>- Versene böreğimi,
– Vermem.
– Sen hakkını yedin ki.
– Ama, doymadım ki.
– Bana ne. O benim hakkım. Ver diyorum.

Bana karşıdan nanik yaptı. Yemekhanemizdeki sekizer kişilik uzun tahta masalarda haftanın beş günü, günde üç öğün karşı karşıya otururduk. Hep aynı problemdi. Yaşar önce kendininkini yer, sonra da benimkilere saldırırdı. Üstelik hep de en sevdiklerimi seçerdi. Ben sona saklayanlardandım. Yaşar ise tam tersi. Sevmediklerine dokunmazdı bile.

– Bak vermezsen, suratına yoğurdu yersin.
– Sıkıysa at da görelim bakalım. Atamazsın ki.
– Kim demiş atamam diye.
– Ben diyorum, ne olmuş?

Önümdeki yoğurt kasesini kaptığım gibi fırlattım suratına.
O da anında kendininkini benim suratıma fırlattı.

Şarlo filmlerindeki tiplere benzemiştik. Çarşamba öğleden sonraları bize komedi filmi seyrettirmelerinin sonucu buydu herhalde. Filmlerle gerçeği karıştırmaya başlamıştık. Bir farkla filmlerde herkes gülerdi. Bizim okulun yemekhanesinde ise sıra dayağı ve kömürlüğe kapatılma korkusundan etraf buz keserdi.

Nedendir bilmem ben genelde şanslıydım. Kabahat asla benim üstüme kalmazdı. Ufak tefek ve sessiz sakin durduğumdan mıydı yoksa derslerimin iyi olmasından mı? Şimdi bile bilmiyorum. Kabahatlinin bulunamadığı zamanlar, okulda kural olarak herkes sıra dayağına dizilirdi. Kabahatlinin bulunduğu, ancak yine herkesin sıra dayağına dizildiği zamanlar da oldukça çoktu. Sıra bana geldiğinde suratıma ya da soğan gibi yaptığım elime hızla inen cetvel ya da şamar, hedefine iki milimetre kala yavaşlar ve pike yapan bir kuşun yumuşak inişi gibi yanağıma ya parmak uçlarıma hafifçe dokunurdu.

Yine etraf buz kesti. Ancak o akşamki gözetmenlerin hiç biri yerinde değildi. Kendi başımızaydık ve bundan haberimiz yoktu.

Aniden kahkahalar koptu. Bir kaç yoğurt kasesi daha havada uçtu.

– Yeter artık amma abarttınız. Bırakın yoğurt savaşını, çabuk yukarıya çıkın.
– Ramazan amca çok eğleniyoruz.
– Ben gösteririm şimdi size eğlenmeyi. Dua edin ki benden başka kimse yok. Üstünüzü başınızı nasıl temizleyeceğinizi düşünün siz.

Aşçıbaşı Ramazan amca hepimizin dostuydu. Aralarda çok acıktığımızda yasak olmasına rağmen onun yanına iner ve üzerine çilek reçeli konmuş sanalı ekmek dilimlerini ayıla bayıla yerdik.

Gerçeğe dönmemiz eğlence anı gibi çok kısa sürdü. Ben de böreğimin acısını unuttum. İçimizi bir korku aldı. Benim ve Yaşar’ın ayrıca yanımızda oturan miniklerin siyah önlükleri berbat durumdaydı.

Küçük Niko gerzeğin tekiydi. Sümükleri hiç durmadan akar dururdu. Bir kaç kere koluna ya da önlüğünün eteğine sildiğini görmüştüm. Onun dışında dudağının üzerinde iki yeşil çizgi halinde gezerdi. Kaç kere dayak yediğini, kömürlüğe kapatıldığını biliyordum. Çok ağlardı ama hiç akıllanmazdı.

Yukarı çıktık. Yatakhanelere dağıldık. Ben Meral ile küçük yatakhanedeydim.Niko, Yaşar ile birlikte bir üst katta erkeklerin odasındaydı. Sevim, karşımızdaki büyük kızların yatakhanesindeydi. Çok garip bir şekilde, Ramazan amca ve sürekli uyuyan bekçi Kazım amca dışında o akşam okulda öğretmen cinsinden kimseler yoktu.

Bir müddet sonra Sevim koşarak bizim odaya daldı.

– Yeşim.
– Ne var, dedim.
– Gelsene önlükleri yıkayalım.
– Sabaha kurumazlar.
– Ne olacak peki?
– Hiç bir şey.
– Gel kız, silelim bari.
– Boş ver. Ben bu okuldan sıkıldım. Bu gece evime döneceğim. Sen istiyorsan git sil, dedim.

Sevim yanına Meral’i de alarak banyo katına çıktı. Ben de önlüğümü çıkartıp başucumdaki iskemlenin üzerine attım ve pijamalarımı bile giymeden yatağa girdim. Her ihtimale karşı el fenerimi de alarak yorganın altına sakladım. Işıklar söndüğünde karanlıkta feneri aramak gürültü çıkartırdı. Aklım okumaya yeni başladığım Tom Sawyer’in maceralarındaydı. Tam okumaya başlamıştım ki, Yaşar, Niko, Sevim ve Meral çıplak ayaklarla patır patır içeri doluştular. Tedirgin halleri vardı.

– Yeşim, bak yoğurtlar çıkmadı, dedi Yaşar.
– Ohh, iyi olmuş. Yersin dayağı yarın. Böreğimi almasaydın.
– Yiyemedim ki, yoğurdu atarken yere düştü.
– Bana ne yeseydin. Ben sana Allah hakkını getirir demiştim.

Hepsinin önlüğü berbat durumdaydı. Silmek isterken her yere sıvaştırmışlardı. Siyah kumaşın üzerinde çeşitli bulut kümelerinden desenler oluşmuştu. Meral ağlamaya başladı. Niko’nun umurunda değildi. Yatağıma oturmuş, kitabıma uzanmaya çalışıyordu. Sümüklerinin çarşafıma değmesi an meselesiydi. İttim. Yere düştü. Düştüğü yerde kaldı. Ağlamaya başladı.

– Sen şimdi eve mi gideceksin? Kim gelip alacak seni? diye sordu Sevim.

Biraz önce kıvırdığım yalanı unutmuştum. Ama bozuntuya vermedim.

– Kimsenin gelip almasına gerek yok. Ben kendim giderim.
– Kapıdan bırakmazlar ki.
– Hiç de bile. Geceleri kapıda kimse yok ki. Ben kaç kere indim baktım aşağıya. İstesem kapıyı çeker giderdim. Kimselerin de ruhu duymazdı.
– Hadi ya, doğru mu söylüyorsun dedi Yaşar.
– Ben senin gibi yalancı değilim, dedim. Gece herkes uyuyunca gideceğim işte.
– Evi nasıl bulacaksın peki, dedi Meral.

Konu ilgisini çekmiş ağlaması durmuştu.

– Ben yolu biliyorum. Buradan yürüyerek gidilir, dedim.
– Korkmaz mısın?
– Niye korkayım ki? Bizim evin yolunu biliyorum dedim ya.

Diğerlerinin aksine benim evim İstanbul’daydı. Hem de kendi isteğimle yatılı kaldığımı anlatmıştım herkese. Dolayısıyla evin yolunu bildiğimden çok şüphe etmediler.

– Annen ve baban seni görünce kızarlar.
– Kızmazlar. Ben zaten kendi isteğimle geceleri burada kalıyorum. Beni kimsenin zorladığı yok. Hatta çok karşı çıktılar ama ben kabul etmedim. Eve dönmem. Zeynep’in zırıltısını çekemem, dedim.

Zeynep, yeni doğan kız kardeşimdi. Aramızda 7 yaş fark vardı. Kardeşim olmasını çok istemiştim. Ama şimdi de kıskançlıktan kuduruyordum.

– Biz de gelelim, dedi Yaşar.

Gerçekte okuldan kaçmak gibi bir niyetim olmadığından ne diyeceğimi bilemedim.

– Size gittikten sonra ben de ertesi gün köyden babamı ararım. Gelir beni alır. Başka okula gideceğim derim. Teyzeme de dönmem.

Meral ile Sevim’in ne düşündüklerini bilmiyorum. İkisi birden aynı anda:

– Evet, evet, biz de gelelim, dedi.

Yaşar :
– Niko’yu da alalım. Ben onu köye götürürüm, diye ekledi.

Olay onların açısından hallolmuştu. Gece herkes uyuyunca bizim yatakhanenin kapısında buluşmak üzere çıkıp gittiler. Bense rahat rahat kitap okumak varken başıma bela aldığımı düşünüyordum. Ama yiğitliğe de leke sürdürmek istemedim.

– Hadi aç artık şu kapıyı. Kilitliyse, gerisin geri yukarıya da çıkamayız.
– Üff. Amma korkaksınız. Çıkamazsak, burada yerde uyuruz. Sabah olunca da erkenden kalkmış, giyinip aşağı inmiş gibi yaparız.

Ama ben, kapıyı açtım ve gece yarısı dışarı fırladık. Gerçekten de kimseler duymadı. Bahar yine çabucak bitmiş, okullar kapanmadan yaz havası gelmişti. Okul Şişli ile Osmanbey arasında bir yerlerdeydi. Bizim ev ise Tarlabaşında. Bizimkilerin evde olduğundan çok şüpheliydim. Büyük ihtimal Zeynep anneannemdeydi. Annemle babam ise kimbilir hangi gece kulübünde. Biz de bir şekilde eve kadar gidecektik işte. Büyük caddeye çıktık mı, Taksim’e kadar yol dümdüz gidiyordu. Taksim’den sonrasını pek net hatırlayamıyordum ama oraya kadar gittikten sonra bulurum diye düşünüyordum. Evde yoklarsa anneannemlere gitmeyi planlıyordum. Onlar Cihangir’de otuyorlardı. Evlerini bulabileceğim şüpheliydi. Yazları dedemle gittiğimiz çay bahçesini çıkarabilsem oradan yolu ezbere biliyordum ama… Öff, dedim. Gerisini düşünmek istemedim. Caddeye çıktık. Kimseler yoktu. Taksim’e doğru yürümeye başladık. Karanlıkta epeyce yürüdük. Sıkılmaya başlamıştım. Niko zırlamalarına başladı. Meral’de hayatından pek memnun değildi. Bense daha şimdiden pişmandım. Aklım Tom Sawyer’in maceralarında kalmıştı.

Epeyce yürüdük. Taksim’in ışıkları belirdi. Etraf kalabalıklaştı. Bize bakanlar çoğalmıştı. Niko hem ağlamasıyla, hem de pijamaları ile dikkat çekiyordu. Çıkarken üstüne önlüğünü giydirememiştik.

– Polisler geliyor kaçın, dedi Yaşar.

Salak Niko, Meral ve Sevim çil yavrusu gibi dağılmaya hazırlanmışlardı ki, Yaşar’la onları zor zaptettik. İlk gördüğümüz apartmanın girişine saklandık. Bunca ağlamadan sonra Niko’nun dudağının üstü yetersiz kalmaya başlamış, aşağıya doğru akıp giden sümükler ağzına, yanaklarına her tarafına bulaşmıştı. Midem bulandı.

– Hadi okula dönelim, yarın akşam daha geç çıkarız. O zaman polisler de olmaz dedim.
Niko hariç, hep bir ağızdan:

– Tamam, dediler.

Polislerin geçmesini bekledik ve gerisin geriye okula döndük. İçim rahatlamıştı. Olayın bir şekilde böyle sonuçlanacağını tahmin etmiş olduğumdan mı yoksa iyice savrukluğumdan mı, okulun kapısını aralık bırakmıştım. Kimselere farkettirmeden içeri girdik ve yataklarımıza kavuştuk. Ben hemen uyudum.

Ertesi sabah erken uyandım. Önlüğümün üzerindeki yoğurtlar, dün gece temizleme zahmetine katlanmadığım için kurumuştu. Diş fırçamı üzerlerine sürtünce kendiliklerinden döküldüler. Leke falan da kalmadı. Ama diğerlerinin önlükleri hala bulut desenliydi. Kontrolde yakalanınca cezayı yiyip oturdular. Bana yine bir şey olmamıştı.

Sibel Kaçamak
İstanbul, Mayıs 2009

Reklamlar