>Sevgili Selma,

Bu sana son mektubum. Hiç bir şey eskisi gibi değil. Zaman zaman dalıp gidiyorum, kendimde değil gibiyim. Şu an işini bitirmiş olmanın mutluluğu ve gururu içindeyim. Yapmalıydım ve bir kere bile tereddüt etmedim. Kemal’i hatırlarsın. Annemle babamın o garip kazasından sonra üstüne bir tuhaf haller geldi. Korkuyorum. Bugüne kadar varsa yoksa Kemal’di, biliyorsun. Tüm gözler onun üzerindeydi. Şimdi eşitiz. Benden iyice uzaklaşmaya başladı. O zamanlar pek üstünde durmadım. Şoku atlatsın geçer dedim. Ne de olsa ağabeyimdir, beni bırakmaz dedim. Onun tek seveni benim artık. O da benim hayattaki tek dayanağım, her şeyim, biliyorsun. Bir de Necla kaltağı var, hatırladın mı?

Artık yok. Bu sabah şafakla birlikte kuşlukların orada cesedini buldular. Bıçaklanmış. Korkuyorum. Ağabeyimin peşinden ayrılmıyordu. Ben yukarıda iş yetiştireyim derdindeyken, o, her fırsatta dükkana damlıyordu. Görecektin, kırıtmalarını. Gebertesim geliyordu. Sonra da kendi kendime, bırak mutlu etsin ağabeyimi, hem sonra bana da yandaşlık eder, onlardan başka kimim var ki diyordum. Hem ağabeyim beni sever. Birlikte gül gibi geçinir gideriz.

Dün dükkana indim. Dış kapı içerden sürgülü. Arkadan çıkmış bir yere gitmiş herhalde dedim. Keşke bana haber verseydi. Dükkan kapalı kalmasın. Sonra iç taraftan gelen kıkırdamaları farkettim. Sessizce perdenin yanına sokuldum. Dinledim. Fısıltılar, nefes alıp vermeler. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ağabeyimin “karanlık çöktükten sonra kuşluklardan alırım seni, kısmetse 1 hafta içinde Almanya’da oluruz’ demesiyle kendime geldim. Domuz karı. Fitne fucur. Ağabeyim bilmez bunları. Saftır o. Hep bu kaltağın yüzünden. Yalnızlık kötü. Korkuyorum.

Dün gece ağabeyim sabaha karşı geri geldi. Bekliyordum. Odamdan ayak seslerini duydum. Uyumuyordum. Ne oldu acaba? Doğruca odasına gitti. Sendelemesinden anladım. İçmiş. Sağa sola çarpıyor. Canım ağabeyim benim. Ben sana bakarım, sen hiç merak etme. Hele bir atlat. Kapısını çekti. Yatağımdan kalkmadım. İçimden, Necla, dedim. Yanına bırakacağımı mı sandın, dedim. Ağabeyim elbet anlar senin ne mal olduğunu. O ara dalmışım. Gün ağırırken komşunun Hülya, aşağıdan bağırdı. İrkildim. Bir çırpıda iniverdim. Ağabeyimi uyandıracak. Seninkini bulmuşlar. Fazla sürmemiş. Sevincimi zor gizledim. İçimde bir garip korku. Ya şimdi bunu da alıp götürürlerse. Yalnızlık. Aklım bulandı.

Koşarak yukarı çıktım. Ağabeyimin odasına girdim. Pencereden gün ışığı görünüyor. Ağabeyim yatağa ölü gibi uzanmış. Başını duvara çevirmiş. Kendinden geçmiş. Ah, ne yaptın sen, dedim. Başımızı öyle bir belaya soktun ki. Temizle temizleyebilirsen. Nasıl altından kalkılır ki bunun. Kapının oracıkta yığılmışım. Ayıldığımda ağabeyim hala kıpırdamadan yatıyordu. Odadan çıkmadan yüzüne son bir kez daha baktım. Ölü gibi. Ölünce günahlarından arınır insan. Yeniden tertemiz olursun. Saf. Kurtulursun pisliklerinden. Necla gibilerden.

Koşarak mutfağa gittim. Bilirsin, arayınca bulunmaz zaten. Hangi cehennemin dibindeydi şu küçük tüp. En son temmuzdu sanırım. Babamların kazasından altı ay sonra. Hep birlikte yaylaya çıkmıştık. Necla saklambaç oynamak istemişti. Yalnızlık. Korkuyorum. Sonunda tüpü buldum. Götürdüm odasına koydum. Gazı ardına kadar açtım ve çıktım. Sızıntı yapmasın diye de kapının altına havluları sıkıştırdım.

Sonra bütün günü dükkanda geçirdim. Ağabeyimi soranlara hasta, yatıyor dedim. Bütün gece başında bekledim, ateşler içinde yandı çocuk, dedim. Artık korkmuyorum. Bundan böyle yalnız kalmayacağım. Ateşler. Alevler. Yeniden gece olmasını bekledim.

Selmacığım, mektubumun sonuna geldim sayılır. Yanan tahtaların neşeli çıtırtılarını duyuyorum. Alevler bacayı sarmak üzere. Artık çıkmalıyım. Bir kaç işim daha var. Sonra ben de tertemiz beni bekleyen ağabeyimin yanına gideceğim.

Seni sevgiyle kucaklıyor ve elveda diyorum. Kendine iyi bak.

Ziynet.

Reklamlar