>Kendime okuma listesi yapıp sonra da araya sıkıştırdığım kitaplar çoktur. Elif Şafak’ın Aşk’ı da bunlardan biri. İyi ki de sıkıştırmışım.

Kiki ve arkadaşları bir gün hadi Kuşadasına gidelim dediler. Tamam dedim. Bindik arabaya gittik. Çarşıya inmemizle birlikte hadi sonra görüşürüz. Bye. diyerek beni ortada bırakmaları bir oldu. Halbuki ben, neler hayal etmiştim. Birlikte gezeriz. Sonra bir yerlerde oturur dondurma yeriz falan. İnsan saf olmaya görsün, kaç yaşına gelse bir türlü kurtulamıyor bundan. Halbuki aramızda kaç yaş fark var. Böyle bir durumun baş göstereceğini benden başka kim olsa bilirdi. Neyse ben kaldım mı tek başıma. Yanıma okuyacak bir şey de almamışım. Bir panik baş gösterdi. Kuşadası’nda pek kitapçı yoktur. Hele bizim kaldığımız taraflarda yalnız korsan kitap satılır. Tanesi 5 liraya ve kapış kapış gider. Ben bile bir sene mecburiyetten almak zorunda kaldım. Ama o bana ders oldu şimdi artık yanımda bir çanta dolusu okunacak malzeme götürüyorum.
Neyse önüme ilk çıkan büfeye kitapçı nerede var diye sordum. Büfeci çocuk anlamsız gözlerle bir iki dakika baktıktan sonra yolun sonunda bir kırtasiye olduğunu söyledi. Hayır, dedim. Kağıt kalem almak istemiyorum. Kitap alacağım. Bu diyarda insanlar kitabı nereden alır? Hiç ses yok. Kitap nedir biliyor musunuz? Hani genelde A5 boyutunda, kalın renkli kapaklı, içinde yazılar olan, bazıları tarafından okunan, vs… diye devam ederken bana yine aynı anlamsız bakışlarını yönelttiğini farkedip sustum. Yanda mola vermekte olan büfeci kız dayanamadı atladı. Düz gidin sol tarafta küçük bir tane var dedi. İşte bu şekilde, daha 2 sene önce yeni açılan ve şimdilerde zor günler geçirdiği için kapanma tehlikesi altında olan Kuşadası’nın belki de tek kitapçısından yukarıdaki kitabı alabildim. Kıssadan hisse kadınlar erkeklerden daha fazla kitap okuyor. Karı koca kavgalarında aman her şeyi de bilirsin zaten lafının kaynağı işte buradan…
Aşk’ı ilk çıktığında almama nedenlerimden biri ismi, ikincisi ise pembe oluşuydu. İnsanlık hali işte. Bazen öldürsen değişmiyor. Kaç kere kendi kendime söylemişliğim vardır dış görünüşe aldanma önemli olan iç güzellik diye. Şimdi de keşke pembesini alsaymışım diyorum. Tabii kitabı okuduktan sonra. Bana kalırsa Elif Şafak Aşk+Pembe ikilisini özellikle seçmiş olabilir. Sonradan çıkan gri kapaklının satışları da görünüşe daha fazla önem verenlerin sayısını mı belirtiyor acaba? Valla ben pişmanım. Bir daha yapmayacağım.
2 günde kolaylıkla okunabilen bir kitap. Ancak hafife alınması yanıltıcı olur. İki kurgu iç içe. Bana kalırsa sadece Mevlana Şems kurgusu bile yeterdi. Diğer kurguya gerek yoktu. Neden mi? Temel kurgunun 12. yüzyılda geçmesine rağmen mahalle baskısı altındaki toplum ilişkilerinin güncelliğinin yanısıra Şafak’ın kullandığı dil, anlatım sadeliği, basma kalıp tabirlerin seçimi, kitaba o kadar günümüze uygun bir tarz kazandırmış ki, bir de yüzyılımızda geçen başka bir paralel kurguya gerek yoktu derim. Peki kötü mü olmuş. Yo, hayır. Sanki bir üst kurmaca gibi. İki paralel kurgu iç içe. Tüm kitabı yazan Şafak’tan başka 12. yüzyılda geçen ana hikayeyi yazan yazar esaslı karakterlerden bir tanesi.
Kitabı değerli kılan başka bir özellliği de kişisel gelişim kitaplarını aratmaması. Ben ki o kitapları da severek okurum bir de roman gibi olunca aldığım keyfin ne kadar olduğunu varın siz tahmin edin. Şafak, Mevlana ve Şems felsefesinden yola çıkarak 40 kural kurgulamış. Her biri altın değerinde. Bazılarını da minik anekdotlar ile süslemiş. Her biri bilinen ama bir türlü uygulamayı beceremediğimiz şeyler. Özü: Kendini tanı. Görünüşe aldanma. Ön yargılı olma. Eşit davran. Ötekini dışlama. v.s. Öykü çok sesli. Bir çok karakterin ağzından tek bir olayı dinliyorsunuz. Bu karakterlerin anlatımları bir kaç tanesi dışında hep aynı üsluptan. Öyle ki bölümün başında kimin olduğunu okumazsanız, zaman zaman anlatım tazrzından çıkaramayabilirsiniz. Bu durumun başlangıçta ve bazı okurlarda akıl karışıklığına yol açmasına rağmen, Şafak tarafından 40 kural’ın daha belirgin bir şekilde ortaya çıkabilmesi için özellikle yaratılmış bir seçim olduğunu düşünüyorum. Çünkü Şafak daha önceki kitaplarında bunun aksini kanıtlamış bir yazar.
Kısacası hem zevkle okudum hem de kendime geldim. Secret’ı okumak ya da Dale Carnegie’den okumakla neredeyse eş diğer bir eser. Dale Carnegie’ye bir zamanlar çok büyük bir adam olduğunu söylemişler o da mütevazilikle şu cevabı vermiş. Benim fazladan eklediğim bir şey yok. Bu kurallar zaten her kutsal kitapta ezelden beri tekrar edilen kurallardır. Ben sadece günümüz koşullarına uyarlıyor ve güncel örnekler ile süslüyorum. Aşk’ta da aynı durum söz konusu. Hala bu tarz kitaplar yazılabildiğine göre varın siz tahmin edin insanlık olarak teknoloji dışında ne kadar ilerleme kaydetmişiz.
Az kaldı unutuyordum. Kitabın önemli özelliklerinden biri de varoluştan gelen başlıca korkulara özellikle de ölüm korkusuna gönderme yapması. Hayattan zevk alabilmek ve mutlu olabilmek için ölümü ölmeden kabul edebilmek ve her an bir saniye sonra yok olacakmışız gibi yaşamak. Bu aralar başka bir kitap daha okuyorum. İrvin Yalom’dan. Onun da şöyle bir çalışması var. Kanser hastaları ile yapılan bir anket sonucu, geçirilen en mutlu yılların ölümcül hastalığı öğrendikten sonra olduğu ortaya çıkmış. Biz ise toplum olarak ölümcül hastalığını yakınımıza, sevdiğimize söylemekten korkar ve bu mutluluğu ondan esirgeriz. Bunu bilerek mi yaparız? Tabii ki hayır. Bana kalırsa bilinç altı bencilliğimizden. Bir kere daha düşünmekte fayda var derim.
Reklamlar