>Bu yazıya fotograf bulmakta biraz zorluk çektiğim için böyle alakasız ama grafik olduğu için hoşuma giden bir su parkı oyuncağının bir parçasını yerleştirdim. Su parkına hiç gitmemiş olanlar için… tepe ortada görünen delikten hızla kayarak çıkan kişi içine girdiği huni gibi bir şeyin etrafında bir kaç tur attıktan sonra yine bu huninin ortasında bulunan ve fotografta malesef gözükmeyen bir delikten (huninin ağzı kabul edilebilir) havuza balıklama düşmektedir. İlk kez deneyenler için sırt üstü ve tepe taklak düşmek vaciptir. Daha sonra kişisel becerilerin derecelerine göre düşme anında kendini toparlayıp çivileme atlama tarzı ile düşmek kaydırağın keyfini çıkarmak açısından daha uygundur. Bunca senedir yaptığım gözlemler doğrultusunda bu oyuncakta bu düşme tarzını en çabuk kapan kişiler 7-12 yaş grubudur. Ben halen sırt üstü ve tepe taklak düşüyorum…

Şimdi anlatacağım çok başka bir şey. Proaktifliğin tanımı ile ilk defa, Stephen Covey’nin meşhur kitabı Etkili İnsanların 7 Alışkanlığını okuduğumda tanıştım. Öngörülü ol. Olacakları önceden tahmin et, önlemini al. Gibi bir şey. Gerçekte her insanın iç güdüsel olarak, gerek ön yargıların işlevi ile, gerek sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yer tabiri gereği bilinç altında yapmış olduğu ama bugüne kadar proaktiflik olarak adlandırmadığı bir şey. Altıncı hissi kuvvetli olmak bile denebilir. Ancak bu terim bazı şeyleri önceden bilebilmenin yanısıra önlem almak üzere harekete geçebilmeyi de ima eder.
Kiki 5-6 yaşlarında falandı. Ben o zamanlar iyi bir şirkette stres altında çok yoğun çalışıyordum. Hafta içinde Kiki’yi çok az süre hatta bazen hiç görememe durumları söz konusuydu. Zaman zaman hafta sonu mesailer yaptığım da oluyordu. Dolayısıyla bana kalan hafta sonlarını Kiki ile beraber değerlendirmek benim için çok önemliydi. Hep planlı programlıydım. Dakikası dakikasına. Anı değil, geleceği yaşardım. Geleceği düzgün planlayabilmek, tıkır tıkır gerçekleşmesini sağlayabilmek için o kadar zaman ve emek harcardım ki, o an geldiğinde yorgunluktan tadını çıkaramazdım. Dolayısıyla da her daim sinirliydim.
Şimdi ismini hatırlamıyorum. Bir çizgi filme gidilecek, planlamışım. Sinemayı hiç unutmam Suadiye Movieplex. Öncelikle belirteyim gideceğimiz film hedef kitlesi tarafından heyecanla beklenen bir film. Cuma günü vizyona girmiş. Biz de gişe önü kuyruklarında vakit kaybetmeden Cumartesi gününün ikinci seansına yer bulmak istiyoruz. Filmi çıktığı hafta sonu görebilmek çok önemli. Çünkü okuldaki herkes öyle yapıyor. Pazartesi okula gidildiğinde film hakkında görüş bildirmek, gidemeyenlere hava atabilmek prestij açısından önemli. Ondan daha da önemlisi Kiki çizgi film çok seviyor ve çok heyecanlı. Hemen gidip göremezse yerinde duramıyor. Planlı programlı bir anne olarak ben sabah erkenden telefon ile rezervasyon yaptırıyorum. O zamanlar henüz internetten bilet satışı başlamış değil. Film başlamadan yarım saat önce bileti satın almak lazım. Yoksa otomatik olarak rezervasyon iptal ediliyor.
Filmin başlamasına 45 dakika kala Kiki ile gişenin önündeyiz. Gişeci kız malesef yerleriniz iptal olmuş diyor. Bozuluyorum. Ama önemli değil, insanlık hali diye düşünerek, öyleyse başka bir yerden bilet alalım lütfen diyorum. Malesef hanımefendi hiç yerimiz kalmadı diyor, gişeci kız.
“Nasıl olur” diyorum.
“Rezervasyon iptal saatinden 15 dakika önce geldim. Rezervasyonunuz malesef iptal edilmiş ve başka da yer yok diyorsunuz. Bakın ekranda henüz satılmamış bir sürü yer var.”
“Ama onlar rezervasyonlu birazdan gelir alırlar, size veremem. Siz kenarda biraz bekleyin gelmeyen olursa alırsınız.”
İyice sinirleniyorum, betim benzim atıyor. Ancak adil bir çözüm bulmaya ve kendi haklarımı korumaya niyetliyim. Kiki yanımda sesini çıkarmadan bekliyor. Merakla konuşmaları dinliyor. Ama benim onun yüzüne bakacak halim yok. Bir anda ter boşanmış.
“Bakın, bir sürü rezervasyon varken neden sadece benimki iptal edilmiş anlamıyorum. Madem bir hata yapılmış. Bunun en adil çözümü şudur. Bana oradaki diğer rezervasyonlu yerlerden verirsiniz. Çünkü en erken ben geldim. Ve en son gelene malesef rezervasyonunuz iptal edilmiş dersiniz. Ya da o arada rezervasyon yaptırıp almaya gelmeyenlerden açılan yerler olursa ona da o yerleri satarsınız.”
“Böyle bir şeyi yapamam, haksızlık olur”
“Peki, bana yaptığınız haksızlık değil mi? Neden ben?”
Hiç ses yok. Bu arada arkada inanılmaz kuyruk birikmiş. Toplum psikolojisi beni kabahatli bulmuş. Konuyu anlamadan dinlemeden yüksek sesle ve türk kültürüne uygun bir davranışla bana hitaben değil ortaya ileri geri konuşup, bilmedikleri bir olay hakkında fikir beyan ediyorlar.
“Lütfen müdürü çağırabilir misiniz?” diyorum.
“Malesef siz kendiniz çağıracaksınız, benim işim var, arkanızda bir sürü kişi bekliyor”
“Bakın, ben müdür nerede bilemem. Ayrıca kuyruğun en önünde ben olduğuma göre öncelikle benim işimi yapmanız gerekir.”
“Müdürün odası şu ilerideki kapı, ama yerinde yoktur.”
“Peki nerede o zaman?”
“Bilmiyorum, içeridedir. Arayıp bulmanız lazım”
“Ben buradan ayrılırsam, rezervasyonumuz olduğu halde biz bu filmi bu seansta göremeyiz. Lütfen müdürü siz çağırır mısınız?”
Bu konuşma böyle ne kadar devam etti bilmiyorum. Her yolu denediğime yemin edebilirim. Bir müddet sonra, arkadan yükselen sesler iyice fazlalaştı. Bense sinirden pancar gibi olmuşum. Kendimi çaresiz hissediyorum. Ne yapacağımı, gişeci kızı bir an evvel bana biletleri vermesi için nasıl ikna edeceğimi bilemiyorum. Düşünemiyorum. Müdür daha aklı başındadır sorunu bir şekilde halleder, bir gelebilse diyorum. Görünürde kimse yok. Zaten 2 dk. daha geçse linç edilecek durumdayım. Etrafım sarılı. İşte o an kendimi kaybedercesine var gücümle bağırıyorum. Çığlığım yeri göğü inletiyor. Bir anda etrafım boşalıyor. Ve karşımda nereden çıktığı belli olmayan panik halinde elinde anahtarlar, cep telefonu Müdür bey beliriyor. Onu gördükten sonra o hızla kendimi durduramadığımdan bir kaç saniye daha çığlığıma devam ediyor ve sonra susuyorum. Her yerim titriyor. İçim sarsılıyor.
“Sorun nedir?” diyor müdür bey.
“Rezervasyon yaptırdığım ve vaktinden 15 dk erken geldiğim halde biletlerimin iptal olduğunu ve yer olmadığını söylüyorlar” diyorum.
Müdür bey gişeci kıza dönüp sert bir ifade ile
“Hanımefendiye biletlerini hemen verin.” diyor.
Biletleri alıyor ve anında gişe önünden uzaklaşıyoruz. O an gözüm Kiki’nin suratına takılıyor. O korku ifadesini unutmam mümkün değil. Beni daha önce hiç böyle görmemiş. Uzun süre kendine gelemiyor. Nasıl üzgünüm kelimelerle anlatamam. Şu an bile düşündüğümde o anda biletleri elde etmek için o davranışı yapmaktan başka çarem olmadığını hissediyorum. O anda yapılacak iki şey vardı. Birisi benim yukarıda size anlattığımı yapmak ve biletleri elde etmek. Kiki’yi dehşete düşürmek. İkincisi yenilgiyi kabul etmek, ertesi güne bilet satın almak ve hafta sonu programını tamamiyle değiştirmek ya da filmi görmeyi bir sonraki hafta sonuna ertelemek. Kiki’yi başka bir aktivite ile mutlu etmek.
O zamanki ruh halimle ikinci seçenek söz konusu değildi. Benim bu ruh halim uzun süre devam etti. Bu ruh hali derken planlarımın ve programlarımın bozulmasına tahammül edememeyi kastediyorum. Halbuki hayat öyle tesadüfi ki, beklenmedik şeyler her an her yerde karşına çıkabiliyor. Başka konularda, özellikle de iş dünyasında bir A planım, B planım hep olur. Ya da bazı şeylerden kolaylıkla vazgeçer onun yerine daha bile iyi sonuçlanan başka çözümler bulabilirim. Ancak hafta içinde yoğun çalışma saatlerinin yükü altında Kiki ile yeterince ilgilenememenin vermiş olduğu suçluluk duygusunun sanırım bu olayda parmağı büyük.
Sonuç olarak ne oldu? Ben yine, taa ki işten ayrılana kadar evdeki herkesin hayatını ve faaliyetlerini planlamaya ve programlamaya devam ettim. Hatta Kiki bana “polis” lakabını takmıştı. Ancak bu maceradan sonra film biletlerini hiç üşenmeden bir gece evvelden gidip gişeden bizzat satın aldım. Sonra bir gün farkına vardım ki, bu hayat benim istediğim hayat değil. İşte o zamandan bu yana evden çalışıyorum. Azla yetiniyorum. Ama daha huzurlu bir yaşantım var. Bundan böyle kimse de bana polis demiyor.
Reklamlar