Bir anda bütün salon ayağa kalktı, alkışlamaya başladı. Ben de kalktım. Sahnede performans gösteren sanatçı gerçekten görülmeye değerdi. Kendisine ayrılmış on beş dakikanın içerisinde sesinin en ince sopranodan, en kalın bas baritona kadar kademe kademe çıkışı mükemmeldi. Şimdiye kadar, başka hiç bir opera sanatçısında görülmemiş yetenek. Sesinin yükseldiği her perde de, sanki onun yerine ben kimlik değiştiriyormuşum gibi yoruldum, nefessiz kaldım.

Ara oldu. Haluk’la fuayeye çıktık. Çok fazla tanıdık var. Çoğuna uzaktan selam vermekle yetindik. Kalabalığı yararak Hülya’ların yanına yaklaştık. Hülya her zamanki gibi siyahlar içerisinde. Dekoltesine gözüm takıldı. Sarı saçlarını bir zamanların hollywood artistleri gibi yapmış. Dudaklarında da kırmızı ruju. Kahkahaları yarı yoldan duyuluyor. Keyfi yerinde. Kıpır, kıpır.

Yaklaştığımızı görünce durdu. Haluk’a dönerek, “Sonunda çıkarabilmişsin Sevgi’yi” dedi. “Evet. İkna etmesi kolay olmadı. Ama, eninde sonunda getirmeyi başardım. Etiyle, kemiğiyle karşında.” Haluk’un bu sözü üzerine bana bok yemek düştü. Sesim çıkmadı. Somurttum.

“Kitabı bitirebildin mi şeker? Heyecanla bekliyoruz. Arayı açtın bu sefer… Çok merak ediyorum… Bu seferkinin konusu ne? Bari onu söyle.”

Yüzüne baktım. Sanki söylermişim gibi. Hülya’nın her seferinde aynı soruyu böyle ulu orta tekrar etmesi yok mu? Beni yine çileden çıkardı. Ne zaman söyledim ki… Bu kaçıncı kitap.

“İkinci perdenin başlamasına beş dakika kaldı,” anonsu duyuldu. Oysa daha yeni çıkabilmiştik. Haluk öndekilere karışarak ilerledi. Biz Hülya ile geride kaldık.

“Neyin var? Bir tuhafsın, bu akşam.”

“Çöktüm” dedim. “Ama, bu sefer başka. Gerçekten tükendim. Ödüllü yazar olarak kitap yazmaya çalışmak işkence. Sırtımda beni ezen bir yük var sanki. En iyisini yazma saplantısı yok mu? Toparlanamıyorum. Tam oldu derken bir de bakıyorum, bütün yazdıklarımı yine yırtmışım. Haluk’a da çok acı çektirdim. Bir de şu kabus belası yok mu. Gecelerim de kalmadı.”

Soluklanmak için konuşmayı kestim. Sonra yeniden aldım. Bir an evvel içimdeki isyanı kusmak…

“Dinle bak. Kitap piyasaya çıkmış. Benden fuarda on beş dakikalık bir tanıtım konuşması yapmamı istemişler. Salon kalabalık. Basın… yurt dışından gelen yayınevleri… okuyucularım… bir sürü konuk. Sahneye çıkıyorum. Yuhalamaya başlıyorlar. Gazetecilerden biri ödülü iade et diye bağırıyor. Her gece ter içinde uyanarak sabahı zor ediyorum. Sabah olduğunda ise bütün gece kabuslarla boğuşmanın yorgunluğuyla iki satır bile yazamıyorum. Kısır döngü işte.”

Rüyayı yeniden yaşamanın etkisi ile bir an sustum. Hülya tepki göstermedi. Psikolog mübarek.

“Geçen gün Dergi’den aradılar. Mehmet’in gençlik şiirlerinden oluşan bir dosya yapacaklarmış. Anısına iki, üç sayfalık kısa bir şey yazmamı istediler. Önce tamam dedim, şimdi ise pişmanlık içinde kıvranıyorum. Kitaba yoğunlaşmaya çalışırken, tam da sırasıydı. Ekrem’in otele kapanmaktan başka çare kalmadı. Haluk şiddetle karşı koydu, ama…kabul etmek zorunda. Yoksa başka türlü bitmeyecek”

Ekrem’in oteli çam ağaçlarının arasında sessiz, sakin bir yer. Öyle herkes bilmez. Sadece özel konuklara, dostlara açık olan, bazı yazarların, yalnızlığı, sessizliği, doğayı sevenlerin uzun süre, hatta bazen bütün bir yıl kaldığı bir otel. Trenden indikten sonra yaylaya kadar bir, bir buçuk saat süren bir de araba yolu var. Ekrem, aynı eski günlerdeki gibi beni karşılamaya şöförle arabayı yollamış. Haluk ne derse desin kitap bitene kadar geri dönmeyeceğim. Irmak kıyısındaki uzun sabah yürüyüşlerine o kadar ihtiyacım var ki.

Otele girer girmez bagajlarımı resepsiyonun önüne attım, her zamanki oda anahtarımı istedim. Resepsiyondaki şapşala Ayfer’ler burada mı diye sordum. Şimdi çoluk, çocuk buradaysalar tüm planlarım suya düşer korkusu içinde trende zor etmiştim sabahı.

“Malesef Sevgi hanım” dedi. “Okullar daha yeni açıldı sayılır. Bu sıralar gelemez onlar. Ama bahara ya da yaza muhakkak… yine hep birlikte güzel günler geçirirsiniz, inşallah.”

Kaz kafalı. Sorduk sanki. Tahammülüm tükenmek üzere. Bir an evvel odama çıkıp, rahatlamak için tahta merdivenlere yöneldim. Bina eski bir taş yapı.Yöre taşlarıyla odun karışımı otantik mimarisi var. Odaya girer girmez kapıyı ardımdan kilitledim. Burnumda tüten çam kokusunu ciğerlerime çekebilmek için dosdoğru, dışarı çıkıntı yapan büyük balkona atıldım. Kapının geniş sağ ve sol kanatlarını kendime doğru çekip ardına kadar açarak duvara dayadım. Onca yolu bu anı düşleyerek gelmiştim. İki büyük adımda çamların ortasındaydım. Uzun müddet gözlerimi kapadım, iki kolumu yanlara doğru gergin uzatarak orada öylece durdum. Sadece alıp verdiğim nefes, çamların hışırtısı ve derinden gelen ırmağın berrak sesini duydum. Kokuyu içime çektim. Bir de kış uykusuna yatmayan kuşların ürkek şarkısını. Evimdeyim. Kitabın en nihayetinde biteceğini anladım.

İleride ağaçların arasından görünen, ırmak kıyısındaki küçük tahta iskeleye bağlı mavi, yer yer boyaları dökülmüş kayığı hayal, meyal farkettim. Tepedeki karlar erimeye başlayınca ırmağın suları da azar. Gürültüsü taa buralara kadar gelir. Sabırsızlıkla bekliyorum o günleri. Aşağıya inip bakmak, suyun seviyesini ölçmek için can atıyorum. Aslında kayığı çoktan içeri almış olmaları gerekirdi. Önceki yazlarda o kayıkla, aşağı köyün başına kadar, ne gezintiler yapmıştık. Haluk da vardı. Hülya da. Aysel’ler de. Çok yakında tehlikeli olur kayıkla dolaşmak. Şelale başında kayığı kolay, kolay, hatta hiç durduramayabilirsin. İşte o kadar coşkulu akar bu ırmak. Zamanı gelince.

Yazabilmek için yine duygularımı köküne kadar körükledim. Yorucu. Bu süreç biran evvel bitmeli. Her seferinde duygu seline kapılmaktan, dibi boylamaktan bıktım artık. Bu kitapla daha da derinlere batıyorum. Biran, yeniden su yüzüne çıkacak gücü kendimde bulamamaktan korktum. Her şey sakinlesin, sessizliğe bürünsün. Kulaklarımda sadece ırmağın geniş yatağından kayarak akan coşkulu sularının gürül, gürülü kalsın istiyorum. Huzur içinde dibine uzanıp, gözlerim açık, serin suların üzerimden akıp gidişini, suyun yüzeyinde ne varsa sürükleyişini seyretmek istedim. Bu kitap son. Yazmaktan, yazdıklarımı yaşamaktan yoruldum.

Haluk’un sesini kulağımın dibinde duyar gibi oldum.
“Son cümleni bulursun. Kitabın biter. Ve, sen yine bir sonrakinin meselesini hemen düşünmeye başlarsın.”

Haluk da haklı. Her kitap sonrasında aynı şeyi söyledim durdum. Ama bu seferki gerçekten son.

Karlar yumuşamaya başladı. Mügeler çıkmıştır. Uzun zamandır oteldeyim. İyi çalıştım. Sabah yürüyüşlerim hariç, odamdan dışarı çıkmadım. Yemekleri bile odaya getirttim. Boşları almaya gelen oğlana kızdım bağırdım. Kızların temizlik yapmalarına izin vermedim. Ama bu akşam, yemeğe aşağı inmek istedim. Son basamağa geldiğimde ışıkların sönük olduğunu gördüm. Garip, ama üzerinde durmadım. Yemek salonuna körlemesine daldım. Aniden ışıklar yandı ve çığlıklar koptu. Bugünün doğum günüm olduğunu unutmuşum. Beni seven dostlarım, her ne kadar şu an pek umurumda olmasalar bile, sürpriz bir kutlama yapmayı düşünmüşler. Mistik bir büyü yapılmış havasına büründüm. Gafil avladılar. Aslında yazı sürecimin tam ortasında yapılan bu tarz kesintilerde sinir küpü olurum. Ama bu sefer sesim çıkmadı. Şaşırmış olmalılar. Sinirlenmeyişim kitabın sonuna yaklaştığımdan. Bilemezlerki… Sadece son cümleyi bulmak kaldı. İçim rahat. Nasıl olsa bulurum. Her zaman buldum.

Masanın ortasında beni bekleyen iki katlı muhteşem bir pasta var. Üzerinde hiç mum yok. Sönmüş mum kokusundan nefret ettiğimi unutmamışlar. Yan tarafta patlamaya hazır şampanya şişesi. Her şey mükemmel. Tavandan “Sevgi’ye mutlu yıllar” yazısı sarkıyor. Pencereler ve teras kapısının pervazları balonlarla süslenmiş.

Salona “Hapy Birthday” şarkısının melodileri yayıldı. Yavaşça ilerledim, şaşkın, gözlerime dolan yaşları geri itmeye çabaladım. Tam olarak engelleyemedim. Akmasalar bile parlayarak görüşümü bulandırdılar. Bu gibi durumlarda duygulanmaktan nefret ederim. Fazla ve gereksiz gelir. Otel’in sahibi, senelerin dostu sevgili Ekrem, bir anda lambadan yansıyan ışıkta parlayarak gözümü alan koca bıçağı pastayı kesmem için uzattı. Almakta tereddüt ettim. Sanki alırsam büyü bozulacak ve ben yine, kitabın sonunu getirmek için kendi kendimle cebelleştiğim duruma düşeceğim sandım. Hemen akabinde bitiş cümlem aklıma geldi. Ve durgun akardı hayat. Tereddütümü gören Ekrem, senin yerine keseyim mi diye sordu. Çığlık, çığlığa bir oda dolusu itiraz kopunca bıçağı elinden aldım, pastayı kestim.

Odama ancak geç vakit çıkabildim. Hemen bilgisayarın başına oturdum. Aklımdaki o son cümleyi toparlayarak kitabı bitirdim ve tümünü bir seferde bastırdım. Bitmişinden gurur duydum. En önemli yapıtım olacağını hissettiğim şey sonunda elimdeydi. Sayfalarını şöyle bir karıştırdım. Bu kitap aynı zamanda sonuncu dedim. Düzgün bir şekilde masanın üzerine bıraktım.

Yavaş adımlarla yeniden aşağı indim. Resepsiyon bomboş. Yemek salonunda kimsecikler yok. Ortalıktan el ayak kesileli epey olmuş. Yazarken saatin farkına varmamışım. Neredeyse birazdan şafak sökecek. Sessizce kapıdan çıktım. Gecenin serinliği alev alev yanan yanaklarıma çarptı. İster istemez bir işi sonlandırabilmenin o büyülü atmosferinden çıkıp kendime geldim. Bitirdim dedim. Sabaha karşının çam kokularını içime çekerek ırmağa doğru yürüdüm. Bir müddet, küçük tahta iskeleye bağlı mavi kayığın suyun akışı ile yalpalanışını uzaktan seyrettim. Bu sene çekmemiş olmaları ilginç. İskelenin üzerine yürüdüm. Ucuna gelince kayığın içine atladım. Akşamki doğum günü artıklarının arasında masanın üzerinde duran ve biraz önce otelden çıkmadan paltomun iç cebine attığım koca bıçağı çıkardım. Kayığı iskeleye bağlayan ipi kestim. Hemen hareket etti. Sendeleyerek burun kısmına ulaştım. Oturdum. Akıntıyla birlikte suyun içindeki çakıl taşlarının üzerinden hızla kayarken, gökyüzünde birer birer silinmeye başlayan yıldızları seyretmek için geriye doğru uzandım. Birazdan başlayacak sarsıntıları beklerken, gözlerimi yummuşum.

İstanbul, Şubat 2009
Sibel Kaçamak