>Çok kısa ama bana bir asır gibi gelen bir tatilin sonucunda sevine sevine evime geri döndüm. Bu sene 2 ay tatil havamda olmadığımı için için hissetmekle birlikte emin olmadığımdan dönüş tarihimi sonbahara bırakarak gitmiştim. Ne var ki 10 gün yetti de arttı bile.

Bu tatilden bana kalan öğretiler şunlar:
1) Kesinlikle yol yapmayı seviyorum. Hangi araç ile olursa olsun, uçak, feribot, araba (direksiyonunda ben bile olsam), tren, vs… her biri ile yolculuğa çıkma ve yol yapma fikri beni heyecanlandırıyor. Şu 10 gün içerisinde en mutlu olduğun günler hangileriydi derseniz gidiş ve dönüş yolculuk günleri derim. Kıssadan hisse bir sonraki tatil tamamen yol fikri üzerine kurulabilir.
2) Yazlık bana yaramıyor. İnsanın kendi evi gibi yoktur denmesine rağmen otelleri, motelleri, tatil köylerini daha çok sevdiğim ortaya çıktı. Hatta elimden gelse bütün bir seneyi swiss otelin küçücük bile olsa bir odasında geçirebilirim. Paris’in köhne otellerine tıkılıp, pislik ve sefalet içinde yazmaya ya da başka her hangi bir sanat üretmeye çalışan sanatçılarına daima hayran olmuşumdur. İlk aklıma gelen Camille Claudel oldu. Sonu kötü bitmiş olsa bile hayat hikayesi beni hep etkilemiştir.
3) Okumayı ve yazmayı gerçekten çok seviyorum. Bu on gün içerisinde deniz kenarına inmişliğim çok az. O zamanlarda bile elimde ya dergi ya da kitap vardı. Denizin içinde olduğum anlar ise tekne turundaki sınırlı yüzme seansları hariç 10 dakikayı geçmez. Tekne turunda üzerime bir garip haller gelir. 45 dakika yüzme molası dedikleri anda sudayımdır ve sirenler çalana kadar da çıkmam. Zamanın nasıl geçtiğini de anlamam. Bu sefer ilk durakta öğle yemeğine kadar 2 saat serbestsiniz dediklerinde bile, o 2 saatin nasıl geçtiğini bilemedim. Bu bahsettiğim anlar dışındaki geçen her sürede ya okudum ya da yazdım. Minimum kişiyle görüştüm ve konuştum. Başka şeyler yapmak zorunda kaldığım diğer zamanlarda ise aklım sürekli okuma ya da yazmadaydı. Aslına bakılırsa senelerden beri kitap okurken kendimi suçlu hissederdim. Yapmam gerekenler yerine ruhumu eğlendirdiğimi ve buna hakkım olmadığını düşünüp bir garip suçluluk duygusu içerisinde yaşar giderdim. Ne zaman ki ben yazar olacağım diye kafama koydum ve evdeki herkese de ilan ettim, okuma faaliyetlerim de bir anda yasallık ve resmilik kazandı. Artık her yerde ve her an okuyabilme ve yazabilme özgürlüğümün tadını çıkarıyorum. Herkese tavsiye ederim.
4) Örümceklerden nefret ediyorum. Elimde değil. Hemen hemen her türlü hayvanı sevmeme ya da hoş görmeme rağmen bu mendeburlara bir türlü kanım ısınmadı. Bu sene her yerde çoğalmışlar gibi geldi bana. Vallahi keneden bile bu kadar korkmuyorum. Hatta domuz gribinden hiç korkmuyorum. Milli Parkın domuzlarına bile sevecenlikle yaklaştım. Ama bana örümcek demeyin ne olur?
5) İstanbul’un bulutları bile bir başka güzel. Canım İstanbul’um. Herkes kendi çöplüğünde diye boşuna söylememişler! Sanırım bundan böyle İstanbul’u başka hiç bir şehire değişmeyeceğim. Trafiğini bilem özledim. Yenikapı’da feribottan iner inmez yere kapanıp toprağını öpesim geldi. Bir kere İstanbul dışında trafik falan yok. Var diyenler yalan söylemiş olur. Sanki tarlada sürüyormuşum hissine kapılıyorum. Sonra İstanbul’un şöförleri gibisi de hiç bir yerde yok vallahi. Bulunmaz hint kumaşları misali. O ne sinirdir, o ne hırs. Ara sokaklar dahil her yerde Formula 1 yarışçısı gibiyiz. İstanbul dışında kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim.
Reklamlar