>Dün akşam değişik bir şey yaptık. Hiç üşenmedik akşam akşam taaa Rumeli Hisarlarına kadar gittik. Boğaziçi Üniversitesi kampüsü içerisindeki Mithat Alam Film Merkezinde açık havada film seyrettik.

Boğaziçi Üniversitesinin yayını sinema dergisi Altyazı’dan geçenlerde bahsetmiştim. İşte o dergi de bu merkezden tasarlanıyor. Uzun zamandır adını duyardım ancak bir türlü gitmek fırsat olmamıştı. Bu yaz İstanbul’dayım ya, bari biraz etkinliklere katılayım hevesi ile biraz da yazın açık hava terasta film seyretme nostaljisi ile bu merkezin temmuz ayı Yol Filmleri etkinliğinin ancak sonlarına yetişerek yer ayırttım. Açıkçası teras biraz küçük olduğundan bir gün evvelden telefon edip rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Yoksa mümkün değil.
Boğaziçi Üniversitesi İstanbul’un en nadide mekanlarından biri diyebilirim. Hem doğa hem de mimari açıdan. Film 21’de başlıyordu. Benim tahminim filmi seyretmeye gelen bir kaç öğrenci olacağı yolundaydı. Ve ıssız bir kampüs hayal ediyordum. Ancak okulun bahçe kapısından girmemle birlikte çok yanıldığımı anladım. Hem gece, hem yaz ama okul kalabalık. Salonlardan birinde dans dersi alan neşeli bir grup bile vardı. Hatta çıkışta daha şaşırdım. Rumeli Hisarı kampüs önü Taksim meydanı gibiydi. Kız erkek öğrencilerle dolu. Kıpır, kıpır.
Mithat Alam Film Merkezindeki terasın samimi görüntüsünü çekmek istedim ama makinemin teknik özellikleri yetmediğinden pek başarılı olamadı. Mavi görünen yer ekran. 30 kadar kişi bir kısım tahta sandalyedeydik, bir kısım da yerlere konulmuş minderlerde. Ağaçlar altında. Hava serin. Bonus olarak da herkese şarap ikram ettiler. İster beyaz, ister kırmızı. Bundan iyi bir sürpriz beklenemezdi. Seyirciler öğrenciden çok kendi yaşıtlarımızdan gerçek sinema meraklıları olduğundan atmosferde ortak bir ilgi alanı paylaşan kişilerde olan o elle tutulmaz, gözle görülmez ve kendiliğinden alevlenen sıcak, samimi duygular, bir tanıdıklık hissi vardı. Aklıma Lyon’dayken sürekli gittiğim o küçücük Fourmi (Karınca) sineması geldi. Gişe yapmayan ama muhteşem filmler seyretmiştim.
Dün akşamın filmi Jack Nicholson ve Maria Schneider’in Michelangelo Antonioni’nin yönetmenliğinde birlikte rol aldıkları The Passenger-Yolcu filmiydi. 1975 yapımı Avrupa filmi. Film durgun. Hatta Kiki yarısında uyudu. Jack Nicholson çok genç. Maria Schneider’de keza. Çocuk suratlı. Sanırım geçenlerde remake yapıldı. Eminim çağımıza uygun bir şekildedir. Konu şu. Hayatın anlamını arayan ama bulamayan bir gazeteci. Gerillalarla röportaj yapmaya çöle gidiyor. Aksilikler nedeniyle yapamıyor. Kaldığı otelde arkadaş olduğu birisi kalp krizi sonucu ölünce onun yerine geçiyor. Kaçtığı şey kendi sıradan bulduğu hayatı. Hayatının anlamsızlığı. Yerine geçtiği kişinin uçak biletleri ve ajandasında yazmış olduğu yerlere giderek onun hayatını yaşamaya çabalıyor. Ancak adam silah kaçakçısı çıkıyor. Maria Schneider ile karşılaşıyor. Maria’da öğrenci ancak onun da hiç bir hedefi yok. Dolayısıyla Nicholson ile sürüklenmeye başlıyor. Sonunda silah kaçakçıları sözleşmeyi yerine getirmediği için Nicholson’ı bir otel odasında öldürüyorlar. Kıssadan hisse kendine bir kimlik ve hayatın anlamını arayan bir adamın hikayesi. Ne kendi olabilmeyi başarabiliyor ne de bir başkası.
Reklamlar