>İki gündür bilgisayarla uğraşıyorum. Kafayı yemek üzereyim. Hala çok yavaş. Takılıp kalıyor, derin düşüncelere dalıyor. Sürekli arkada bir şeyler ile meşgul. Kafası dağınık. Emirlerime konsantre olamıyor. Tam bir hiperaktivite bulguları gösteriyor. Ritalin’de fayda etmez oldu. Her türlü anti-aging, botox, vitamin, serum felan da denedim olmuyor. Yaşlandı ve bunadı galiba. Geri dönüşü olmayan bir yola girmiş gibi sanki. Değiştirmenin zamanı geldi sanırım? Yas tutmaya başlamalı…


Hafta içinde Benjamin Button’a gittim. Fim çok uzun. Başında ve sonunda sıkıldım. Ortaları kayda değer. En çok da filmin başında, kocaman Warner Bross yazısı çıktığı anda, arka fondaki karışık düğme kargaşasını görmek çok hoşuma gitti. Anneannemin düğme koleksiyonunu hatırlattı bana. En sevdiğim şeylerden biri o düğmeleri teker, teker dizmek, seyretmek, avucuma doldurup boşaltmaktı. Keşke saklasaymışım onları. Bundan böyle torunum için düğme koleksiyonu yapmaya karar aldım. Elinizde kurtulmak istediğiniz düğmeler varsa bana gönderebilirsiniz. Acaba yaşlanınca biriktirme huyu da mı gelişiyor. Aklıma Elif Şafak’ın Bit Palas adlı kitabında en üst katta oturan yaşlı teyze geldi. Henüz okumamışlara şiddetle tavsiye ederim. Filmden aklımda kalan, Benjamin Button’a piyano çalmasını öğreten yaşlı hanımefendinin söylediği “Önemli olan ne kadar güzel çaldığın değil, ne kadar duygulu çaldığındır.”

Filmden bahsetmişken hafta arasında Digitürk’te Into The Wild isimli bir filme rastladım. Yönetmeliğini Sean Penn yapmış. Bayıldım. Okul hayatı çok başarılı olan ve hukuğa kaydolması beklenen bir gencin beş parasız Alaska’ya doğru yolculuğunu konu almış. Tek amacı vahşi dünyayı tatmak, kendini kanıtlayabilmek. Bu filmin görünen konusu. Gerçekte ise çocuğun ailesi, geçmişi ve kendisi ile verdiği savaşım. Gayetle psikolojik. Kimin ne şekilde galip geldiği görülmeye değer. Gözlerimi ayırmadan seyrettim. Abur cubur bile yemedim.

Yine Digitürk’te meşhur Elle dergisinin editörü Jean Dominique Bauby’nin felç geçirdikten sonraki bir yaşam dilimini anlatan film Le Scaphandre et le Papillon, ingilizcesi Diving Bell and Butterfly seyrettim. Adam, sadece bir tek gözünü oynatabiliyor. O durumda neler yapabildiği, çevresindekilerin seferberliği görülmeye değer. Hikaye çok güzel. Yönetmen Julian Schnabel. 2007 Cannes Film Festivali En İyi Yönetmen ödülünü kapmış. Ayrıca filmin büyük bir bölümü bu felçli adamın tek gözünden çekilmiş. İlginç.

Düşününce çıktı ortaya. Bu hafta çok film seyretmişim. Mona Lisa Smile. Julia Roberts her zamanki gibi muhteşem. Kendisini çok severim. Biyografisi yazılsın diye bekliyorum. Umarım kaleme alır. Günlüğünü okuyabilmek için neler vermezdim.

Dün akşam ise büyük bir bölümünde Michaelangelo’yu Sistine Şapel’indeki muhteşem fresklerini Papa II. Julius emrinde yaparken gösteren biyografik film, The Agony and the Ecstasy’yi seyrettim. 1965 yapımı, muhteşem. Yönetmen Carol Reed. Charlton Heston. Rex Harrison. Filmi, bana göre epey geç saatte olmasına rağmen, kanepede uyuya kalmadan sonuna kadar seyrettim. Ne kadar beğendiğimi siz düşünün artık. Bu arada, Michaelangelo’nun önceleri heykeltraş olduğunu bilmezmişim. Bir an çok utandım. Neyse dün akşam bu bilgi boşluğunu da telafi etmiş oldum. En hoşuma giden sözü, “o mermer blokları ben şekillendirmiyorum, allah o heykelleri taşın içerisine önceden yerleştirmiş, benim yaptığım sadece ortaya çıkarmak” oldu. Mütevaziliğin bu kadarı…

Az kaldı unutuyordum. Bir de Juno var. Ellen Page ve Michael Cera’nın oynadığı bir gençlik filmi. Yönetmenliğini Jason Reitman yapmış. En İyi Özgün Senaryo Oscar’ı da dahil bir kaç ödüllü bir film. Öncelikle müziklerine bayıldım. Dinlemek isterseniz, sitesine tıklamanız yeterli. 16 yaşında hamile kalan bir lise öğrencisinin hayatından bir kesit. Konunun çok tartışmalı olmasına rağmen huzurla seyrediliyor. Biraz peri masalı gibi. Ama neden böyle olmasın ki sorusu da akıllara iyice yerleşiyor.

Reklamlar