Kunegond’un Penceresinden bir kaç gün içinde, tam tamına 1 Mart 2009’da, bir yılını tamamlayacak. Gerçekte bir yılını çoktan tamamladı ama ilk deneme gönderimi yaptıktan sonra, bir müddet hiç bir şey gönderemedim. Nasıl yazacağımı bilemedim. Önümde açılan boş ve bembeyaz “gönderi oluştur” stresi ile korkusunu atlattıktan, düzenli bir şekilde yazmaya başladıktan sonra, deneme amaçlı ilk gönderimi, kendi resimlerimden seçtiğim bir Picasso kopyası/yorumu akrilik tablonun fotoğrafını, sildim.

Blog yazmayı senelerdir çok istiyordum. Okul gazetesi çıkarmak gibi bir şeydi bu benim için. Uzun müddet çok tıklama alan bloglara, internet sitelerine bakıp gıpta ettim ve kendimi o derecede yeterli görmedim. Sonra bir gün cesaret geldi. Bir girişimde bulundum ve kendime Blogger.com’dan bir yer kiraladım. Pek fazla bilinmesin, kendimi alıştırana kadar aranıp bulunmasın diye de Kunegond ismini seçtim. Kunegond (Cunegonde) aslında Voltaire’in Candide isimli kitabından. Başından türlü maceralar geçmesine rağmen hayata bağlı bir prenses, bir kahraman. Bu kitaptan bahsetmeyi şimdilik sonraki gönderilere bırakıyorum. Blog yazmaya, o zamanlar tek yazabileceğimi hissettiğim en uygun şey olan yemek tarifleri ve doğum günü oyun organizasyon açıklamaları ile başladım. Yazdıklarım etrafımca beğenildiğinde kendimi iyi hissediyordum. İkinci bir neden de blog yazma işinin bana bir terapi gibi gelmesiydi. Ve bir anlamda da benden tarif isteyen ya da “nasıl yaptığını bir anlatsana” şeklinde soran herkesi de bir seferde memnun etme imkanı doğmuş oluyordu. Gerçekte çok tembel olduğumu anlamayan yoktur sanırım. Ayrıca, yaptıklarımı beğenen kişilere doğru tarif ve açıklamaları verebilmek de benim için önemliydi.

Eskiden kişiler pek paylaşımcı değildiler. Bunun zorluğunu epeyce çekmişimdir. Bir yemek olsun, bir el işi olsun çok beğenir ve nasıl yapıldığını sorardım. Etrafımdakiler, “söylemek istemiyorum, bu benim sırrım, varlığımı buna bağladım, (Nutella, Coca-Cola tipi)” demek cesaretini gösteremez, yerine anlamsız ve özellikle eksik söylenen açıklamalar, tutmayacağı baştan belli tarifler ile geçiştirmeye çalışırdı. Boynuz kulağı geçmesin endişesi. Ben gene de elimden geleni yapar, denerdim. Denemelerim başarısız olunca da, bir çözüm arayışı içinde gidip kendilerine anlatır, “ayyy, valla bilmiyorum şeker, nasıl yaptığımı söyledim işte, gerisi sana kalmış” cevabını alır, kendimi kötü ve beceriksiz hissederdim. Bu arada “Gel, o zaman, beraber yapalım, belki unuttuğumuz bir şey vardır” şeklinde cevap veren nadir iyi niyetlilerin hakkını yemek istemiyorum. Sözüm diğerlerine. Bazı şeyleri kafama takıp da, ben bunu ne pahasına olursa olsun başaracağım diyerek defalarca başarısız denemelerde bulunmasaydım, bu durumun da bilincine asla varamazdım sanırım. Daha sonra teknolojinin ve iletişimin gelişimi bu davranışları bir derece iyileştirdi. Tüm dünyada yaptığı işin nasılını paylaşan ve bundan hem mutluluk hem maddi, manevi kazanç sağlayan insanların varlığını gösterdi. Bu arada paylaşımcı gözüküp, hiç bir şey paylaşmayan, akıl karıştıranlar da hala yok değil. Ama bunun bilincinde olup, doğru seçimi yapmak tecrübe işi, zaman işi.

Görüyoruz ki bugün en büyük şefler bile en ünlü yemeklerinin ev tipi versiyonlarını (ev aletleri ile profesyonel mutfak aletleri arasında çok büyük fark var) açıklamaktan kaçınmıyorlar. Çünkü, yeni lezzetler yaratmakta kendilerine güvenleri sonsuz. Her şeyin kaynağı kendilerinde. İstedikleri kadar yaratabilirler. Korkusuzca.

İşte benim blog hikayemde bir derecede kendime olan güvenle ilgiliydi. Korkuyla, bir iki ürkek tarif ile başlanmış gönderiler, çok yakında bir günlük şeklini aldı. Yazdıkça yazabildiğimi gördüm, kendime güvenim geldi. Bugün blog yazmak neredeyse bir tutkuya dönüştü. Artık biliyorum ve kendime güveniyorum ki her gün bir gönderi yazabilirim. En önemlisi de, bu gönderilerin hepsinin mükemmel olması ve herkesi memnun etmesi gerekmiyor. Hata da yapabilirim, kimsenin okumayacağı, hatta ileride kendimin bile okuyunca gülünç bulacağı yazılar yazabilirim.

Blog tutmanın iyi taraflarından biri de ortak noktaları olan kişileri, sanal ortamda da olsa bir araya getirmesi. Bir bakıyorsunuz kısa sürede bir “blog kardeşliği” kurulmuş.

Başarı hikayelerini dinlemek, okumak çok güzel. Ancak bu hikayelerin başka bir yüzü de var ki, okuyan kişinin yeterince kendine güveni yok ise, çok çabuk umutsuzluğa kapılabilir. Başarısız olmak korkusuyla hiç bir şey yapmamaktansa, başarısız olmayı ve hata yapmayı önceden kabul ederek deneme yapmak çok daha iyidir. Asıl kendine güven de bu konuda zaten. Başarısızlığı sindirebilme güveni. Bunun bir öğrenim süreci olduğunu anlama olgunluğu. Bugüne kadar eline hiç yumurta almamış kişi, tabii ki omlet yapamaz. Beni ya da eşimi tanıyanlar önceleri yumurtayı nasıl kırdığımı bilirler. Yarısı masanın kenarında kalırdı, yarısı da yerde. Pek bahsetmesek de herşeyin bir başlangıcı var. Ayaklarımız üzerinde durana kadar, yerde ne kadar süründüğümüzü unutmayalım. Popomuzun üzerine ilk oturduğumuzda yeniden ayağa kalkmayı denemeseydik, bugün hepimiz sürüngenler sınıfındaydık. Bu süreç çok önemli. Olmazsa olmaz. Yeter ki, içimizdeki o “tutturuk” çocuğu yeniden bulalım.

Reklamlar