> Geçen sene baharda saygıdeğer bir bankamızın deniz kenarındaki bir binasında çalışmaktaydım. Servis kullanmama lüksüne sahip olduğumdan evden işe, işten eve vapurla gidip geliyor, evden termos bardağa doldurduğum sıcacık kahvemin yanısıra marmara denizinin kokularını içime çekerek sakin sakin kitabımı okuyordum.

Belki de o yüzden ben bu bankada, 1 tam yıl çalışabildim. Şirketi taşıma dedikoduları çıktığında başka bir firmaya iyi bir maaş artışı ile geçtim. Ancak orada umduğumu bulamayıp, bir de sevgili vapurumdan olduktan sonra, şirket maslak gökdelenlerindeydi, bildiğiniz gibi şu anda evden iş yapmaya çalışıyorum.

Bir gün vapurda, hem kitabımı okuyor, hem de dışarda ayakta gidiyordum. Yukarı çıkan merdivenlerin yan duvarına yaslanmıştım. Bir anda çığlıklar koptu. Başımı kaldırdım. Ani gelen dalga kenarda duran birini baştan aşağı yıkamıştı. Suya düşmüş de, geri çıkarmışlar havasındaydı. Ben o zavallıya bakarken, karşı duvara benim gibi yaslanmış kitap okuyan biri dikkatimi çekti. Akabinde kitabına baktım. Reşat Ekrem Koçu yazıyordu. Unutmamışım.

Akşam eve dönerken denizde lodos çıktı, vapur seferleri iptal oldu ve ben ilk defa servise binmek zorunda kaldım. Bir de baktım ki, sabah vapurda elinde kitap okurken gördüğüm kişi, ikinci sırada cam kenarında oturuyor. Ben de gidip yanına oturdum. Meğerse o da beni görmüş ve elimdeki kitap ile ilgilenmiş. İşte bu şekilde başlayan arkadaşlığımız halen devam ediyor. Bugün burada paylaşmak istediğim kitabı ise onun tavsiyesi ile hatta birlikteyken Nezih kitabevinden aldık. Şimdi de ben başkalarına tavsiye etmek istiyorum.

Kitap garip mi garip. Uçuk mu uçuk. Yazarı sanki bu dünyadan değilmiş gibi. Hani hep bir arkadaşınız olur. Sabah serviste işe giderken size gördüğü saçma rüyaları anlatmayı iş bilir. Kendi çok eğlenir, siz de kırmadan dinlersiniz ya… Biraz abarttım. Doğru ki, ismi üstünde kitap saçma sapan bir rüya gibi ama gerçekte öyle değil. Bir kere çok kolay okunuyor ve sürükleyici. Müthiş bir düş gücü. İkincisi Ballard yaşam ile ölüm arasında bir yerlere sıkışmış kalmışlıktan bahsediyor. Bu hem kabus, hem değil. “Uyku, yaşamla ölüm arasında kalmaktır. Her gece yatağa girip gözlerimizi kapattığımızda, ertesi sabaha açıp açmamanın savaşını veririz” diyenler için… Olayların geçtiği mekan, sanki Araf’ın bir tasviri. Oradan kurtulmanın yolunu bulmak size kalmış. Ne tarafa geçeceğiniz de aynı şekilde. Yaşam mı ağır basıyor? Yoksa öbür dünya mı?

Üçüncü neden ise ise Ballard’ın yaşamını incelediğimde ortaya çıktı. 1930’da Şanghay’da doğmuş. Çin’in Japonya’yı işgali ile, 1942 yılından ikinci dünya savaşının sonuna kadar bir toplama kampında tutuklu kalmış. Yine hareketli geçen bir çok seneden sonra evlenmiş, 1955 yılı gibi ailesi genişlemeye başlayınca bu romandaki olayların geçtiği Londra’nın banliyösü Shepperton’a taşınmış ve oradan yazmaya devam etmiş. Benim okuduğum kitabı Unlimited Dream Company 1980’de yazılmış. Çok daha ünlü kitapları var, onları da sırayla okuyacağım. Ve bu yazar, geçtiğimiz nisan ayında, tam tamına 19 nisan, yine Shepperton’da ölmüş.

Peder Wingate’in sözlerini anımsadım, artık bu dünyadaki ahlaksızlıkların öbür dünyadaki erdemlerin simgeleri olduğundan emindim. Ve yalnızca, bu simgelerin en aşırısı aracılığıyla kaçışımı gerçekleştirebilecektim. […]

Son anda, onu göğsümden içeri yerleştirirken bir korku ve rahatlama çığlığı attı. Uzun bacaklarını benimkilerin içinde hissettim, kemiklerinin gövdesi uyluk kemiklerimin etrafına dolanıyor, kaba etleri ellerimin içine karışıyordu. …, kafatası kemikleri doğumundan beri ilk kez açıldı. Kafatasının mozaiği, kafamın birleşim çizgilerinden içeri battı. […] Son bir iç çekişle etimin içinde eridi; babasının rahminde yeniden doğan bir oğul… […]

Kendime sarılırken içimdeki ona da sarılıyordum.

Reklamlar