>Yıl 1980’ler. İstanbul Hilton’da çalışıyorum. Çalışmak ne kelime müthiş eğleniyorum. İzin günlerimde bile sıkıntıdan işe gidiyorum. Bir de üstüne üstlük iyi para veriyorlar. Dolar bazında bahşişler, fazla mesailer cabası. Otelin casino kısmındayım. Otel çalışanları sendikaydı, toplu sözleşmeydi falan bizden kat kat fazla kazanıyorlar. Barmaid olarak başlayan stajyer kızlar 6 ay içinde altlarına arabalarını çekiyorlar. Benim profesyonel olarak ilk işim. İş dünyasının acayip zevkli olduğunu keşfediyorum. İstanbul Üniversitesinde diploma peşinde geçirdiğim 4 yılıma hayıflanıyorum. Personelin büyük çoğunluğunu yabancı uyruklular oluşturuyor. Diğer ana gruplar arasında boğaziçi üniversiteliler, daçkalılar, çapa tıplılar var. Birde bu grupların “bağımsızlar” başlığı altında yer alabilecek alt kümeleri var ki bu alt kümeler ana gruplarda yer alan kişilerin mahalle arkadaşlarından oluşuyor. Ben de bu alt kümelerden birine dahilim.

Bir ara Teksas’lı bir genel müdürümüz oluyor. Dallas dizisindekiler hariç, gerçek bir Teksas’lı ile ilk defa tanışıyorum. Hem enine hem boyuna sulak yerde büyüdüğü belli. Yaz ortasında bile vücudunun neredeyse 4’te biri büyüklüğündeki 1000 dolarlık çizmelerini ayağından çıkarmıyor. Duruşu ve ses tonu itibariyle korkutuyor. Yanında iki kelime edemiyorum, heyecandan elim ayağım titriyor. Zaten hayata yeni atılıyorum. Hayat hakkındaki en nadide bilgilerim türk filmlerinden, annemin kesinlikle yasakladığı ama benim bir yolunu bulup okuduğum cep fotoromanlardan, Tarkan çizgi romanından ve Enid Blyton’un gizli yediler, afacan beşler serilerinden, beyaz dizi tarzı şatolu romanlardan oluşuyor. Bir de kaçırmadan izlediğim, ardından hayallere daldığım “The Long Hot Summer” zengin kız, fakir erkek ikilemesinin amerikan versiyonu.

Her neyse, iş yerinden bir çocukla çıkıyorum. Daha doğrusu çıkmaya çalışıyorum. Şöyleki, onun çalışma saatleri ile benimkiler bir türlü birbirini tutmuyor, gündüzleri ben uyuyorum o okula gidiyor, izin günlerimiz çakışmıyor, zaten ayrı bölümlerde çalışıyoruz, vesaire, vesaire… O yaşların tüm yaratıcılığı ile bir akşam birlikte çıkabilmek için dahiyane bir fikir buluyoruz. Ertesi gün çok önemli bir sınavı olduğunu söyleyerek akşam izin alıp işten erken çıkıyor, ben de telefon açarak hasta olduğumu ve işe gelemeyeceğimi bildiriyorum. Çok sevinçliyiz herkes çalışırken biz dışardayız. Acilen bir yere gidip kutlamamız lazım. Her zaman topluca gittiğimiz Swiss Pub’a gidip yemek yemeğe karar veriyoruz. Swiss Pub da, Lalezar ve Divan gibi, Ferman gibi Hilton Casino’cular için o zamanlar revaçta olan buluşma, yemek yeme, eğlenme mekanlarından bir tanesi. Biz de çok eğleniyoruz, iştekilerin dedikodusunu yapıyoruz, nasıl kıvırdığımızın tekrar, tekrar üstünden geçerek gecenin tadını çıkarıyoruz. Yemeğimizin bitmesine yakın Teksas’lı genel müdürümüzün bizim masaya doğru yaklaştığını görüyoruz. Bana geçmiş olsun, çabuk iyileşmişsin diyor, yanımdakine de sınavın çok önemli olmalı ki kafa dağıtmaya gelmişsin diyor. Gek, gük ne diyeceğimizi bilemiyoruz, pişmiş kelle gibi sırıtıyoruz. Ardından, “Parisien’e hiç gittiniz mi?” diye soruyor. Parisien, yabancı uyruklu tavşan kızların staj kapsamında belirli bir süre için ülkemize gelerek Lido tarzı dans gösterisi yaptığı, arada eğlenceli parodilerin olduğu turistik bir yer. Parisien bizim bütçemizin çok üstünde, ancak iş yerlerimizin yakınlığı dolayısıyla ve bizde o kızların müptelası olan arkadaşlarımızın anlattıklarından dinlediklerimize göre çok eğlenceli. “Bu akşam yemekten sonra oraya gidiyorum, sizi de götüreyim” diyor. Fırsat bu fırsat tamam diyoruz ve peşine takılıyoruz. Gösteriyi şampanya eşliğinde sabaha kadar izliyoruz. Çıkışta hep birlikte Divan’da açık büfe kahvaltıya gidiyoruz. İşten çıkınca önce Lalezar’a uğramış sonra da uyumak üzere eve gitmeden sıkı bir kahvaltı çekmeye gelmiş bir kaç kişi daha var otelden. Büyük bir grup oluşturuyoruz. Hesaplar Genel Müdür’den. Sonra dağılıyoruz. Bu gecenin ve nasıl kıvırdığımızın konusu bir daha gündeme gelmiyor. Bir şekilde izin günlerimiz çakışmaya başlıyor. Bizde dersimizi alıyoruz ve bir daha kıvırmamaya ant içerek mutlu mesut çalışmaya devam ediyoruz cümlesiyle bitirmeye dilim varmıyor, peri masalı değil ki bu…

Reklamlar