>Günlerin uzun olmasına rağmen iki gündür zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Bir bakıyorum akşam olmuş. Eve girdiğimde öylesine yorgun oluyorum ki, yazı yazmak bile zul geliyor. Aklımdaki tek düşünce kanepeye serilip kitap okumak oluyor. Yine de bu akşam yazmak istedim.

Bu iki günde çok şey öğrendim. Dün bir arkadaşımın evine davetliydim. Her seferinde kızımın demektense ona bir ad takmaya karar verdim. Onun adı Kiki olsun. Kendisi bu adı hiç sevmez. Geçen gün aldım karşıma bak dedim, ismini, lakabını sen kendin seçemezsin. Kimse seni, senin istediğin gibi çağırmaz. Dolayısıyla da başkalarının sana taktığı isimleri beğenmeme olasılığın yüksek. Ama elinden bir şey gelmez. Bir an evvel alışmaya bak. Zamanı gelince sen de çoluğuna çocuğuna isim ve lakap takarsın, böylelikle ödeşmiş olursun. Kiminle ödeşecekse…

Parantez içinde neden Kiki olduğunu da açıklayayım. Bebekliğinden beri kikir kikir güldüğü için. Beş aylıkken yatağın üstünde oturur, bana bakar, ben ona başımı sallayıp “kikik” dediğimde gülme krizine girerdi. O kadar gülerdi ki sonunda hık hık olurdu. Şimdi bile çok güldüğünde bir de hıçkırık krizine girer. Şu an bu gülme krizlerinin genetik olabileceği aklıma geldi. Neden olmasın? Acaba bu durumu da bir inceleyen olmuş mudur?

İşte dün Kiki’nin dans merakı sayesinde iki senedir içine girmiş olduğumuz farklı bir camianın erkanıyla, bir arkadaşımızın evinde toplandık. Öğrendiklerimden bir tanesi, Bakü’lü bale öğretmenlerinin evlenecek çiftlere 6 seanslık dans dersi veriyor olması. Ne müthiş bir fikir. Gelin ve Damat, özel bir koreografi eşliğinde düğünün ilk dansını açıyorlar. Ne başa beladır o ilk dans. Bir de video kayıt çıkalı daha da beter oldu ya… Sen unutsan da kimse unutmaz, köşe bucak saklasan da bulur çıkartırlar bir yerlerden. Çoluğa, çocuğa sonra toruna torbaya böbürlene böbürlene gösterirler. O kaset yüzyıllar boyu elden ele, akraba sepet gezer sonra. Halbuki bir kare fotograf olsa. Tökezlediğin anda çekilmiş bile olsa, bir şekilde, o özel bir figür aslında. Hem de yapması çok zor. Siz anlamazsınız, biz onu yapabilmek için çok çalıştıydık, falan der kandırırsın. Video kayıtta öyle bir şans da yok. Tam kabus işte. Hem de hiç sonu gelmeyen biçimde… Dolayısıyla bu korepgrafi işi, bana çok iyi bir fikir geldi. Neyse benden geçti artık, ama bir daha dünyaya gelirsem, yine kız olursam, bir de üstüne evlenirsem, o zamana kadar düğün adetleri de değişmezse, ben de 6 derslik düğün açılış dansı koreografisi yaptıracağım damatla kendime.

İkinci öğrendiğim şey ise Türk Sanat Müziği sevenlerin aslında kulakları tek ses duyarmış. Kulaklar çok sesli müzik dinlemeye eğitimli olmadıklarından bazıları biz Batı müziğini pek sevmeyiz. Ama Türk müziğine bayılırız, derlermiş. Ya da bunun gibi bir şey. Valla bu bana çok uydu. Çünkü türk sanat müziğinden hiç haz etmem. Çok bir tek düze gelir, kısa zamanda canım sıkılır. Dinleyemem. Bir kaç şarkı dışında… Onları da ancak özel ortamlarda çekebilirim. Demek ki, tamamiyle kulak meselesiymiş. Benimkileri, önceden kim eğittiyse allah ondan razı olsun…

Bu durumu destekleyen, bir de küçük bir anı anlattılar ki, o da şöyle… Vakti zamanında meşhur bestekarlarımızdan birisi yine kendi gibi müzisyen olan oğlunu avrupaya okumaya gönderirken demiş ki : bak tosunum, bizim müziğimizi duyduğunda bir asker yürüyor dersin. Batı müziğini dinlediğinde ise karşında koca bir ordu sana doğru geliyor zannedersin. İşte, sen git ve bu ordu nasıl olurmuş, onu öğren de gel, demiş.

Reklamlar