyorum. Artık hep aynı şeyleri giyiyor olacağım, üçüncü şahıslara duyurulur. Asıl söylemek istediğim bu kararı uygulamama neden olan taşınma falan değil Madagaskar gezimiz oldu. Az ve özün hayatta kalıp mutlu olmaya, yaşamdan keyif almaya yeterli olduğunu bire bir kendi gözlerimle gördüm, deneyimledim, mutlu oldum. Umarım detaylı anlatırım. Adada 21 cennetvari gün geçirdik. Gittiğim yerden dönmek ilk defa zor geldi.
  7. Gmail’imdeki hiç durmadan 3’er 5’er bölünerek üreyen ve şu anda tam 13.947 adet okunmamış mail bildiren posta kutumdakileri 20.000’e ulaşmadan temizlemek.

Daha da madde yazmak isterim ama liste bu haliyle bile biraz cesur oldu. Gidişata göre ilk 6 ayın sonunda previzyon ister. O previzyon ne yönde olur, bütün tahminler aşağı dese de sene başından kötücül hislerle dolmak istemediğimden previzyonun previzyonu gibi konulara dalmak istemiyorum.

Dün gece bir gözüm Bond’dayken sabukladıklarım:

Picasa diye bir yazılım vardı internetten bedava indirilirdi, fotoğraflarımı onunla tasnif ederdim, çeşitli etkileri bir tıklamayla elde ederdim, mesela fotoğrafı çizim haline getirirdi ya da infrarouge etkisi yapardı, en çok kullandığım özelliğiyse bloga koymak için seçtiklerimin sağ alt köşesine ismimi otomatikten yazardı, çeşitli fotoğrafları keser yapıştırır birbirine ekler şablonlu, şablonsuz kolajlar yapardı. Kullanımı çok basitti. Teknoloji özürlüler için birebirdi. Gel zaman git zaman kullandım sonra geçenlerde bir gün bloga yazı yazacağım tuttu, baktım o yazılımın yerinde yeller ese… Google + lüzumsuz bulmuş, tedavülden kaldırmış. Ben de kendisini çok lüzumsuz buluyor ve hiç elimi sürmüyorum. O gün bugündür Picasa ortadan kaybolalı beri buraya bir türlü yazamıyorum. Çünkü hem fotoğraflara otomatik imza atacak hem de biraz önce saydığım tüm işleri yapacak, kullanımı kolay başka bir program bulamadım.

Yukarıdaki fotoğraf, herkesin Photoshop ayarında tavsiye ettiği Pixelmator ile yapıldı, belki iyi bir şeydir bilemem şu an bildiğim tek şey istediklerimi yapabilmem için bir ton zaman harcayıp zorlu bir eğitimden geçmem şart. Vakit olmayınca bir şekilde kotarırım şeklinde ilk denememi yukarıda yaptım. Sağ alt köşeye imza niyetine bir şeyler yazabildim ama bundan sonra her export edeceğim fotoğrafa aynısını koy komutunu veremedim, öyle bir emri tanımaz görünüyor ki bu durum beni oldukça üzdü sonra sinirlendirdi. Hadi diyelim bu o kadar önemli değil. Bir kere alıştım mı hepsine aynı imzayı elimle yapabilirim. Vakit kaybı ama… İkinci ve asıl önemli mesele; yukarıdaki arabanın alt tarafından yarı şöför kapısına yarı arka kapıya gelen bir parçayı  yanlışlıkla kopardım ve sonra yerine takamadım, ön kaportanın üzerine yapıştırmak zorunda kaldım. Bilginize.

Bir yerlere gidesim var… umarım pek belli etmemişimdir

batch_img_02061

Dumura uğradım.

Meli malı. Memeli mamalı.

Mam.

***

Kalamalı mimkalamalı.

Kumturaklı çamkırak.

Lı.

***

Pişman karalı.

Yas muralı.

İçimdeki kasmuralı.

Yukarıdaki şu nadide 3 HAİKU denemesini 2011 yılı günlüklerimde buldum. Yayınlayarak halka açmaya karar verdim. Sözcük oyunlarına yer verdiğim, içinde bulunduğumuz sistemi yerdiğim sembolik anlamlarla yüklü, analizi zor, sentezi imkansız, biraz da üst seviyelere hitap eden Haiku’lar adından da anlaşılacağı üzere kültürü olmayanların bön bakabileceği bir yüksek sanat türü.

Bilenlere not: buyrun sayın her biri 3 satır, her biri on yedi hecedir. Aslında gelenekselden ayrılan bir yanı var ama söylemem. Kişisel üsluptur.

Yeni yılın ilk gönderisini yazmakta geciktimse affola. Biraz özenmek istedim. Susan Miller’a göre bu sene terazilerin yılıymış. Kelepire çıkarttığım burcumu geri mi alsam ne yapsam. Ah bana bir akıl…

Her şey şu köşedeki bir bardak su ile başladı

Etiketler

, , , , , , ,

img_8783

Yazmak için sinirlenmek gerekliymiş. Gerçi bu sinir başka, ziyadesiyle kişisel bir sinir yoksa yaşadığımız ülkede çok şükür o konuda bir sıkıntı yok. Bolluk içinde yaşamak buna denmezse neye denir bilemiyorum. Bundan bir on yıl sonra tüm nobel edebiyat ödülleri peş peşe bizim olursa Qune bunu zamanında aha şuracığa yazmıştı diye hatırlanır umarım.

Şu an matkapla beynimi deliyorlar, dış cephede mantolama var. Eski evde yıkım süreci başlamışken, her taraftan balyoz ve matkap sesleri yükselirken, her yer molozken 10 gün oturmak zorunda kalmışlığım yüzünden bu ses her zamankinden fazla gerer oldu.

img_8618

Kapımı açtığımda karşılaştığım manzara buydu, en son gün trabzanları bile söktüler, elektriği zaten kapatmışlardı fenerle inip çıkıyorduk, sonra eski apartman görevlisi halimize acıdı da gitti açtı son iki gün en azından biraz rahat ettik.  Neyse asıl sinirim bu da değil.

Dün akşam birinci resimdeki masanın üzerinde bir de bilgisayarım vardı ve Westworld’ün son beşinci bölümünü izliyorduk. Normalde böyle bir şey yapmayız, yok masa toplu olur anlamında söylemiyorum masa biz eve yerleşmiş olsak da aynı şekil olurdu ama bilgisayarım üzerinde değil televizyona bağlanacağından başka yerde olurdu, dün gece değildi çünkü ara bağlantı kablosunu taşınma esnasında nereye tıkmışsak günlerdir bir türlü bulamıyoruz, diyeceğim şu ki tam bölüm sonuna yaklaşmış iken bende ani bir susuzluk, su içme ihtiyacı başgösterdi. Heyecanla bir hamle yaptım, su bardağını elime almak yerine bilgisayarın üzerine devirdim. Daha önce de aynı şekil bir takım ufak tefek kahve ya da su kazaları olmuştu, sıçrama düzeyinde kalmıştı, ciddi bir sorun çıkmamıştı ya da ben öyle sanmıştım çünkü son zamanlarda pil şarj etmemeye yüzde 60 doluluk varken bilgisayar fişe takılı değilse aniden kapanmaya ve fişe takılmazsa açılmamaya başlamıştı. Ama dünkü sel görülecek şeydi, kelimesi kelimesine dopdolu bir bardak, klavyenin ve ekranın dibine tamamıyla boşaldı hemen alıp ters çevirmeme rağmen alet kendiliğinden kapandı. Şu an Kiki’nin tuşları eksik ıskartaya çıkarılan macbook’uyla idare ediyorum, ona da bir zamanlar aseton dökülmüştü tuşlar o yüzden eksik, işkence içinde ve tekrar ediyorum sinirle yazıyorum.

IMG_8785.JPG

Kusacaklarım biter bitmez caddedeki apple’a gidip kendi macbook’umu bir açtıracağım. Dün bir de, iki kere açmayı denedim, açıldı bir iki dakika sonra çat diye kapandı. Derken biraz geç de olsa youtube’dan falan baktım, bu gibi durumlarda 96 saat hiç açmamayı tavsiye ediyorlarmış. Neyse öğrendiğim iyi oldu deyip yattım, gece kabus gördüm, saat 3 gibi uyanıp Stanislavski’nin Bir Aktör Hazırlanıyor’un ingilizcesini kindle’dan, ışık açmadan okuyabileceğim tek alet olduğundan, bir hayli okuduktan sonra dalmışım bu sabah 8’de uyandım.

Akıllanır mıyım bilmiyorum? Pek sanmıyorum. Umarım kurtulur. Bu arada güncellemelere çok meraklı olduğumdan macbook’un yeni işletim sistemini ismini unuttum şimdi kurmuştum. Bu iyi haber. Çünkü pek back up falan yapmam. Hard drive’larım nerede onu da bilmiyorum şu an. Açılmamış o kadar fazla kutu var ki… Dün çok korktum, bir şey olacağından değil ama tüm karınca karınca tuttuğum günlüklerim, roman başlangıçlarım, tasarılarım, öykülerim vs… hiç birinin yedeği yoktu. Üstüne, dün gündüz tam son anda greencard başvurusunda bulunmuştum ve kontrol numaramı belgelerime kaydetmiştim. Kazansam bile o numara olmazsa eğer ruhum duymaz, kimse kimseyi kazandınız buyrun gelin diye aramıyor. Yani korkunç bir geceydi. Westworld zaten olmamış bir dizi, beşinci bölüme geldik ortada hala daha kurguya benzer bir hareket yok ona da sinirlendim şimdi. Bir daha seyretmeyeceğim diyesim var ama yalan olur seyrederim, şimdi bir de bunun için tükürdüğümü yalamayayım zaten başka her şey için yeterince yapıyorum. İyi habere gelince: apple’ın yeni işletim sistemi belgelerimi ve masa üstünü de fotoğrafların yanı sıra icloude’a alıp kaydediyor, bu sabah iki bardak limonlu su ve bir fincan kahveden sonra kafam çalışmaya başlayınca kontrol ettim tüm servetim, başvuru numaram bile cep telefonumda mevcut ve ulaşılır biçimde….

Bunca lanetin arasında apple seni seviyorum.

Benim de Artık bir Tina’m Var

Etiketler

, , , ,

1-IMG_6933

Çekirdek bir haftalığına burada. Bu sefer değişik bir şey yapalım ve gezelim dedik. İroni değil bu, her geldiğinde eve iş getiriyor diyelim. Eh benim çeviriler hiç bitmiyor zaten, salonda karşılıklı oturup çalışıyoruz, derken onun gitme vakti geliyor, birlikte gezememiş olmanın iç burukluğu ve hüzünle bavulunu hazırlayıp yola çıkıyor, ben de arkasından bakıyorum. Yine de kadim alışkanlıklardan kurtulup yeni bir evrene geçmek hiç kolay değil. O yüzden dün dışarı adım atabildiğimizde saat 15:30 olmuştu bile. Bizi ancak ancak Kadıköy paklar dedik. Kartpostalcıları gezdik. 40 tl’lik kart almışım. Saray’da bir şeyler atıştırdık. Bir de anlamsız Osmanlı ceketi aldım 20 tl’ye kostüm gibi, ince yorgandan bozulup yapılmış sanki, tam kışlık, ama aklım kalmıştı. Adliye’nin karşısındaki sanat ve kültür merkezinin bahçesinde kermes varmış. Tek dişe dokunur şey oydu. İlk fırsatta giyinip fotoğrafını koyacağım.

2-IMG_6935

Sahafları dolaşınca uzun zamandır aklımın kaldığı çocukluğumun çizgi roman dergisi Tina’yı dayanamadım son anda aldım. Üstelik görünürde yoktu, kendim kaşındım, kendim sordum. Tam da dükkanlar kapanmak üzereydi. Parama sonunda kıydım. Kaç lira olduğunu hiç söylemeyeyim. Çok lira. Gerçi mutluluğumun haddi hesabı yok. Benim de artık bir Tina’m var. İçimden bir ses sen bunun tüm ciltlerini alırsın diyor, hani bir kere dövme yaptıran tüm vücudunu kaplatana kadar rahat etmezmiş ya o benimki de o hesap sanki ve fakat kendimi tutuyorum, tutacağım.

3-IMG_6936

Akşam eve gelince okumaya başladım. İlk şaşkınlığım yaw bunlar ne saçma sapan şeylermiş, ben bunlarla mı büyümüşüm oldu. Neden zaman zaman zeka geriliği, algılama eksikliği, iletişim bozukluğu vakaları görüldüğü ortaya çıkmış oldu. Yine de mutluluğuma gölge düşüremediler. Dergi elime geçtiğinde ilk olarak hemen arka sayfalara geçer, Afacan Cüceler’i okurdum. O ‘r’ harfini kaçırmalarına bayılırdım.

4-IMG_6937

İkinci olarak Canım Tina’ya geçerdim. Bunlar bir evvelki sayıdan devamlı olurdu.

5-IMG_6938

Sonra da Jackie ve Deli Gençlik. Daha genç olmama çok vardı ama o zamanlardan hayrandım işte. Bu üçünü bir çırpıda okunduktan sonra geriye diğerleri kalırdı onları da baştan sona okur, bilmecelerini yapar, fıkraları gözden geçirir bir çoğuna çok gülerdim. Dün gece okuduğumda sevimsizliklerine şaşkınlık geçirdim.

1-IMG_6940

Garip Tabiat ilginç şeyleri anlatırdı, Sizler İçin sayfasında da genellikle türk ya da yabancı şarkıcılar, şarkı sözleri olurdu. Zaten şarkı sözleri uzun müddet bizim neslin kızlarını meşgul etmiştir. O zamanlar hepimizin anket defterlerinin yanı sıra şarkı sözleri defterimiz vardı. Bir nevi scrapbook gibi tutardık. Kenar süsleri, çıkartmalar, kesilip yapıştırılan resimler vs…  France Gall röportajını görünce donup kaldım. France Gall 1990 yılında Lyon’a gider gitmez sesi çok hoşuma gittiği, içimi sıcacık yaptığı için cd’sini aldığım ilk şarkıcıydı ama bir türlü de anlam verememiştim ben bu kadını nereden tanıyorum, imkan yok diye… zihin unutuyor işte ama organlar, beden asla.

2-IMG_6941

Bu son fotoğraf da France Gall’ün gençlik resmi. 1947’li olduğuna göre o zamanlar 21 yaşında falanmış. Benim aklımda kalan ve tercih ettiğim Fransa’da ilk defa tanışıyorum sandığım olgun kadınlık halleri.

Artık yollara dökülelim, bugün saat konusunda dünden biraz daha halliceyiz.

İki Fotoğraf Arasındaki Farkı Bulun

Etiketler

, , , , , ,

2-IMG_6921

Pazar gecesinden tedbirli yattım, Pazartesi sabahı Melanie Klein semineri başlayacak ona yetişeyim istedim. Gerçi her halükarda yetişirdim, üstelik bana salına salına yürüyerek 30 dakikalık mesafede ama içimden şunları dedim; ilk defa gideceğin bir yer riske atma, ilk intiba iyi bir şey olsun, şu lanet şirket öğretileri bir türlü yok olmuyor, duşunu al, kahveni iç, bir kaç sayfa ne okuyup sakinleşeceksen oku rahatla, öyle git. Bütün bunları yaptım elimde kahvenin geri kalanını koyduğum termosla panik halinde yola fırladım, taksi bulacağım, çünkü artık değil hızlı yürüme koşsam yetişemez durumdayım, bir yandan da tek elimle telefon açmaya çalışıyorum ben gelicem yoldayım merak etmeyin diyeceğim ama onu da diyemiyorum çünkü kaydolmamışım varlığımdan bile haberleri yok. Bizim buralarda sabahları taksi bulmak derttir. Kadıköy’ün gariban Tanzimat sokağı, bir anda NYC’nin en kalabalık caddesinde dizi dizi bekleyip sağa sola el ederek duran taksilere suya düşen ekmek parçasına anında üşüşen balıklar misali insanlarla dolar taşar. Ha bizim sokakta sabah vakti film çekin arkasına NYC gökdelenlerini yapıştırın, onca yol masrafına gerek yok o derece.

Bu durum ilk defa işime yaradı, henüz taksi bulamamıştım ama çalan telefonu açtılar, ben geliyorum dedim, buyrun gelin ama durum neydi, ya işte seminer, kaydolmadım ama yoldayım, eee şeklinde derin bir sessizlik, hani Melani Klein, yanlış numara mı?, haaa yok doğru numara ama o seminer haftaya pazartesi başlıyor, acaba gününü erkene aldılar bizim haberimiz mi yok, yok yok kesin almamışlardır merak etmeyin bu aralar günleri, haftaları, ayları şaşıran benim, tamam o zaman, tamam o zaman, haftaya görüşürüz.

Böyle bir konuşmadan sonra elimde termos, çantada bilgisayar ve sabah kahvaltısından oluşan çiğ sebze meyvelerim kala kaldım. Hava da fena güneşli, tekrar yukarı çıkmak hiç işime gelmedi, ayrıca Pazartesileri temizlik günü ve ben bir kaç haftadır evde kalıp temizliğin yapıldığını görmeye alışma uygulamaları gibi manyakça ve sapıkça bir düşünceye kapıldığımdan öyle bunalmışım ki klişeden de olsa ayaklarım geri geri gitti, hatta o kadar ki tüm gün yok olmayı planlamama rağmen eve çıkıp bilgisayarın kablosunu, okuyacak yedek bir kitabı bile almayı istemedim. Mutlu mesut bir firari havasında benim eski ofise, Caddebostan Nero gittim, bahçe bomboş, koltuklardan birine gömüldüm, püfür püfür bir çalışmışım öğlene kadar 13 sayfa yapmışım görülmedik bir hız. Yukarıdaki fotoğraf dün çalışırkenki manzaram.

Sonra acıktım ne yapsam, ne yesem diye düşünürken, ayrıca şarjım da azalmıştı, bir arkadaşım mesaj attı, onunla buluştuk, Happy Moon’da yine soğanlı çoban salatası ve bu sefer değişiklik olsun diye elma patates kızartması istedim, bu ikisini yedim. Ama Kadıköy Saray’ın patates kızartması başkaydı, bir kere taze patatesten yapıyorlar.

Eve döndüm ve her sabah ofise gidip bahçede çalışmaya karar verdim. Bilmem size de olur mu ama bana çok sık olur, yatıp uyuyunca bilinçaltım aldığım her türlü kararı siler, ertesi güne boş sayfayla başlarım. Bugünkü çalışma manzaram alttaki fotoğraf, Neredeyse öğlen olacak ne kadar yaptın derseniz sadece 3 sayfa bitirebildim. İşte iki fotoğraf arasındaki fark. Bulunamaz diye işimi sağlama alıp işaretleyeyim dedim.

1-IMG_6922

Sandman Üzerine Çok Postcrossing Üzerine Az Düşünceler

Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

SANDMAN - KUMADAM TÜM SERİ

SANDMAN – KUMADAM TÜM SERİ

Rüyamda bit pazarı gibi bir yerde Neil Gaiman’ın efsanevi Sandman çizgi roman serisinin orijinal çizimlerinden yapılmış 7 cildini oldukça iyi bir fiyata buldum, değerini bilecek birine doğum günü hediyesi yapmak üzere satın aldım. Bilinçaltında illa bir yerlerden bir çapanoğlu çıkar ya… eve gelince kutunun içinden sadece birinci cilt Sandman çıktı, diğerleri yine orjinal çizimdi ama Mickey falan cinsi şeylerdi. Devamını anlatmıyorum zaten konu birliği de yok o gece sabaha kadar oradan oraya atlayarak sektim durdum.

Sabah kalkınca ilk işim Sandman’lerimi elime alıp bakmak oldu. Bu arada hepsini okuduğum sanılmasın, bir çırpıda ilk cildini bitirip ya bunlar çok muhteşem böyle iki sıkının bir derenin arasından heba etmeyeyim ileride keyifle tadacağım uzun ve müsait bir zamana saklayayım dediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Bunlar çok hatalı düşünceler, yamuk kararlar. Parantez içi bilgiydi, bitti. Bir de baktım ki bir cilt eksik. 8. cilt, halbuki ben tamam sanıyordum. Bu arada bilinçaltımın benden daha bilgili olduğu, her şeyin seceresini tuttuğunu da iyice kanıtlandı. Rüyamda neden 7 cilt diye takılıp kalmıştım, sebebini şimdi yazarken fark ettim, arada boşluk olunca araya düşmüş. Peki niye eve gelince içinden sadece biri çıktı, belki de bir tek onu okuduğum içindir, şimdi de bunu düşündüm. Konu kaymasın, raftaki eksikliği fark eder etmez panik oldum. Sandman’leri bulmak kolay iş değildir, arayan bilir, zamanında çok aramıştım, hatta 6. cildin türkçe baskısını bulamadığımdan ingilizce orijinalini alarak tamamlamıştım. Aslında vardı da 150 tl falandı, kıyamadım parama. Gerçi ingilizce orijinali öyle kaliteli ki bir ara onları da tamamlamak geçmiyor değil içimden ama önce okuyacağım. 5. cildi bulabilmek için de akla karayı seçmiştim. O panikle bir an evvel Kadıköy gezisi planladım ve alınacaklar listesine ekledim. Listede bir de 6.45’in bastığı Ender serisi vardı. Dükkandan alınca yüzde 40 indirim varmış, haberi kulaklarıma çalınır çalınmaz hazırola geçmiştim.

Kalem kağıt ile fiziksel listeler yapmaktan vazgeçeli epey oldu. Gel zaman git zaman hiç bir şeyi unutmadan işi yürüttüm, şunun şurasında geçen seneden bu yana zihin listelerimde failini bir türlü yakalayamadığım silinme vakaları baş gösterdi. Bazı kalemler hiç iz bırakmamacasına yok oluyorlar. Bir yerlerden yeni bir virüs bulaştığına eminim ama ardındaki hacker’ı henüz bulamadım. Bu durumla başa çıkabilmek için kendime yeni, sağlam, tek kullanımlık bir saplantı yazılımı tasarladım. Listedeki önemli kalemleri ta ki alana kadar dakika başı içimden dışımdan tekrarlıyorum. Bilinçli bir saplantı bu. Baktım 8. cilt Dünyaların Sonu, bir kaç gün boyunca hatim ettim, tekrarladım, ezberledim.

Yağmurlu günde Kadıköy’e inince ilk işim postanenin arka sokağındaki Büyülü Dükkan’a gitmek oldu. Kasaya yakın kenarda köşede kalmış rafların arasında diziyi buldum. Dünyaların Sonu’ndan bir kaç tane var, bu arada 5. cilt de kalmamış, 6 zaten son baktığımdan bu yana hiç gelmemiş, sevindirik oldum, hemen birini aldım, tam kasaya gideceğim Dünyaların Sonu bana çok tanıdık bildik ama Kısa Yaşamlar daha az tanıdık bildik geldi, tereddütte kaldım. Emin misin Qune eksik olan bu mu, sanki bu var sende ama diğeri yani 7. cilt yok. Bu isim yakinen bildiğin bir şey, kütüphanenin raflarında sürekli gördüğünden olacak başka neden olsun, halbuki Kısa Yaşamlar ismi daha uzak geliyor değil mi vs diyerek serinin önünde 5-10 dk oyalanıp mantık yürütmeye çalıştıktan sonra, eminim ya mantık en pozitif, en doğru, en yanılmaz olandır, hisler aptaldır, geri zekalıdır, duygulara, sezgilere kapılınmaz, elimdeki cildi bıraktım, diğerini aldım. Eve geldim, kütüphanenin rafına diğer Kısa Yaşamlar’ın yanına sıkıştırdım. Böylelikle sayıca tamam oldular. Canım sıkıldı.Evin içinde dolandım durdum. Başkasına hediye ederim dedim, blogda çekiliş yaparım dedim, bir sürü şey dedim. Nasıl üşeniyorum. Değiştirme işi hep zul gelmiştir. Sahiplenme arzumun üstüne çıkar. Ama Sandman söz konusu olunca içime sinmedi. En nihayetinde gidip kitabı aradan çıkardım torbasına koydum.

Ve dolayısıyla  dün, Cumartesi gününün o kalabalığında Rumeli Hisarı  civarında gitmiş olduğum bir Kore Bit Pazarı’ndan, ki o da bir hüsranla sonuçlandı eve dönmek ya da mis gibi boğazda oturmak varken metrobüs, metro yoluyla Kadıköy’e vardım, kitabı değiştirdim.

Eve dönüşte postaneden Postcrossing için toplu pul almak istedim. Cuma günü zamanında yetişip başaramamıştım. Önümdeki bir çok gönderisi ve her bir zarfı taahütlü kağıdı doldurup yollamakta ısrarcı aynı anda korkunç derecede hiç susmamacasına şikayetçi gevezelik yapan tek kişiyi epeyce bekledikten sonra baktım bankonun arkasındaki kadın memur oldukça iyi gününde, sevecen ve bilgili gözüküyor. Umarım sinirlendirmem diye içimden dualar ederek yurtdışı kartpostallarının kaç lira olduğunu sordum, ardından çeşitli postanelerde yine çeşitli ve şaibeli cevaplar aldığımı da belirttim.

Kız bana yurtdışına kartpostal gönderiminin 2 yoldan olduğunu söyledi; biri özel hizmet uçakla diğeri normal hizmet gemi ve trenle. Normal hizmet bildiğim üzere 2,80 tl imiş. Özel uçak hizmeti istenirse ülkenin bulunduğu bölgeye bağlı ekstra ücret ödemek gerekliymiş. Ülkeler de kabaca 3 bölgeye ayrılırmış,

1. Bölge Avrupa 20 kuruş ek ücretle 3 tl.

2. Bölge Amerika, Uzak Doğu, Japonya vs… 50 kuruş ek ücretle 3,30 tl.

3. Bölge Avusturalya ve Yeni Zelanda 80 kuruş ek ücretle 3,60 tl.

Demek diye düşündüm attığım kartpostallar gemi ve trenlerde sürünüp yollarda heba olup gidecekleri yerlere bir türlü varamıyorlar, kimi 55-60 günde en kısa mesafelisi 20-30 günde olmak üzere yolculuklarını sonlandırabiliyor. Eve gelince bana yollananlara baktım hepsinde ya elle ya özel pulla ya da ıstampayla yapılmış uçak ile, da özel ulak vs yazıları var. Par Avion, AirMail ya da Priority. Sonra düşününce hatırladım eskiden bizde de mavi uçakla pulları vardı onları yalayarak yapıştırır ya da dikkati çeksin diye iki paralel çizgi arasına elle yazardık. Nedense modern zamanların kartpostal gönderilerinde artık gemi ve tren taşımacılığının yapılmayacağına kanaat getirip, kendimi inandırmışım. Aslında beyinde kaldırmak istediğim bir de şu çıkarım yapma yazılımı var ki başıma oldukça belalar açıyor, bu mektup pul işi en hafif olanı. Ona da ilk fırsatta kesin etkili bir program geliştireceğim, şimdilik oradan buradan arakladğım bir takım yamalarla çalışıyor.

Kıssadan hisse dün iyi bir gündü.

Not: Sevdiğim işlerin bir çoğunu neredeyse ebediyyen kenara koyma sürecine beni sürükleyen beynime yüklü bu hazzı öteleme yazılımı da, hangi hain yükledi onu bulamam tabii de, ilk fırsatta el atılacaklar listemin ikinci sırasında yer alıyor. Çok yakında işini bitireceğim.

Son Zamanların Saplantısı: Postcrossing

Etiketler

, , , , , ,

1-IMG_6910

Bu postcrossing işine bulaşalı tam beş ay olmuş. Bu arada bir çok kart kart geldi geçti. Ama bir türlü benim yolladığım kartlar yerine ulaşmıyor. Gerçi bugüne kadar 22 kart yollamışım sadece 1 tanesi zaman aşımına uğradı diğerleri 55 günde bile olsa yerlerine vardı. İlginç olanı bana gelenler hangi ülkeden yollanmış olursa olsun, yeryüzünde olmak kaydıyla, 1 hafta en fazla 10 gün içerisinde elimde. Aldığım kartların başka bir özelliğiyse çoğunun toplu bir şekilde gelmesi. Örneğin yukarıdakiler iki partide geldi. Sol üst köşedeki polaroid benzeri Kiki’den o sayılmaz ama öyle güzeldi ki aralara karışıvermiş. Geçen aylarda İspanya’ya gitmişti oradan yollamış. Sag üst köşedekiyse ta Japonya’dan geliyor, eski bozuk paralar. Arkasına da şöyle yazmış; İstanbul’u hiç görmeden şarkılardan tanıdım. 1978 yılında Japonya’da içinde İstanbul’a gitmenin hoşluğunu anlatan bir şarkı uzun müddet listelerden inmedi. Hatta bağlantısını da yollamış. Merak eden olursa diye paylaşıyorum, yaklaşık 56. saniyede falan İstanbul diyor.

Sağ alt köşedeki göl evi Finlandiya’dan… mesaj attım tam hayalimdeki ev dedim. Gerçekten de öyle. Finlandiya hayallerimi süslüyor. Bir iki Fin filmi de seyrettim bayıldım dedim. Saksıdaki çiçekler Alman emeklisi birinden, bahçesiyle ve çiçeklerle uğraşmayı seviyormuş. Siyah beyaz kartlar hoşuma gidiyor. Her biri hakkında bir sürü şey söylemek mümkün. Bir bakmışım saatler günler geçmiş, ben kartpostallara dalıp gitmişim. Bu arada kendi kartlarımı da çıkardım. Hani şu gittiğim ülkelerden aldıklarım ya da gezgin arkadaşlarımın gittikleri yerden yolladıkları. Gerçi son zamanlarda pek kart yollayanım kalmamıştı. Postcrossing tam zamanında geldi.

2-IMG_6911

Bu ikinci balya daha önce gelenler. Sağ alttan ikinci rus metrosunun haritası. Böyle harita biriktiren, hatta metro haritası biriktiren çok kişi var. Ortalara yakın siyah beyaz zebra ve mahkum kartına bayıldım. Eski reklam kartları çok hoş. Donna Tart’ın en iyi satan listelerine giren Saka Kuşu kitabına isim olan tablo yukarıda ortada. İşin güzeli profiline meraklarını giriyorsun ona göre özene bezene yolluyorlar. Hatta bazıları arkasına envai çeşit pullar, damgalar, çıkartmalar bile yapıştırıyor. Bu kadar hoş şeyler aldıktan sonra ben de yavaş yavaş yaratıcı fikirler geliştirmeye meyilli oldum. Henüz bir şey becerebilmiş sayılmam şimdilik sadece yüzde ikilik falan bir eğim söz konusu. Kart ve pul konusunda oldukça kısır ülkeyiz. Çocukluk günlerimi saymazsak.

3-IMG_6912

Aynı pozu bir de başka açıdan yakın plan çekmişim, nedense… Mesela bizde de Ara Güler’in eski İstanbul fotoğraflarından kartpostal yapsalar ne iyi olurdu. Tüm bulabildiklerim kalitesi bozuk ama yine de aldığım eski kartpostalların remake’leri. Yeniden çekimleri. Onlara da şükür. Yalnız şimdilerde farklı kartlar var design olarak düşünülmüş 2tl ila 4tl arasına satılıyor ama kalın kartondan, kenarları yuvarlak, bu türden yaratıcılıklara bir diyeceğim yok ama sıradan, adi ve fakat kaliteli kartpostal niye yok biraz canım sıkılıyor. Neyseki müzeler artık uyandı, yaptıkları sergilerin kartlarını basıyorlar gerçi onlar da eşek kadar fiyata satılıyor, bazen kendime almaya bile kıyamıyorum. Söylenme havasına kaydığımı fark ederek durdum. Hava bugün çok güzel şakır şakır yağmur yağıyor, sokağı sel aldı. Keyfim yerinde. Birazdan dışarı çıkacağım.

Boğaziçi Üniversitesinde Şeyh Bedreddin üzerine bir belgesel gösterimi ve ardından konferans söyleşi vardı ama bu havada pek gidesim gelmedi, Mühürdar sokaklarında fing atmak daha cazip seminerler güneşli günlere kalsın. Öyle keyifliyim ki yerimde duramıyorum, yazayım sakinleşeyim dedim.

4-IMG_6913

Postcrossing’de bir de Swap diye bir şey var. Eğer yapmak istiyorsan kutucuğa işaret koyuyorsun. Önce hayır demiştim, sonra Çekirdek evetlemiş, bu arada geçen geldiğinde onu da bu işe soktum, yavaş yavaş tüm aile soyunuyoruz, baktım fena bir şey değil, seçeneğimi değiştirdim. Artık swaplaşma potansiyeli taşıyıcısıyım.

Postcrossing eskinin mektup arkadaşlığından kat be kat daha iyi, tam ayran gönüllüler için bir aktivite. Kimseyle uzun süreli ilişkiye girme derdin yok. Bir postalık ilişkiler diyarı… Monogam olmana gerek yok hatta tercih sebebi değil, Swap’larda bile. Görüldüğü üzere insanoğlu bu, çeşitleme ihtiyacını bir yerden kısarsan başka yerden patlak verir.

Yukarıdaki fotoğraf bana ilk swap teklif eden bir Çek’ten geldi. Çıkma teklif eder gibi çok güldüm şu an… İstanbul’a hayranım benimle tek postalık ilişkiye girer misin? Hemen atladım neden olmasın pat adresimi gönderdim hadi sen de gönder yapalım şu işi. Bir kaç saat sonra adresiyle ben sana bir zarf hazırlıyorum mesajı geldi. Önce pek üstünde durmadım. Sonra, bari ben de iki tane kart yollayayım madem zarflı yollayacak dedim, aslında hafif de hüzünlendim. Çünkü zarf biriktirmiyorum, pullara karşı aşırı bir dadantım yok. Bu dadantı kelimesini geçenlerde Melani Klein’ın Siz Deli misiniz? kitabını okurken çevirmen Yılmaz Öner kullanmış, oradan arakladım. Tahmin edildiği üzere bir şeylere dadanmaktan geliyor. TDK’da yok. O yüzden yanına parantez içinde (obsession) eklemiş, yani saplantı. Ne diyordum pullara karşı aşırı bir dadantım yok, her ne kadar gençliğimde babamın zoruyla ya da heveslendirmesiyle pul koleksiyonuna başlamış olsam da üniversiteye girdiğimin ilk yılında babamı kaybedince tüm defterlerimi bir arkadaşımın o aralar gezip tozduğu bir oğlana hediye ettim. Gün gibi hatırlarım. Bir yaz günüydü. Tarabya otelinden çıkmış Beşiktaş yönüne doğru yürüyorduk, rüzgar saçlarımızı dalgalandırıyordu, plajın önünden geçerken bir anda aydınlanmış gibi kız arkadaşımın üzerinden doğru çocuğa eğildim pul koleksiyonum var sana hediye edicem, unutturma dedim. Daha sonra bir daha gördüm mü görmedim mi onu da hatırlamıyorum, büyük ihtimal defterleri de kız arkadaşımla yollamışımdır, hani sözünde durmadı olmasın diye, halbuki durmasam ne olurdu, zaten bir kaç gün içinde arkadaşımla da araları bozuldu. Uzun seneler düşünüp durdum leyn ben bunu niye yaptım diye. Şimdi diyorum ki babamın erken ölmesine öfkelenmişim demek… Al bakalım bırakır mısın kızını ortada gör bak pullara ne yapıyorum. Şimdilerde artık büyüdüğümü bu türden davranışlarda bulunmadığımı düşünüyorum, umarım öyledir. Bu lafın lafı açma meyli de canımı sıktı. Bir şey anlatıcaz burada bitmez oldu. Hüzünlendim diyordum, pullu zarf biriktirmem ama pullu kartpostal hoşuma gider.

Bir on gün sonra zarf geldi. Aman aman, o ne zarftır! Kendi yolladığım iki kıytırık kartpostalı düşününce öyle ezik hissettim ki, bir yandan da acayip sevindirik oldum, yolda para bulmuşçasına… İçine tahtadan kalp bile koymuş, iki adet çikolata para, birden fazla kart, ıvır zıvır dore yıldızlar, süsler, kelebekler vs… Kesin bunlardan bir kolajlama hatıra defteri yapacağım. İyi aklıma geldi birazdan Kadıköy’e indiğimde defterlere de bakayım. Zaten defter demesinler tüm dünyada ne kadar varsa hepsini alasım var. Sahiplenmeyi en çok istediğim şeyler listesi yaparsak en başta gelenler; kartpostal, bağzı kalemler, özellikle kurşun kalemler, defterler, kitaplar, kağıttan old style figürinler, bir ara gösteririm fazla yok elimde, olanlar da kimbilir hangi cehennemin dibindedir, kitap ayraçları…

Bana gelen kartpostalları bir de toplu halde göstereyim dedim. Düşmanımın başına gelsin, böyle postcrossing gelsin, dilerim. Benden bu kadar. Kadıköy’e inmişken postaneye de uğrayacağım.

Evde Kapalı Kalmanın Günlüğü

Etiketler

, , , , ,

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix

Saçma sapan yazmaya devam edeyim dedim, bu sabah oldukça keyifli uyandım. Saat altı demeden gözümü açtım, eski günlerdeki gibi. Erindim, gerindim, azıcık kedileri sevdim, baktım olmayacak kalktım. Yüzümü yıkadım… Şaka yaptım, böyle an be an günlük yazmaya devam etmeyeceğim. Bari kayda değer şeyleri sıralayayım:

1- Labada, ekşimik ya da kuzu kulağı tabir edilen pazıya benzer ama daha uzun, sapları sert yeni bir bitkiyle tanıştım. Dolması dolmaların en güzeli oldu, lahananınkinden bile güzel, yazmaya başlamasam deminden beri bir Whatsapp bir labada tenceresi şeklinde gidip geliyordum. Baktım bitecek tencerenin dibi görünmeye başladı iyisi mi Qune sen otur blog yaz dedim, yoksa tekrardan akşam yemeği hazırlamak gerekecek.

2- Saçlarımı kına ile boyadım. Uzun kararsızlıklar sonrası cesaret gösterdim ve yaptım. Saç boyalarından kurtulmak ama beyazlarımla gezmek istemiyordum. İlk kına denemem orta okuldayken falan olmuştu, sonucun ne olduğunu hiç hatırlayamadım, hatırlayabilsem belki olacaklara engel olabilirdim. Biraz limon koydum, asitli ortamda renk pigmentleri ortaya çıksın diye, sonra biraz filtre kahve, çay dediler ı-ıh yaptım, kahvenin üzerine gül koklar mıyım, kınada bile olmaz, gerisi su. Sonuç biraz turumcumsu bir şey oldu, beyazların olduğu dip kısımlar oldukça parlak havuç rengi. Şimdilik idare eder belki ama boyalı kısımlar aşağı inip  dipten çıkacak doğal beyazlıkta saçlarımının oranı arttıkça Pippi Uzun Çorap olmak kaçınılmaz olacak. Üç hafta sonra yeniden hazırlarken bitkisel mavi boya elde etmek üzere kahve ve limondan gayrı kaynamış kırmızı lahana suyu eklemeyi planladım. Geçen gün Facebook’ta nisan yumurtalarının boyanmasıyla ilgili paşlaşılan bir videoda gördüm idi. Yumurtalar masmavi oldular idi. Renk bir kenara, gerçi kendime ait küllü koyu kumral saçlarla ela gözlerim yeşil yeşil duruyordu, şimdi bu havuç rengiyle koyu sarı kedi gözüne döndüler, cildim daha bu sabah beyazdı, şimdi cilası gitmiş parke rengi oldu, açıkcası oldukça güzelleştim. Fakat elimi saçlarıma attığımda avucumu öyle bir dolduruyorlar ki çok yakında cumhuriyet sucuk kalınlığında iki örgü yapıp gezerim. Bir müddet aynaya bakmayacağım galiba ve yarından tezi yok gidip koyu siyah camlı gözlük edinmeliyim. Günün en büyük olayı bu.

3- Sabahtan 15 kupalık kahve yapmıştım, hepsini içtim. Kınadan artanı da içtim. Şu saatte hala çakı gibiyim. Dans ayakkabılarımı giydim gelip beni baloya götürmesi için C.İ.’yi bekliyorum, başka türlü yarın sabahı zor ederim. Dizi ya da film seyredemiyorum, kitap okuyamıyorum, bu yazıyı da gidip gelip yazdım, damarlarımda, al ve akyuvarlara arkadaş bir de kafeyuvarlar peydah oldu, o kadar fazla kafein akıyor ki bir yerde beş dakikadan fazla oturmak zul oldu. Halbuki uzun zamandır tembel hayvan modunda yaşıyor, oturan boğa lakabını gururla taşıyordum.

Bugünün ana başlıkları bu kadar, gerisinde evde temizlik vardı, biraz içim daraldı. Kına davasına dışarı çıkamadım. Çamaşır falan yıkandı, asıldı, ütüler kuru temizlemeye gidiyor ama onları da götürmeye her zaman heves etmiyorum, bugün de etmedim.

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix originals!

15 + 1 kupa kahveden sonra Qune-mix originals!

İntihar Etmeyeceksek İçelim Bari*

Etiketler

, , , , , , ,

Key West Sanat ve Tarih Müzesi Girişi - Florida

Key West Sanat ve Tarih Müzesi Girişi – Florida

Bu sabah içimde garip bir pis yaşama arzusuyla kalktım. En az bir hafta hiç yıkanmayayım, saçlarım kıtık olsun, sokakta yatayım, başı boş gezeyim, hiç bir şey yapmayayım. Erken saatlerde pislik olarak kendini gösteren başkaldırı öğleye doğru karakterim icabı işi her zamanki gibi tembelliğe götürmekte fazla zorluk çekmedi. Eh tabii düşünürsek yine dar zamanlardayım. Bir çok işin süre bitimine az kalmış, yakında doğum bekleniyor, yumurta henüz ana rahmine düşmemiş ama en azından evlenmişim orada bir sorun yok.

Bardağın dolu tarafını seçmeye çalışıyorum. Bu tutumun da başlarda iyi gibi gelirken aslında diğerinden, boş kısmına odaklanmaktan daha beter olduğunu düşünmekteyim. Şöyle oluyor; dolu kısmı göre göre sadece nefes almaktan hoşnut gerisi vur patlasın çal oynasın bir rakı sofrasında ilk 35’lik bittikten sonra elini havaya kaldırıp avuç içinle tumturaklı bir salla gitsin yapar, tüm sorumlulukları omzunun üzerinden savurup atarsın ya işte öyle bir ruh durumuna giriyorsun. Giriyorum. Sonra bir bakmışsın, bakmışım, biri senin bardaktan, belki de o yine sensin, azar azar demlenmiş dolu seviyesi bir parmağa inmiş hatta hiç kalmamış ama kadef mütemadiyen kalkıyor içelim güzelleşelim diyorsun. Tabii burada esas mesele ertesi güne ulaşmamak oluyor… Anda kalabildiğin sürece sorun yok. Tutabildiğin kadar sıkı tutmak önemli. Ellerine dört yüz dört sürebilirsin. O marka hala var mı, şimdi gençler Pritt falan kullanıyor galiba… Bu yolda her şey mübah. Anda kal, anda yaşa.

Seni o andan çıkaracak dahili ve harici düşmanların olacaktır. Boynunu eğme sakın. Cebren ve hile ile çalışmanın meziyetleri hakkında kanına girmek isteyecekler bulunacaktır. Ey tembel ve pis insan ilelebet özgürlük ve seçim hakkı senindir, bunu koru. Şahsi çıkarlarını bir iş, bir bulaşık uğruna heba etme. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki rakıda mevcuttur.

Yazmaya başlayınca iyice sapıttım. Başka ufuklara doğru gitmek eğilimindeydim, yukarıda görüldüğü türden kaymalar yaşadım. Umarım fay çatlamasıyla sonuçlanmaz. Yine de her şey oluruna varsın. Şimdilik hala iyiyiz, güzeliz. Acaba diyorum şuradan bir rakı koysam…

Bir de uygun fotoğraf bulursam, ki muhakkak bir şey bulacağım ve yazının en başına koyacağım, olsa da yapacağım olmasa da…

*Yazının başlığı Adalet Ağaoğlu’nun manyaklığa vardırırcasına sevdiğim Dar Zamanlar Üçlemesinin ikinci kitabı Bir Düğün Gecesi kahramanı Tezel’in özdeşleştiğim bir lafıdır. Bu üçlemeyi bir ya da bir çok nedenden dolayı henüz okumamış olan varsa sosyal, kültürel, öyküsel, psikopatik, felsefik, urbaniksel ya da dümdüz tarihimize dair bir şey bilmez kabul eylerim, tez okuna…

Qune İnadı En Fazla 12 Gün Sürer

Etiketler

, , ,

1-DSCN2443.JPG

Dijital günlüğe en son inat ve inatçı olmak üzerine bir yazı yazıp sonra da yılbaşında aldığın  topu topu iki karardan, aslında ikincisi öyle her gün yapılacak bir şey olmadığından tek karar da denebilir, dolayısıyla, ve fakat bu cümle burada bitmiyor ama bitirip başka bir cümleye atlayasım var, ve yaptım, yapıyorum, tek bir karar almıştın Qune epi topu 12 gün devam ettirebildin. Yuh diyorum sana!

Asıl acıklı olanı da ki ben bunu hep yaparım, çok iyi gidiyor, çok kararlıyım şeklinde ilan ettikten sonra tamamıyla enkaza dönerim. Konuyla ilişkin enkazdan bahsediyorum burada. Yoksa total bir çöküş durumu olmadı. Yine de üç gündür üzerime bir zen sakinliği inmişti. İşin garibi, Florida dönüşünden bu yana böyle garip bir ruh hallerindeyim. Cenneti, cehennemi görüp, yaa olup olacağı bu muymuş diyerek döndüğünde kasmayı bırakan, burada mecaz kasanlara, kasmayanlar zaten üzerine almasın, inançlı bir ruh halindeyim, sanki…

Bir gün doruklardaysam eğer, ertesi günü yeraltına inmelerimin, ki bu aralar oldukça yaşıyorum, en belirgin ve en yankı getiren halini, yankı derken kendi hayatımdan bahsediyorum, bir firmada çalıştığım sıralarda yaşadım. Belki daha önce anlatmışımdır, Hem artık burada kaç senedir bir şeyler anlatmaya çalıştığımdan, eh hafızanın, ne kadar iyi, ne kadar geniş olsa da, çeşitli zipleme teknikleri kullansa da, yine de belirli bir metrekareye sahip olduğuna dair şüphelerim var, hem de yaş itibariyle aynı şeyi sürekli anlatma davranışı sınır boyuna yaklaştığımdan daha önce anlatmış olduğum bir çok şeyi yeniden anlatıyor olabilirim. Eğer konuya farklı bir yaklaşım sergilemiyorsam, lütfen bunu benim başıma, yorumlarınızla kakınız. Hora geçecektir.

Firmada çalışıyorum, mekan değiştirmişiz, yepyeni, ışıldayan bir binaya geçmişiz, en tepede kantin, mola yeri, cafe gibi ortak kullanım alanımız bile var, ikinci köprüye bakan balkonlu manzarasıyla, ayrıca yemekhane muhabbeti bitmiş elimize sodekso biletleri verilmiş, dibine kadar özgürlük elde etmiş hisleri, yenilenmiş bilgisayarlar, cicili bicili fotokopi makineleri, telefon santralleri, topuklu ayakkabılarımın pahalı yer taşlarıyla döşenmiş koridorlarda çıkardığı tınıdan sarhoş, her katı bize ait olan o binanın içinde, kaç katlı olduğunu unuttum artık ama bodrumla birlikte beş vardı sanırım, keyifle yürüyüp gidiyordum. Çalışmak hobi gibi bir şeydi.

Gelgelelim bir gün, artık nasıl bir gündü hatırlamıyorum, mutluluktan öyle başım dönmüştü ki, parantez içinde belirtmek istiyorum, mutluluk kadar berbat bir bela daha bilmiyorum hani, bu kavramı ya da bu hali, kim neden, nasıl ve nerede icat etmişse kafasını gözünü yarasım var, oh içimi döktüm rahatladım, şimdi kaldığım yerden devam edebilirim, açtım posta kutumu ve genel direktörle, ik direktörüne kutlama mesajı yazdım. Uzun süren, meşakkatli tartışmalara yol açan taşınma projesini, binanın içinde çalışanlar için böylesine hoş ve olumlu bir şekilde yönetip sonuçlandırmalarından dolayı ikisine de teşekkür ettim. Eminim daha uzun ve dokunaklı bir şeyler yazmışımdır. Kendimi tanıyorsam eğer duyarlı anlarda elim, ağzım düşer. Ağız düşmesi için genellikle alkol de gerekir ama elim oldukça çabuk düşer, klavyeye bir kere dokunmakla iş biter. Ama özeti buydu. O akşam mesai bitiminde eve servisle, huşu içinde döndüm. Ertesi sabah oldukça iyi kalktım, makyaj yaptım, o zamanlar kozmetik firmasında çalışıyorum, her gün hiç sektirmeden keyifle yapardım, servisime bindim, her zamanki gibi güle oynaya şirket yakınlarına geldim. Servisler şirketlere sabahın köründe bırakır, çünkü bizden sonra bir de yuva çocuklarını okula götürme işi vardır, ama biz bir grup kapıdan içeriye girmezdik,  yakında bir park vardı, o parkın orada iner ağaçların içerisinde gizli saklı bir cafede kahvaltımızı eder sonra yine güle oynaya masalarımızın başına dönerdik, işte o sabah da aynısını yaptık.

Masama geçtim, bilgisayarımı açtım. İlk işim posta kutusuna girmek ve İK direktörüyle, bizim bölüm direktörüne istifa mektubumu yazmak oldu. Üç gün düşün sen, hemen karar verme dediler, büyük bir cömertlikle… Üç gün düşündüm, kararım kesin dedim, ayrılış o ayrılış. Sonra arada sıkılıp bir senelik bir kaç aylık başka şirket maceralarım olsa da başka hiç bir yer kesmedi. O günden beri de evdeyim.

Kıssadan hisse, çok kararlıysam ve mutluluk sergiliyorsam eğer, bu işin arkasından kesin bir bokluk çıkacak demektir.

Not: Florida fotoğrafları koymaya devam ediyorum. O eyalete çok bağlandım. Neden bilmiyorum? Seyahati anlatmaya bir başlasam, belki çözebilirim. Halbuki New York, New York şeklinde sayıklıyordum. Yukarıdaki, Miami, Ocean Drive’da kaldırımdan yürürken önünden geçtiğimiz, kenara sıralı barlardan birinin içi. Bütün ahali dışarıdaki masalara yayılmış koca bardaklarla çeşitli kokteyller içtiğinden iç mekanlar bomboş.

Her Şeyin Başı İnat

Etiketler

, ,

1-DSCN2445.JPG

Ezelden beri inatçı olduğumu söylerlerdi, inanmazdım. Yok inadım, derdim. İnatçı olsam tuttuğumu koprarır, şu anda başka yerlerde, başka şeyler yapıyor olurdum.

Bugün şuraya şu yazıyı yazarken artık böyle demiyor, böyle düşünmüyorum. Neden? Sabahtan beri yazmak ve yazmamak arasında gidip geliyorum. Yazmak için bir sebep bulamadığımdan, buna karşın yazmamak için tonlarca bahanem olduğundan. On beş dakika içinde çıkmam lazımken oturup sadece yeni yılda dijital günlüğüme her gün yazacağım dediğim için bu işi yapıyorum.

Oradan da aklıma şu geldi, kilo, sağlık ve beslenme konularına da inatla takmış olmasaydım, bugün 22 kiloyu vermiş olmazdım. Evet ABD dönüşü 2 kg daha arttı, verdiklerim. Yavaş yavaş eski benliğime kavuşmak üzereyim. Bu günlük eski benliğimi bilmez. Ya da tam olarak bilmez diyelim. 2008 yılında başladığımda yarı yarıyaydı. Ama son senelerde tamamıyla değişmiştim. Tam olarak yirmili yıllara dönebilir miyim sanmıyorum, ama bakış açısı, iç kıpırtısı anlamında bir şeyler yakalabileceğimi hissediyorum.

Neyse kıssadan hisse eğer bir konu üzerinde inat etmiyorsam, o konuyu yeniden düşünmem gerektiğini anladım. Belki de gerçekte istemediğim bir şeydi. Bu konuda yalnız biraz dikkatli olmam gerekiyordu. İstenmeyen şeyler eğer çoğunluktaysa, mesela hayatta her şey ters gidiyor diyorsam eğer, bu dikkat isteyen bir konu. Biliyorum artık. Çünkü çözüm farklı, 35’li yaşlardan sonra ters gidenleri düzeltmeye çabaladığım bir eşik var, o eşiği ne zaman, nasıl geçtim bilmiyorum, tam net zamanını söyleyemem ama kilolar da aynı anda üst üste birikmeye, sağlık elden gitmeye başladı. Ve bu yükselen eğilimde ilerledikçe ters giden hayatı düzeltme çabalarına daha da fazla giriştim. Gerisi çorap söküğü gibi gitti.

2015 senesi bana aslında akıntıya karşı kürek çektiğimi çok net bir şekilde bildirdi. Şu anda artık çözüm kendimi ters tarafa çevirmek, ters gidenleri sırtıma alıp başka yönlere dönmek. İşte o yüzdendir ki geçen sene, madem bu şekilde her şey ters gidiyor ben de bugüne kadar yaptıklarımın tam tersini yaparım dedim. Ve ilk iş beslenmeye el attım. Vegan olup, glütensiz beslenme fikri de buradan doğdu işte.

Yukarıdaki bugün şiştiğimin resmidir.