>

Seneler önceydi. Küçüktüm. Üniversiteye yeni girmiştim sanırım. Yani kazık kadar kızdım ama akıl yaşım küçüktü. Zaten hazırlık okumamış yaşıtlarıma göre bir yaş küçüktüm. Sınıf atladığımdan. Öyle zeki olduğum falan zannedilmesin. Ben bile bilmem hala neden atladığımı. Ama durum buydu. Sınıf atlama hikayemi de başka bir seferinde anlatırım. O da komik.

Üniversitede olaylı geçen yılların son demleriydi. Mesela o sene ilk dönem okulda kumanya çıkardı. Öğlenleri çatışmalar çıktığından yemekhaneyi kapatmışlardı. Ağzı düğümlenmiş kalın saydam bir naylon torba içinde taş gibi olana kadar haşlanmış 1 yumurta, 1 ezik börek, 3 ya da 4 kuru köfte ve sandviç ekmeği. Sonraları, uzun zaman ne yumurta, ne de börek yüzü görmek istemedim. İkinci dönem Turak Emeksiz’i açtılar. Hepimiz çok sevinmiştik. Yarı sene kumanyaya talim ettikten sonra bize ziyafet gibi gelmişti. Ancak, ilk zamanlar birbirimizi yaralarız diye çatal bıçak yoktu. Ne yapıyorduk hatırlamıyorum. Sanırım ellerimizle yerdik. Yani ben yerdim. Hem yaratıcı, hem de titiz arkadaşların, kağıttan külah gibi şeyler yapıp, kaşık niyetine kullandıklarını hayal meyal hatırlıyorum. Benim sadece kağıttan bardaklarım vardı. Bir an aklıma Ezop masallarındaki leylek ile tilki geldi. Hani birbirlerini yemeğe çağırırlar. İkisi de kendine göre bir kaba koyar. Ev sahibi şapırdata şapırdata yer, diğeri melul melul bakar ya. Hatırladınız değil mi? Unutmuşum da masalın ismini. Tarif edeyim dedim.

Benim okuduğum lise öyle pek olaylara falan karışmazdı. Gördüğüm tek şiddet sinema ya da televizyondaydı. Dolayısıyla bir gün anfiden çıkarken iki grup arasında yaşanan çatışma icabı, her gün gördüğümüz çocuklardan bir tanesini yere yıkıp acımasızca tekmelediklerinde koridorda donup kaldığımı hiç unutmam. Bir anda farklı bir gezegene indiğimi sanmış, dehşet içinde kalmıştım. Üstelik yerdekinin tüm vücudu ile birlikte başını da tekmeliyorlardı. Tekmeyi yiyen başı, bir de duvara çarpıyordu. Sonra nasıl olduysa, hatırlamıyorum o sahne bitti. Ben hala oradayım. Ve kımıldayamıyorum. Sonra birileri yanıma yaklaşıp, sen ne taraftansın diye sordu. Korkudan sesim çıktıysa eğer, “hiç bir taraftanım, ben burada misafirim” demişimdir. Adım gibi eminim. Anlatırken bile fena oldum.

İzmir’deydik. Yaz. Egemen Bostancı’nın müzikalleri vardı bir zamanlar. Zülfiye Zülfü’de onlardan biri. Fuarda oynuyorlar. Ben de her akşam oradayım. Bazen oyunu seyrediyorum, ama çoğunlukla arkadaşlarımla lunaparkta eğleniyorum. Lunaparktakiler bizi bellemişler artık. Arkadaş olmuşuz. Tüm oyuncaklara bedava biniyoruz. Çılgınlar gibi eğleniyoruz. En sevdiğimiz de Tagada. Bilmem hala var mı? Ya da ne olduğunu bilen var mı? Yusyuvarlak, koskocaman ve beyaz bir tabak düşünün. Tabağın çevresinde oturma yerleri var. Uzun ve kavisli bir divan gibi. Kırmızı deriden. Oturma yerlerinin arkasında, oturunca kollarını açıp tutunabilmen için bir sıra bar yapmışlar. Dans, bale eğitim salonlarındaki tutunma barları gibi. Tabağın ortası boş. Lunaparktan birisi daima ortada duruyor. Hareket halindeyken bile. Herkes oturduktan sonra eğlence şöyle: tabak hafif kalkıyor ve yere paralel dururken, aşağı yukarı 30-40 derece kadar bir açı yapıyor. Yani yukardakiler tutunmasa alttakilerin üzerine düşecek. Bu durumdayken tabak hem dönüyor, hem hoplatıyor, bir de üstüne sallıyor. Sonra duruyor, öteki tarafa dönmeye başlıyor ve yine hoplatıyor, sallıyor. Ömrümde hiç bu kadar eğlenceli başka bir oyuncağa bindiğimi hatırlamıyorum. Fuar sona erip de, eve dönme vakti geldiğinde, hepimiz hareket halinde sürekli dönen ve hoplatan bu tabağın üzerinde ayakta durmayı becerir olmuştuk. Bizi görenler de kalkmaya yeltenir ve kendilerini anında yerde bulurlardı. Biz de gururla sırıtırdık. Becerebiliyoruz ya. Tepeden bakardık o düşenlere.

Aslında anlatacağım bu değildi. Zülfiye Zülfü’de bir de rahmetli Asuman Arsan vardı. Sahnede olmadığı zamanlar arkada beyaz köpeği kucağında, oturur roman okurdu. Çok tatlı ve hoş sohbetti. Bir de öyle neşeliydi, öyle güzel anlatırdı ki. Severdim dinlemesini. Okudukları hep toz pembe edebiyattı. O beni biraz hayal kırıklığına uğratırdı. Konuşmalarının içeriğinden, dünyaya bakış açısından, kendisinden o romantikliği beklemezdim ya da yakıştıramazdım. Nedense bilmiyorum. Belki de, ben kendim o toz pembe edebiyatı sevmediğimden. Hep aynı şeyler olurdu çünkü. Parantez içi şatolu aşk romanlarına bayılırdım. Hayaletli, gizemli, mahzenli, şapelli…

Neyse bir gün dayanamadım, neden hep aynı tür toz pembe romanlar okuduğunu sordum. Bana çok hassas olduğunu, kötü olaylardan çok çabuk etkilendiğini, aklından çıkaramadığını, oturup günlerce ağladığını, sürekli bir hüzünün içine çöreklendiğini ve bir türlü gitmediğini, kendine gelemediği için de günlük yaşamını bozduğununu anlattı. Bunun üzerine doktoru da reçeteye bu romanları yazmış. Ayrıca günlük gazeteleri okumamasını, televizyonda haberleri izlememesini salık vermiş. Ancak bu şekilde herkes gibi bir günlük hayat sürdürebiliyormuş.

Kıssadan hisse, dün sokağa çıktım. Bir trafik, bir trafik. UEFA maçı varmış. Beyoğluna gittim. Yukarıda gördüğünüz coşkulu yeşil beyaz taraftarlar ile karşılaştım. Şaşırdım. Sonra kendi kendime iyice kızdım. Dünyadan haberin yok. Tıkılmışsın eve, odaklanmışsın kendine dedim. Ne gazete okuyorsun, ne de televizyonda haberleri izliyorsun. Sonra da bu sabah, aklıma bu anılarım geldi işte…
Reklamlar