>Şubat ayında Eminönü’ne fotograf çekmeye gittiğim bir gün dönüşte yeni Haliç Köprüsünden geçtim. Karaköy’e yaklaşırken yanda sere serpe yatmış güneşlenen tipe rastladım. Uyukluyor gibi bir hali vardı. Gözleri kapalıydı. Zaten elimde olan fotograf makinemi ayarlayana kadar benim farkıma vardı. Ve hışımla aniden kafasını döndürerek öyle bağırdı ki aklım yerinden oynadı zannettim. Uzun zamandır bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Ama gene de mümkün olduğunca uzaktan alelacele çok iyi kadrajlayamasam bile fotografını çekmek istedim.

Bir zamanlar okul yolunda toplumda yerini bulamamış ve uç sınırlarda yaşayan çok kişiye rastlardım. Benim çocukluğum Tünel-Taksim-Tarlabaşı arasında geçti. Belki hatırlayan olur İstiklal Caddesinin marjinalleri boldu ve ünlüydüler. Caddede trafiğin olduğu zamanlardı bunlar. Önünde koskocaman bir kamyon direksiyonu ve korna ile kendini araba sanan bir adam vardı. Bazen üzerinize, üzerinize sürer, korna çalarak kenara çekilmenizi talep ederdi, bazen de kenarda parketmiş iki arabanın arasına girer, o da parkeder ve o şekilde kımıldamadan saatlerce beklerdi. Birilerine zararı dokunduğu pek görülmemişti.

Bir tane de upuzun ve kalın bir değneği olan yaşlıca, beyaz saçlı, roman asıllı bir teyze vardı. Kaldırımın bir köşesinde oturup sırtını binalara dayar ve çengelli iğnelere bağlı bir şeyler satardı sanırım. Hayal meyal hatırlıyorum. Ancak hiç unutamadığım şuydu; eğer dalarda önünden biraz yakınca geçerseniz, koca değneğini baldırlarınıza özellikle de kızların baldırlarına vururdu. Bir kaç değnek yemişliğim vardır.

Beni en çok korkutan ise gündüz gözü pardösü giyen ve caddede dolaşan, okul kızlarını görünce durdurup önünü açarak donanımını gösteren tipti. Kendisine hayatımda bir kere rastladım, ama o da yetti. Tipini hiç hatırlamıyorum. Ama donanımını uzun süre aklımdan çıkaramamıştım.

Bir de Tünel’e çıkan troleybüslerin birinde şu bir üstteki fotograftakine benzer ama daha yaşlıca “pasaklı sally” tarzı birine rastlardım. Nereden gelir nereye giderdi hiç bilmezdim. Benim bindiğim durakta o hali hazırda içerde oturuyor olurdu. İndiğim durak da yine onunkinden öncekiydi. Fotograftaki gibi kendi halinde ve zararsız biriydi. Yalnız bir müddet sonra tahta saplı kocaman bir kasap bıçağını bir yerlerinden çıkarır ve meyve soyar gibi tırnaklarını kesmeye başlardı. Kendisine bir çok kez rastlamışımdır. Saldırgan gözükmese de, bıçağı dolayısıyla beni hep ürkütmüştür.

İşte bu fotografların bana hatırlattıkları. Marjinaller hakkında merak ettiğim şeyler vardır. Hangi andan itibaren bu yaşamı seçerler ve her birinin hikayesi nedir… Yaşamları nasıl biter… Onlarla kim ilgilenir… Kendi başlarının çaresine nasıl bakarlar…Peki, biz hemen hemen her gün görürüz de niçin hiç ilgilenmez, görmezden geliriz…

Reklamlar