> Bugün günlerden çarşamba. Sabahtan evdeyim ve yapacak hiç bir işim yok. Var tabii ki, hiç işimin olmadığı, aklımda bir hedefin bulunmadığı zamanların olduğunu hiç hatırlamıyorum. Yetiştirmek zorunda olduğum bir şey yok diyelim. Konuya geri dönme amaçlı hatırlarsak… Çarşambaları ne günüydü? LOST. Digitürk akşam saat 22’de yayınladığı aynı bölümü gündüzcüler için de saat 11’e koymuş. Fırsattan istifade dayanamadım ve TV’yi açarak seyrettim. Akşama hep beraber bir daha seyrederiz.

Lost en beğendiğim, severek seyrettiğim, iki elim kanda olsa kaçırmak istemeyeceğim dizilerden bir tanesi. İlk fırsatta tüm sezonların gerçek DVD’lerini satın alıp arşivimin en nadide köşesine yerleştirmeyi planlıyorum.

Dizinin en sevdiğim özelliklerine gelince… Bir çok karakterin bir arada paralel kurgular ile yürütülmesi. Bu karakterlerin çok net çizilmiş olması. Bu karakterlerin gerçek hayatta farkında olmadan belirli zamanlarda karşılaşmış olmaları. Birbirleri ile olan bağlantıları. Dizinin gerçeküstü olmasına rağmen kendi gerçekliğini tutarlı bir şekilde koruması. Ve en önemlisi de böyle bir macerayı yaşama isteği vermesi en öncelikle aklıma gelenlerden.

En sevdiğim karakterler ise ne Jack, ne şu yakışıklı dedikleri Sawyer, ne Kate ne de John Locke ama bambaşka biri. Ben “Ben”e hayranım. Bir kere oyunculuğunu çok iyi buluyorum. Dizideki karakterine gelince… Kafası daima planlarla dolu, gizemli. Bir anda çok kötü biri olabiliyor, bir anda acaba bu adam iyi mi, hakkında yanlış mı düşünüyoruz şeklinde şüphede bırakıyor. Tam anlamıyla çözülememiş bir karakter. Kendi kızını ölüme göndermiş birinden her şey beklenir. İyi bir poker oyuncusu. Soğuk kanlı. Kaybettiğinde sonuçlarına katlanmayı bilecek kadar da cesur. Güçlü bir karakter. Diğerlerinin aksine güveninizi boşa çıkarmayacak biri. Çünkü kendisine asla güvenilmeyeceğini gayet net biliyorsunuz. Bir de benim çözemediğim kişilikler ve olaylar daima hayranlığımı toplamıştır.

Daha sonra sırada Miles ve Hurley var. Onlar da son zamanlarda gözüme girdiler. Ölülerle konuşabilme yetenekleri yüzünden. Bu da bana çocukluğumu hatırlatıyor. Bir takım olağanüstü özelliklere sahip olduğumu hayal ederdim hep. Bu düşüncelerle sarmalanmış bir şekilde mutlu mesut günler, aylar geçirmişliğim vardır. Başkalarının düşüncelerini okuyabildiğime, eşyalar ve hayvanlar ile konuşabildiğime inanırdım. İtiraf edeyim ölüler hiç aklıma gelmemişti. Belki de hiç ölü görmediğimden.
Çok istediğim şeylerden bir tanesi de bir kaç gün boyunca senaryo ekibinin çalışmalarına katılmak. Dizinin kurgusunu nasıl oluşturduklarına şahit olmak. Bu arada bir bölümünün çekimlerine de davetli olarak katılsam hiç fena olmaz . Gazeteci olsam böyle bir istekle dizi sahiplerine yazar ve kendimi davet ettirmeye çalışırdım.
İlk sezonları seyretmiş olanlardan hatırlayanlar varsa, bir zamanlar silik bir çift vardı. Pek hatırlamıyorum işlevlerini uzun zaman oldu. Değerli bir şeyler çalmışlardı, elmas falan cinsinden ve diri diri gömülmüşlerdi. Zehirli bir hayvan sokmuştu sanırım ve bizim ele başları da öldüklerine inanmışlardı. İşte ben bu çifti unutamadım. Uzun müddet bir bağlantı bekledim ama olmadı. Dizinin ilk bölümlerinde ölüp kalanların bile sonradan adının geçmesine, genel hikayede bir yerleri ve anlamları olmasına rağmen bu çift hiç bir yere bağlanmadı. Ortaya çıktıkları gibi çok kısa bir süre içinde kayboldular. Tahminim senaryo yazarları aralarına yeni birini almışlardı. Adam yaza yaza bunu yazdığı ve kimse de beğenmediği için işten atıldı. Devamını da üstlenen olmadı. Hatta biz seyircilere unutturulmaya çalışıldı.
Diğer bir seçenek de, aslında diğerinden pek farklı değil, bu çifti yazan senaryo ekip üyesi sizlere ömür oldu ve devamını kimse üstlenmedi. Ama hikayesi beğenilseydi görev başka birilerine devredilirdi diye düşündüğümden pek de ihtimal vermiyorum.
Son sezonda adaya yeniden düşebilmek için yapmış oldukları uçak kazası oyununu pek yutmadım. Şimdilik zihnimde inandırıcılığını kanıtlamış değil. Ama sonradan gelişen olaylar mükemmel. Hele bir de çocukların zamanda geriye dönüp ebeveynleri ile karşılaşmaları yok mu zevkle seyrediyorum. Her bir kahramanın kişisel hikayesi çok etkileyici. Son katılan karakterlerden Daniel ile annesi Eloise favorilerimden. Miles’ın babasını biraz daha tanıyabilmek için heyecanla bekliyorum. Küçük Ben’in ne şekilde bu duruma geldiğini merak ediyorum.

Ayrıca heyecanla Claire’in yeniden ortaya çıkmasını bekliyorum. Jacob’la tanışma nasıl olacak? Doktor’un babasının tüm bunlarda ne parmağı var? Bir de adadaki o büyük heykelin esrarı, alttaki tapınaklar, atom bombasının oraya ne şekilde geldiği, klasik meraklar işte. Ama bu diziyle şunu anladım ki, insanları canlı ve hayata bağlı tutan şey merak, bilinmez, gizemli olaylar, çözülmeyen sırlar, erişilemeyen şeyler, kavuşulamayan aşklar.

Biraz dam üstünde saksağan gibi olacak ama birlikteliklerin son bulması da buna bağlı bence. Birlikte olduğunuz kişiyi çözdüğünüz anda, o birliktelik orada bitiyor. Öyle ki bazı şeyleri merak etmeye devam etmek, çoğu zaman merakın giderilmesinden çok daha iyi sonuç verebilir. Aynı gazetedeki bulmacalar gibi, önemli olan çözme süreci. Çözüme ulaşıldıktan sonra o bulmaca tüm cazibesini kaybedip kendini çöpte buluyor. Geriye bir yerlerden yeni bir bulmaca bulmak kalıyor. Sonuç olarak daha önceden çözülmüş bir bulmacayı, bir daha ele almak kim ve neden ister ki?
Reklamlar