> Önceleri ah bir yaz gelse deyip dururdum. Şimdilerdeyse bu sıcaklardan bunaldıkça ah bir kış gelse diyorum. Geçen sene bu aralar Maslak’taki lüks plazalardan birinde çalışmakta olduğumdan sıcakların pek de farkına varmamışım. Eylül gelince de zaten bu şirketle yollarımızı ayırdıydık . Şiddetli geçimsizlik yüzünden. Birinci yıldönümünü bile kutlayamadan. Neredeyse balayını bile hayırlısıyla sonlandıramadık diyeceğim.

Şimdi gerilerde kaldı. Bütün kışı evde ve evden çalışarak geçirdikten sonra yeniden dışarda çalışma isteklerim kaynamaya başladı. Bir kaç gündür özgeçmişimi düzenliyorum. Testlerimi hazırlıyorum. Bu sefer görüşmelerin kumandasını ben ele almaya kararlıyım. Özgeçmiş düzenlemenin yanısıra, çalışmak isteyeceğim şirketlerin bir listesini çıkarıyorum. Çok fazla olduklarını sanmayın. Üç beş taneler. Ama onlardan da “iyi hal kağıdı” ve “referans”ları bu sefer ben isteyeceğim. Sizi de gelişmelerden haberdar ederim.

Diyeceksiniz bu ne ukalalık. Vallahi değil. Bunca zaman mütevazilik gösterdiğim için pişmanlık duyuyorum. İlk şirketim hariç ki orada da 3,5 yıl çalıştım. Önceleri Avusturyalı bir ekip tarafından yönetiliyordu. Sonradan Amerika’lılar devraldı. Bizimkilerin eline geçince ise ne sektörün, ne iş yerinin, ne de kazançların tadı tuzu kalmamıştı.

Özgeçmişini gönderirsin, çağırırlar. Gidersin görüşmeye, daha karşılama hallerinden anlarsın aslında o şirkette nelerin olup bittiğini.

Bazen birileri gelir adayı resepsiyondan almaya. Tek başına yukarı yollamazlar. Korkarlar başka yerlere burnunu sokarsın da, görülmeyecek şeyleri görüverirsin diye. Bunu da böyle söylemezler kibarlıkmış gibi sunarlar adaya. Dikkatli bir aday gelen IK görevlisinin gözünden anlar.

Oturursun masaya, hoş geldiniz beş gittinizden sonra “kusura bakmayın, okuyacak vaktimiz olmadı, özgeçmişinizi dinleyebilir miyiz?” derler. Bu soru kelimeler ile anlatılamayacak kadar bir densizliktir. O anda kalkıp gitmek isterim. Bunu yaptığım da olmuştur ayrıca. Ama bazen de bu soru, bu ülkede kültürel bir olgu olsa gerek, lütfen otur ve sinirlenmeden görüşmenin devamını getirmeye çalış diye konuşurum kendi kendimle. Aslında en iyi yöntem, maddiyatı bir kenara bırakıp hislerime güvenmektir. Ne zamanki hislerime güvenmedim ve çabuk karar verme, bak seni beğendiler, belki sen de onları beğenirsin, ön yargılı olma, kendine ve onlara zaman tanı dedim, işte o zamanlar çok yanıldım. Bu soruyu soran şirketlerdeki süreçler bir türlü ilerlemez. Siz de tez canlıysanız, bir işi hallettirene kadar içiniz kurur.

Görüşme bittiğinde sizin de soracaklarınız ya da ekleyecekleriniz var mı diye sorarlar. Çünkü IK el kitaplarındaki görüşme tekniklerinde böyle ezberletilmektedir. Aday sorularını sorunca da, bir suratınıza öfff demedikleri kalır. Bir an evvel bitirse gitse de, bir kahve sigara içsek düşüncesinin bayansa buğulu bakan gözlerinin, erkekse kaçak bakışlarının ardında yattığı açık seçik ortadadır. Bu tip şirketlerde el kitabında yazmayan bir sorunla karşı karşıya kalındığında takılmış plak gibi olur. Sürekli başa döner. Sonuca bir türlü ulaşılmaz.

Kurumsal yaşam boyunca şunu öğrendim, işini ve ünvanını kendinden daha önemli bulanlar, ki bu tipleri anında farkedersiniz, etraflarına ve kendilerine hayatı zindan ederler. Kıssadan hisse, ön yargılarıma güveneceğim. Onların işlevi her şeyden önce beni korumak.

Aklıma bir de başka bir test daha geldi. Girersin görüşemeye, ne içerdiniz? diye sorarlar. Mutlaka bir şeyler isterim. Sonra da kimin getirdiğine, getirenden ne şekilde istendiğine, servis yapılırken ki stresin derecesine bakarım. Bunlar önemli ipuçlarıdır. Yoksa görüşme diye beni alıp dört duvarla örülü, kapalı bir odaya koydukları malum. Bir sorgu lambası eksiktir odada. Bu durumda başka nasıl tanıyabilirim ki, çalışmak istediğim şirketin bana uygun olup olmadığını, içerde nelerin döndüğünü, insan ilişkilerinin nasıl olduğunu. Önemli olan IK’yı istemediği şeyleri yapmaya zorlamak, cevabını veremeyeceği soruları sorarak dengesini bozmaktır ki, gerçek tutumlar ortaya dökülsün. Gerektiğinde oyuna karşı aynı oyunla cevap vermek…

Reklamlar