>Sakin bir pazar günü. Dışarısı çok sıcak. Tembel tembel evde oturuyor ve Mme Bovary’i okumaya devam ediyorum. Karakterlerin tezatlığını kurmada Flaubert’in üstüne yok. Bir de yapmış olduğu mecazlara bayıldım. Açıkcası koptum. Emma’nın kocası hakkında yeni evlilerken düşündüklerine bir bakın. Konunun özü bundan daha kısa ve net anlatılabilir miydi? Bir de ben bu lafları kocasının yüzüne doğrudan söylerken hayal ediyorum onu:

“Ulan Charles, kaldırım gibi dümdüz ve yavan bir sohbetin var. Bu kaldırımda pespaye giysileriyle geçip gidenlerse, insanda coşku, gülme ya da hayal kurma isteği uyandırmaksızın herkesin ağzına sakız ettiği bir takım basma kalıp düşünceler.” Tabii Flaubert bunu bu şekilde laubali yazmamış.
Bu kitabı okurken benim aklıma ise bir zamanlar bir kasabada yaşadığım sıralarda mecburiyetten bir müddet katılmak zorunda kaldığım, kadınlar arasında yapılan çeşitli günler, özellikle de altın günleri geldi. Bir iki gittikten sonra her seferinde bir bahane uydurmaya başlamıştım. O günleri bilenler bilir, seveni çoktur. Onlara bir lafım yok. Ama konuşulan konular sürekli aynıdır. Mutlaka birileri çekiştirilir. Ukalalık ve gösteriş yapılır. Bu da beni bayar. Yalnızlık çok daha iyidir. Ben de o zamanlar zamanımı geçirmek için Can Yayınlarının tüm kitaplarını taksitli almıştım. Zaten yeni kurulmuş bir yayınevi olduğundan en fazla 200 tane falan kitabı vardı. Sonra da hepsini birer birer keyifle okuyup bitirmiştim.
Mme Bovary’de de Flaubert, konunun özünü taaa en baştan net bir şekilde koymuş. Davul dengi dengine. Okumuş, bilgili, görgülü, hayalleri olan, entellektüel, açık görüşlü bir kızın, ne işi var kendini doktor sanan ve ot gibi yaşayan bir sağlık memuru ile. Henüz kitabın başındayım. Şimdilik özet mesaj bu. Daha sonraları işin içine öylesine karmaşık ilişkiler girecek ki… İşin içinden çıkılmaz hale gelecek. Konuyu bilmek okuma zevkinden en ufacık bir parça bile yok etmiyor. Yine aynı keyifle ama bu sefer başka detaylara odaklanarak okuyorum.
İki kişi tanıdım. İki kız arkadaşım. İkisi de üniversite mezunu. Biri Amerikan Dili ve Edebiyatı. Diğeri İngiliz Dili ve Edebiyatı. İkisi de, ayrı zamanlarda, bindikleri taksilerin şöförlerine aşık oldular. Ve evlendiler. Yapılan mesleğe hiç bir sözüm yok. Ancak eşler, her ikisi de zar zor orta okulu bitirmiş ve kendilerini geliştirmeyen insanlardı. Ama yakışlı ve alımlıydılar. Benim arkadaşlarım ise zamanı geldiğinde sıcak ve samimi bir ortamda edebiyat, sanat, felsefe, sosyoloji, psikoloji üzerine konuşup, tartışıp, fikir üretmekten hoşlanan, zamanı geldiğinde ise çılgınlar gibi eğlenen insanlardı. Bir müddet işler iyi gitti. Her ikisi de ailelerine meydan okumaktan mutlu ve gururluydular. Hatta aşık olup evlendikleri kişiler için kendi sevdikleri arkadaş çevrelerinden bile uzaklaşmayı rahatlıkla göze almışlardı. O derecede fedakarlardı. Her ikisinin de birer oğlu oldu. Her ikisi de tekme tokat dayak yedi. Her ikisi de, neredeyse ölümü göze alıp evden kaçtı. Uzun mücadelelerden sonra şimdi biri bekar yaşamına devam ediyor ve bir daha asla evlenmem diyor. Diğeri ise başka biriyle evlendi ve ikinci bir çocuğu daha oldu. En son vapurda karşılaştım. Bu seferki evliliğinde şiddet olmadığını ama yine aynı hatayı yaptığını söylüyor. Eşiyle hiç bir konuda konuşamadığını anlatıyor.
Bense diyorum ki, kişi kendisini tanımalı ne istediğini bilmeli. Sonra da karşısındakini tanımayı öğrenmeli. Ama bir yandan da diyorum ki, aşk bu, öylesine bir kimya ki, bir anda gözleri kör ediyor. Başka bir arkadaşım daha var. Onların evliliği uzaktan göründüğü kadarıyla dengi dengine… Ama o da iletişim kuramamaktan dertli. Hiç bir şeyi paylaşamamaktan, eşinin bencilliğinden şikayet ediyor. Çocukluğundan beri onu tanıyan kız arkadaşları, ben sonradan tanıştım, geçenlerde şunu demişler: ” Kızım bu adam sen evlenirken de aynen böyleydi, ama sen o zamanlar bunları ne görmek ne de duymak istiyordun.”
Reklamlar