>Bu aralar arkadaş çevremde öylesine hummalı bir hareket var ki sormayın. Tanıdıklarımın her biri dünyanın dört bir köşesine dağılmakta. Ya da dört bir köşesine çoktan dağılmış olanlar yaz dolayısıyla tatile gelmekte. Ben de İstanbul’dan göçme kararı alanları belki de uzun bir süre göremeyeceğimden son bir kez daha doya doya görmek çabasıyla, çok önceden bu göç kararını alıp da ara sıra memlekete gelenleri ise yine aynı sebepten doya doya özlem gidermek amacıyla oradan oraya koşuşturup duruyorum. Bu durum eylül başına kadar da bu şekilde devam edip gidecek. Umarım her biri ile vakit geçirecek plandığım zamanı yaratabilirim.

Evrenin büyüklüğü ve develerle, gemilerle katedilen yolların uzaklığının yüksek teknoloji eseri mekanik kuşlar sayesinde yakınlaşması göz önüne alınırsa arkadaş çevresinin uzaklarda olması durumu ilk bakışta pek de endişe verici yapmıyor. Ama nedense günlük telaş içinde, özellikle de çalışma saatlerinin çok uzun olduğu, yasal tatil süresinin çok kısa olduğu ülkemizde yakın arkadaşlar arasındaki mesafe aniden şaşırtıcı bir önem taşıyor. Bir türlü uçağa atlayıp bir yerlere gidilemiyor. Bıraktım eski ardadaşları görebilmeyi, gidip görme hayali kurulan yerler bile gezilemiyor.

Gerçi ben de öyle kısa ziyaretlerle yetinebilecek biri değilim. Ailecek detaycıyız biz. Hiç unutamadığımız bir İstanbul Antalya yolculuğu vardır ki. Oraya da bakalım, şuraya da uğrayalım derken taş çatlasa 10 saatte alınabilecek bir yolu biz 48 saatte zor tamamladık. Zaten 1 haftalık tatil alabilmişiz. Daha sırada Alanya var, Kaş’a gitmeyi planlamışız. Olimpos’u görmeden geçmeyelim diyoruz. Neyse 1 haftaya sığdırabileceğimizi sığdırdık. Sığdıramadıklarımız ise kursağımızda yarım kalarak gerisin geri eve dönmüştük. Dolayısıyla benim de içlerine dahil olduğum büyük bir çoğunluk bu tarz seyahatleri ancak hayatın üçüncü otuz yıllık dönemine geldiğinde gerçekleştirebilecek. Kimisi de belki hiç gerçekleştiremeyecek, başkalarının anlattıkları ile yetinecek.

Bir de bu yakınlık, uzaklık kavramı o kadar garip ki… Biz dört sene önce, 10 senedir oturduğumuz apartman dairesinden taşındık. Gide gide bir üst sokaktaki başka bir apartman dairesine geçtik. Çok fazla uzaklaşmadık yani. Eskisi ile yenisi arasındaki mesafe yürüyerek 5 dakikadan az.
10 senedir oturmuş olduğum sokakta apartmanlarımızın karşı karşıya olduğu, kendisini geç tanımama rağmen çok sevdiğim ve birbirimize yakınlaştığımız bir arkadaşım var. Hatta beni yazma konusunda yüreklendirenlerden biri de odur. Neredeyse her sabah çocukları servise bindirdikten sonra ya yürüyüşe çıkardık ya da birbirimize sabah kahvesine giderdik. Şimdi ise durum 3-4 ayda bir görüşmeye kadar indi. Hani bir laf vardır, gözden ırak gönülden de ırak diye, bilmesem inanacağım. Gözden ırak olunca gönülden ırak olmadığı kesin, zaten olsa şimdi burada bahsetmezdim ama başka bir şeyler olduğu da doğru. Elimizde son model iletişim araçları olmasına rağmen ne ben, ne de o bunları pek kullanmıyoruz. Eskiden balkona çıkıp birbirimize laf atardık. Mahallenin dinlemesi pahasına. Hiç de umursamazdık. O zamanlar kendimi İstanbul’un kenar mahallelerinde ortak yaşayan binlerce yükün ve sorumluluğun altında ezilmiş ama nedendir bilmem ben de hep bir mutluluk izlenimi bırakan aileler gibi hissederdim.

Şimdiki oturduğum apartman dairesi ise yeşil alana bakıyor. Daha önce de bahsetmiştim kapanma ihtimali de yok. Kimseyle iç içe değil. Hatta, kimse bizim evin içini göremez, biz de kimsenin evinin içini göremeyiz. Bundan mutlu olmam gerekir diye düşünüyorum ama garip bir şekilde bugün bu duyguyu hissedemiyorum. Karşılıklı balkondan sohbet edebileceğim, gerektiğinde bir şey sorabileceğim, hatta daha da abartarak karşılıklı ip gerip çamaşır asabileceğim bir yakınlığa ihtiyacım var.
Reklamlar