>Ne ilgisi var canım demeyin hemen. Açıklayacağım. Trafik sorunu büyük şehirde yaşayanların baş belası. Dünyanın neresine giderseniz gidin, kozmopolit bir şehirse, ülkenin en büyük şehri ise, ister üçüncü dünya ülkesi olsun ister en gelişmişi, en uygarı olsun, tekerlek icat olduğundan bu yana bu sorun biz insanları içten içe kemirip durur. Hatta çoğunlukla dıştan da kemirir ya…

Ben çözümü toplu taşıma araçlarını daha fazla kullanmakta buldum. Ya da yürüyorum. Mecbur olmadıkça arabayı almıyorum. Öyle ki, arka bahçede dura dura paslanmaya başladı bile. Hemen zaman sorunu var diyeceksiniz. Ama insan bir şeyi gerçekten isterse zaman yaratıyor, çözüm buluyor. Başka türlü olması imkansız zaten, bütün insan beyinleri sorun çözümüne programlı. Bilgisayar gibi. Ama seçici. Bazen beynimizi fişe takmayı unutuyoruz. Takıldığı zamanlarda reset etmek aklımıza gelmiyor. Anti virüs, spyware gibi programları ki bunlar arkadaşlara, kitaplara bazen de psikologlara denk gelir kanımca, gerektiğinde kullanmaktan kaçınıyoruz. En son tedavi format atmak biliyorsunuz. Bilinçli kişilik değiştirme ‘ye denk gelebilir mi? Ne dersiniz? Bu kişilik bana yaramıyor deyip, etrafınıza bakın ve en beğendiğiniz kişiliği alıp, kendinize uydurun ve benimseyin.

Fransa’ya ilk gittiğimde trafik bizimkinden daha beterdi diyemeyeceğim, ama en az bizim ki kadar beterdi. Hala da beter. Çünkü büyük şehirlerde bunun çözümü yok. Şehirciliği ne kadar büyük ön görsenizde, insanların üreme kapasitesine yetişebileceğini sanmıyorum. Mantar gibi bitiyoruz vallahi. Dünya nüfusunun trendine bakılırsa. Ülke sınırları da yavaş yavaş yok olmaya başlayınca dengesiz sıvılar ya da süpürge misali çat orda, çat burda, çat kapı arkasındayız. Dolayısıyla hangi şehrin ne zaman kalabalık olacağı belli değil. Bu bir trend. Cancun derler, oraya gideriz, Saray bükü derler bu seferde oraya koşarız. Bu yerler gerçekten var mı pek emin olamadım. Neyse. Fransa’da insanlar kurallara daha saygılılar, evet mümkün olduğunca uyuyorlar. Doğru. Ancak dikkatimi çeken şey kaza olduğunda gösterilen tepkilerdi.

Gösterilen tepkiler açısından ilk günlerde ufak çapta bir kültür şoku yaşadık. Gerçi hazırlıklı gitmiştik ama…Şöyle ki, caddede dolaşıyoruz, etrafa bakıyoruz. Aniden arkadaki araba öndekine bindiriyor. Ne beklersiniz? Kesin kavga çıkacak. Dolayısıyla bizde Fransa’da ilk kavgamızı seyredeceğiz ya, gayet hevesli durup bakmaya başlıyoruz. Bakalım ne olacak. Öndeki arabanın şöförü kapıyı açıp iniyor. Hah, tamam şimdi görelim bakalım tantanayı diyoruz eşimle birbirimize. Hatta iddiaya giriyoruz kim kimin suratına bir tane patlatacak diye. Biz bu işlerle meşgul olurken, bir bakıyoruz, öndeki şöför hay allah deyip binmiş yeniden arabasına hareket etmek üzere. Ağzımız açık orada, kaldırım kenarında öylece kalıveriyoruz . Nasıl yani? Bu bir değil, iki değil, üç değil. Çarpan kusura bakma diyor, çarpılan hay allah, olmasıydı iyi olur du ama ne yapalım, önemli değil deyip binip gidiyor.

Gelelim Nazım Hikmet’e. Şiirlerini çok severim. Hepsi birer efsane gibidir. Bazılarını neredeyse herkes bilir. Kuvayi Milliye’yi, “Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diye sorduğu Saman Sarısı’nı.
Ama, bana göre bazı kısa şiirleri de vardır ki, üzerine roman yazılır. İşte bu şiiri de bence öyle…

Trafik Memurları

Trafik memurları dikilmiş durur
el kol kımıldar kaşlar çatık
sopalarının ucunda hürriyetimiz
trafik memurları dikilip duracak
sokaktakiler birbirlerini sevmeyi öğreninceye kadar

23 mayıs 1962, Moskova

Reklamlar