>Seneler önce Lyon’dayız. Akşam eve dönüyorum. Kış. Hava erken kararmış. Bizim sokağa girmek için Grand Clement meydanını geçmem lazım. Küçük bir meydan. Akşamları erken kapayan esnaftan sonra hayatın ertesi güne kadar durduğu, ıssız, sessiz, bir iki sokak lambasının reklam panolarını belli belirsiz aydınlattığı meydan. Yanından sokağa sapacağım eczanenin önüne gelmek üzereyim. Karşımdan gelen adam beni durduruyor. Kuzey Afrika ülkelerinden biri kökenli. Kendilerine arap denilsin istemiyorlar. Kimisi zaten fransız, kimisi değil. Dünya vatandaşı olmalarına rağmen, statüleri karışık. Gittikçe de karışıyor. İleriye gidebilmenin yolu, eskinin üzerine bir çizgi çekip, umutla geleceğe doğru yol almaktan geçmez mi ki…Adamın yüzüne bakıyorum. Aniden kazağını kaldırarak göbeğini gösteriyor. Yeni dikilmiş yara izleri var. “Bak, beni bu meydanda bıçakladılar, daha yeni çıktım hastaneden” diyor. Nutkum tutulmuş yüzüne bakmaya devam ediyorum. Canını sevdiğim memleketimin insanları. Yüzlerine bir baktın mı az çok anlarsın ardında yatan niyetleri. Gel de arama şimdi memleketini. Tinercileri bile bir deniz mili uzaktan tanırsın. Yeniyiz henüz bu yaban ellerde. Dedim ya, çıkaramıyorum niyetini, dumura uğramışlığım devam ediyor. Zaten istesem de hiç bir eylemde bulunamam kalbim buna izin verecek durumda görünmüyor. Ne kadar birbirimize bakışıyoruz bu şekilde bilmiyorum, en sonunda o, “akşam, akşam dolaşma buralarda” gibilerinden bir şeyler söyleyerek yoluna devam ediyor. Ben de sokağıma dönüyorum, çocuklar gibi şen.

Reklamlar