Kapıdan içeriye adımımı attığım anda gözüm tam ortadaki büyük kristal avizeye takıldı. Tüm haşmetiyle girişi aydınlatıyordu. Sanki üzerinde, ben diyeyim 100, siz deyin, 200 mum vardı. Mumların altından tüm girişe sarı ışık hüzmeleri yansıtan, kapı açıldıkça içeriye esen hafif rüzgarın etkisiyle çıngıldayan, damla şeklinde kristal parçacıkları sarkıyordu.

O gecenin ve opera binasının hakim rengi kırmızıydı. Uzun zamandır kullanılmayan, eski istanbul mimarisine ait bina yakın zamanda restore edilmiş ve ilk oyunun galası için misafirlerini konuk etmeye hazırlanmıştı.

Kırmızı halıların serili olduğu bir kaç basamak merdivenden inmeye başladım. Biraz uzakta, aşağıdan davetli kalabalığın gürültüsü geliyordu. İndikçe daha iyi görüyordum. Siyah yelek, beyaz gömlek garsonlar tepsilerin içinde kanepeleri ve kırmızı, beyaz şarap kadehlerini dolaştırıyorlardı. Çok kısa bir süre içinde yine eski günlerdeki gibi nice oyuncular gelip geçecek, nice oyunlar sahnelenecek, salon tıklım tıklım seyircilerle dolacak, alkışlar kopacaktı. Zaman zaman ağlayanların ve gülenlerin kahkahaları, hıçkırıkları duyulacaktı.

Bu geceki oyunda yer alan oyuncuları tanıyordum. İçlerinden en kıdemlisi en sevdiğim arkadaşlarımdan birinin babasıydı. Üç kızı vardı. Ben ortanca kızı ile yaşıttım. Ama dördümüzün de içtiği su ayrı gitmez, oldukça iyi anlaşır ve birbirimizden ayrılmazdık.

Arkadaşımın babası bizim için localardan bir tanesini ayırtmıştı. Doğruca elimdeki davetiyede yazılı olan loca numarasına doğru yöneldim. Oyunun başlamasına henüz yarım saat vardı. Arkadaşım ve kardeşleri loca kapısının önünde garsonlardan birini esir almışlar, tepsinin üzerindekileri nefes almadan midelerine indiriyorlardı. Ben de aralarına katıldım. Zaten karnım aç gelmiştim. Bir ara, dalmışım, arkadaşımın bana seslendiğini işittim. Eyvah dedi, peyniri düşürdüm. Ne olacak şimdi? Ben o sırada loca kapısının aralığından sahneyi gözlüyordum. Kafamı bile çevirip bakmadan, bas üzerine dedim. Geri dönüp baktığımda ortada peynir görünmüyordu. Arkadaşımın siyah rugan ayakkabısının altında kalmıştı. İyi dedim. Şimdi de, ayağını bir ileri bir geri halıya sürt, peynir iyice yayılsın, dağılsın ve kaybolsun. Dediğimi aynen yaptı. Tamam dedim, artık ayağını kaldırabilirsin. Ayağını kaldırması ile birlikte, bir dilim ekmeğe koca bir bıçak dolusu krem peynir sürülmüş ve kırmızı bir tabağa konularak sunulmuşcasına bir görüntü ortaya çıktı.

İşte o an, biz de halıların rengine büründük.

Reklamlar