>Evden çalışmak zor iş. Hele bugün içim kurudu, içim. Sabahtan beri bir yazıyı derleyip toplayıp, şuracığa gönderemedim. Tamam. Bugün günlerden cuma. Herkesin bir acelesi var. Bilmiyorum, kim nereye yetişecek? Sonuçta ben buradayım. Gerçi, nedense benim de çok işim var. Ne bu yoğunluk? İşte tam da bu zamanlarda köye çekilesim geliyor.

Bu hafta sınavlara çalıştığı için bizimki evde. Okulu tatil etmişler. Yoksa ben rapor falan alma yanlısı değilim. Tabii, günde 3 öğün yemek yap, kaldır muhabbeti var. Ben kendim ekmek arası yiyerek ya da rejimde isem bir havuç kemirerek olayı geçiştiririm. Zaten biliyorsunuz, yemek haplarının çıkmasını dört gözle bekliyorum. Bir de parantez içinde söylüyorum. Bizim kız duymasın. Bugüne kadar böylesine ciddi ve düzenli çalıştığını hiç görmemiştim. Ne yalan söyleyeyim. Kafasına darbe aldığından şüphe ediyorum. Ya da okulda çok korkutmuşlar zavallıcığı. Ama yine de aktivitelerinden, sanal sohbetlerinden ve arkadaş gezmelerinden geri kaldığını da düşünmeyin. Biraz önce çıktı gitti işte. Dans provaları var. Pazar günü de gösterileri. High School Musical’den bu yana Modern Dans prim yaptı. Götürebildiği yere kadar gider, ben karışmam dedim.
Gidecek her hangi bir ofisin olmaması, orada seni zincirle masa başına bağlayan ve sadece belirli saatlerde gün yüzü görmene izin veren amirlerin bulunmaması fikri muhteşem. Ancak bunun yerine evde kalma durumu, işi biraz sorunsal yapıyor. Şöyle ki, telefon hiç durmuyor ve ben açmadığım zaman santrale düşmesi ve oradaki memurun not alması gibi bir durum yok. Sesli yanıt sistemini nedense ev telefonu olunca kimse kullanmıyor. Onun yerine 5 dakikada bir denemeyi tercih ediyorlar.

Sonra bilumum komşular, civardaki esnaf, tanıdıklar ve apartman görevlisi hatırımı sormaya geliyor. Alınacak bir şey var mı abla? Ekmek ister misin abla? Çöpün varsa atayım, nasıl olsa aşağı iniyorum…

“Siz niye evde oturuyorsunuz?” Bu soru komşudan geliyor.

“Roman yazıyorum da ondan.”

“Aaa, sahi mi? Ne güzel. Konusu ne?”

“Hele bir bitsin, siz de okursunuz, o zaman rahat rahat konuşuruz.”

“Bak ben sana bir hikaye anlatayım, onu da yaz!”

Al başına belayı. Ne dersem diyeyim, bir türlü muhabbeti kapatamıyorum. Bundan sonra bulaşıcı hastalığa yakalandım. Cüzzam teşhisi koydular diyeceğim. Bakalım kaç kişi çalacak kapımı…

Sonra bir de aşağıdan çalıp hiç yukarıya çıkmayanlar takımı var. Önceleri mahalledeki çocukların günahını aldım. Ben kendim de küçükken çok yapardım, o yüzden. En sevdiğimiz oyunlardan biriydi. Sonradan anladım ki, günümüzün zavallı çocuklarının sokaklarda keyiflerince oynayıp, elalemi rahatsız edecek vakti ve özgürlüğü yok. Akabinde başka bir şey keşfettim. Ben nasıl olsa evdeyim ya. Bütün mahalle bunu öğrenmiş. Sucusu, postacısı, bakkalı, yemek getireni, manavı, evlere servis yapan herkes kapıyı en çabuk ben açıyorum diye, ilk önce benim zile basıyorlar. Sonra istedikleri kata çıkıyorlar. Ona da bir çare düşündüm bu sabah. Aşağıdaki zilin elektrik telleri ile oynayacağım. Basan çarpılsın. Ya da aşağı inip ben çarpacağım.

Bugünkü gönderi bu durumda ancak bu şekilde olabildi. İçimdeki güzellikleri dökmeme müsade edilmeyince, ben de isyan bayraklarını çektim. Yakında kendi evimden İstifa Edeceğim. Niye şimdi böyle dedim? Biraz önce yenisini yazacak vaktim olmadığından, dosyaların içinde eski bir yazı falan araken, en son işimden ayrıldığımda yazmış olduğum istifa mektubunun bir örneğini buldum. Anılarım depreşti. İstifa Etmek istedim. Kurumsal yaşamdaki en güzel anılarım İstifa Mektubunu çaktığım zamanlardır. Yalnız bu sefer bu mektubu kimin dikkatine yazmam gerektiğini pek çözemedim.
Bu ne rezalet. Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz. İnsan Kaynakları olmayan bir EV olur muymuş. Böyle EV’e görüşmeye bile gitmem…
Reklamlar