>Bu aralar aklımı kurcalayan bir sürü şey var. Birincisi Hayır diyememe illeti. Ne kadar yazsam da çizsem de, bu işi bir türlü beceremiyorum. İş hayatında zaman zaman hayır desem bile özel hayatımda bunu yapmakta zorlanıyorum.

MobyDick’in yazarı Herman Melville’in beyaz balina ile karşılaştırıldığında kısacık kalan bir öyküsü var. İsmi Katip Bartleby. İşte bu aralar bu katibin izinde yürümek istiyorum. Açıkçası imreniyorum. Bu adam adı üstünde katip ama bir gün kendisine geliyorlar. Belki de hep varlardı bilemiyorum. Buyurulan işlere “Yapmamayı tercih ederim” diye cevap veriyor. Ve sonra da öldür allah kararından vazgeçmiyor. Peki sonunda ne oluyor? Okumak lazım.

Başka sinir olduğum bir huyum daha varki, o da olur olmaz herkese yardım teklif etmek. Bu özelliğimde öylesine içime işlemiş. İşi, dün akşam rüyamda görmeye kadar vardırdım. Rüya değilde kabus desek daha yerinde olur. Bir eğitim düzenlemişim. Aslında ne yaptığım da pek belli değil ama sorumlu gibi bir şeyim. Katılımcılar var. Bir de eğitmen var. Katılımcılardan uygulama yapmaları isteniyor. Oyun gibi bir şeyler. Hatta giysili, çalgılı, sahneye koymalı, tam tamına dört dörtlük bir şey. Daha sonra da katılımcılardan bu eğitimi ve oyunları değerlendirmelerinin istenmesi gerek. Her günün sonunda. Düzenli bir şekilde. Eğitmen bunun için bir form ön görmemiş. Her birine sorarak yapmayı göze almış. Bir yandan da hayıflanıyor. Nasıl yapacağım. Vakit alır. Katılımcı çok. Karmaşa olacak şeklinde. Hemen bir form düzenleyelim diyorum. Off şimdi yetişmez diyor. Bir A4 kağıdına isimleri yazıp, eğri büyrü çizgiler falan çekmeye çalışıyor. Tablo yapacak. Sonra da her kutucuğun içine kişisel değerlendirmeleri yazacak. Hem sinirleniyorum. Hem dayanamıyorum. Dur sen, öyle olmaz ben bilgisayarda düzgün değerlendirme formları yapayım diyorum. Hatta önce sen yap diyorum. Ben yapamam şimdi cevabını alınca, işi üstleniyorum. Sonra da kendi kendime kızıyorum. Şen şakrak ortalarda gezip gözetim yapmak varken ne diye başkalarının işine el atıyorsun diye. Sonra bir bakıyorum ben bu formlarla uğraşırken o baş köşelerde şen şakrak eğleniyor. Bu da benim kabusum işte…

Başka bir kabusum da alışverişe çıkmak. Bu gerçek kabuslardan. Bakkal, market, giysi, ayakkabı ne olursa ama, her türlü alışverişten nefret ediyorum. Satın almayı ve saatlerce bakmayı sevdiğim şeyler; Kitap, CD ve DVD’ler. Bunun dışında diğer alışverişlerim çok kısa sürer, öyle saatlerce dükkan gezemem. En kolay giysi ve ayakkabı aldığım yer Marks&Spencer. O da neden? Çünkü aynı market usulü çok düzenli yerleştirilmiş. Mağazaya girdiğim anda hangi askıda ne model var görüyorum. Bir askıda beş bin model, tüm bedenler, tüm renkler karışık yerleştirilen ve içlerinden ayırıp seçme işlemini müşteriden bekleyen bir çeşit mağaza düzenleme sistemi denilen sistemsizlikten nefret ediyorum. Ama şimdilerde malum kriz Marks&Spencer’ın yanına yaklaşamıyorum. Nereden alışveriş yapılır bilemiyorum. Ayrıca acil ayakkabıya ihtiyacım var. Çok modelli ayakkabıcılar kafamı karıştırıyor. Hiç bir şey bulamıyorum. O kadar ki, hala baharlık topuklularla ya da basketlerle geziyorum. Yani ya kaplumbağa hızındayım ya da ayaklarım pişiyor. Geçen gün çıktığımızda arkadaşım dayanamadı, onun evine uğradık bana eski sandaletlerini verdi.

Az kaldı unutuyordum. Marks&Spencer’ın en sevdiğim başka bir özelliği de hiç sorgu sual etmeden aldıklarımı geri alması ya da değiştirmesidir. Soyunma odalarında bunalan ben, bazen olabileceğini düşündüklerimi toplar eve gelirim. Odamda rahat rahat dener bakarım, olmadı mı ertesi gün geri götürürüm.

Kısa not: Hamster’lar kendi yavrularını afiyetle yiyorlar. Yedi taneydiler ya beş tane kalmışlar. Ama ortada ceset yok.

Reklamlar