>

“Önden üçüncü sıra, baştan beş koltuk boş bırakın. İyi seyirler.”

“Teşekkürler” deyip Nesim ile yerimize doğru ilerlemeye başladık. İnsan büyük konuşmamalı. Hele ben hiç. Bu kaçıncı.

Hemen bir örnek vereyim.

“Ben bu oyunu bir daha seyretmem” demiştim.

Al işte, Nesim’in kolunda kasım kasım kasılarak koltuğuma oturmaya çalışıyorum. Zavallı Nesim’in bir şeyden haberi yok. Baş rol oyuncusu benim eski kırıklardan desem. Bir anlam ifade eder miydi onun için. Belki de umursamazdı. Ben nasıl sevmiyorsam eskilerden konuşmayı, belki o da bana bahsetmez eski sevgililerinden. Gıcık olurum anında kırıklarını anlatanlara. Tamam anladık işte, çok popülersin. Hiç boş kaldığın olmuyor. Hatta arkandandan çok ağlıyorlar. Hepsini biliyorum. Hep aynı hikaye. İster misin ben de sana benimkilerden bahsedeyim. Hatta yatakta nasıl olduklarını tüm detayıyla anlatayım. İster misin ha? İster misin?

Nasıl da böyle çabucak hikayeler yazabiliyorum kafamda. Olasılıklar üzerinde tartışıyorum. Kavga ediyorum. Sıra ağzımı açmaya gelince ise süt dökmüş kedi gibiyim. Munis. İçten pazarlıklı. Sinsi sinsi ilerliyorum. Planlar yapıyorum. Farkında olmadan. Bu akşam burada olmamız tamamen benim suçum. Tamam. Ne biletleri ben aldım, ne de ağzımdan oyunla ilgili bir şey çıktı. Ancak engel olabilirdim. Ben o oyunu gördüm, gitmeyelim diyebilirdim. Ama yok. Hiç sesimi çıkartmadım. Kibar kibar gülümsemekle yetindim. İlla gidilecek, eski sevgiliye hava atılacak.

“Canım, iyi ki gelmişiz.” Kolumu koluna geçirerek, ona doğru iyice yaslandım.

“Daha dur, yeni başlıyoruz. Gece için müthiş planlarım var.”

Nesim son günlerin piyangosu gibiydi. Serap’ın evindeydik. Doğum günü vardı. Kapıdan içeriye girdiği anda gördüm. Şimdiye kadar birlikte olduklarımın aksine düzgün, yakışıklı, aklı başında bir hali vardı. Gülünce sevimli oluyordu. Gülmediğinde ise yüzünü hayranlıkla seyretmek isteği doğuyordu içime. Hemen anladım. Yanındaki kıza kapıyı açıp yol verenlerdendi. Benimkilerse aksine aynı anda geçmeye kalkar, kapıda sıkışır kalırdık. İtişme sonucu kim galip gelirse, önce o girerdi içeriye.

“Oyun başlamak üzere. Lütfen yerlerinizi alınız. Cep telefonlarınızı…”

Perde açılmak üzereydi. Bir anda pişmandım. Nesim’e engel olmadığım için. Pekala sinemaya da gidebilirdik. Nesim beni sakinleştiriyordu. Yanında huzur buluyordum. Sanatçı bozuntusu ise tüm duygularımı ayağa kaldırıyordu. İyi duygular olduğunda sorun yoktu, ama diğerlerinde kıyametler kopuyordu.

“Ne bu kıskançlık. Kaç kere söyledim sana, Zeynep benim rol arkadaşım.”

“Hadi canım, sende. Rol arkadaşınmış. İnsan rol yaptığı kıza öyle numaradan, aşık gözlerle bakar mı? Ben şimdi başkasına öyle baksam?”

“Kızım, biz oyuncuyuz. Gerçekçi olsun diye, iyi rol kesiyoruz. Sen de kalkmış bile bile kıskançlık yapıyorsun. Bu bizim ekmek paramız.”

“Sevsinler. Rol icabı falan diyorsun ama, sen bana hiç öyle bakmadın. Belki ilk günlerde. Yatağa atana kadar.”

“Sen de dünden hazırdın. Yalvardım sanki sana.”

“Aman iyi ki bir iki dizide rol aldın yani. Hemen Hollywood yıldızı oldun. Gerçekçi rol yapıyormuş. Sen onu benim külahıma anlat. Bal gibi iş atıyorsun işte kıza. Her gece, içine düşeceksin neredeyse. Ben de ne diye gelip seyrediyorsam.”

Altı kişilik küçük bir ekiptiler. Benim eski kırık, esas çocuktu. Zeynep ise esas kız. Perde açılır açılmaz burun buruna gelecektik. Üçüncü sıradayız. Birbirimizi görmemenin imkanı var mı? Hiç bir şeyden haberi olmayan Nesim’e, ondan kuvvet almak istercesine biraz daha yaslandım.

Işıklar söndü. Perde açıldı. Bir evin içi. Stüdyo. Amerikan tarzı. Tek oda. Banyo, tuvalet hariç. Sağ tarafta iki kişilik yatak. Solda bir kanepe. Yerde yastıklar. Duvarlarda tablolar. Bir kenarda duvara dayanmış asılmayı bekleyenler. Birazdan tam karşıdaki kapı açılacak. Sabah koşusundan dönen Gökhan içeriye girip kendini yatağa atacak. Yatakta Zeynep. Hala uyuyor.

İşte o an. Gözlerimizin birbirini bulduğu. Zamanın durduğu. Tam bir sessizlik. Koskoca salonda Gökhan’la yalnızız sanki. Kalbim yerinden fırlayacak. Dizlerimden aşağısını hissetmiyorum. Neyseki oturur durumdayım. Sahnedeki telefonun çalması ile büyü bozuluyor. Üç aylık unutma çabasının boşuna olduğu hissediyorum. Hiç bir şey değişmemiş. Sahneye fırlayıp Zeynep’i tekme tokat yere atmak ve onun yerine yatağa geçip uzanmak istiyorum. O hırsla Nesim’e biraz daha yanaşıyorum. Başımı omzuna koyup, hülyalı gözlerle oyuna konsantre olmaya çalışıyorum. İçimden Gökhan farketmiştir muhakkak diyorum.

“Fıstığım, uzun zamandır yoktun ortalıkta. Bak erkek kısmısını böyle boş bırakmaya gelmez. Tüm işini gücünü bırak, yine eskisi gibi her gece gelmeye bak.”

Tuvaletçi Figen abla. Ara olmuş. Sinirden tuvalete koşmuşum. Gülümsüyorum. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Figen abla biz onunla kavga ettik, ayrıldık desem. O başkasını seviyor. Ben de başka birisiyleyim, desem. Dilim varmıyor. Madem öyle, o zaman ne diye dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyorsun demez mi? Şu koca şehirde başka oyun mu yok görecek. Üstelik de her bir repliğini ezbere bildiğin bir oyun… Evde Zeynep rolünü defalarca üstlendiğin…

“Çok sıkıştım Figen abla, dur şimdi geliyorum yanına.”

Dar attım kendimi içeriye. Oh be… Hiç aklıma gelmemişti bu durumlara düşeceğim. Klozetin üzerinde kıpırdamadan oturdum. Dışarı çıkmaya cesaretim yok. Sonra baktım iyice kalabalık olmaya başladı. Dışardakilerin sabırsızlanmaları üzerine, kapayı yavaşça araladım ve Figen ablaya görünmeden sıvışıverdim.

“Canım, oyun çok baydı beni. İkinci yarıya kalmasak.”

“A-ah, nasıl olur? Hiç mi beğenmedin? Ne zamandır kapalı gişe oynuyor.”

“Üff. Ne bileyim? Hayal kırıklığına uğradım desem.”

“Ben oyunu çok tuttum. Hadi kalalım, kırma beni. Çıkışta telafi ederiz.”

Oof, Nesim, of. Nasıl söylesem şimdi buna. Oyun boyunca her dakika, benim oynamam gereken bir rol sanki cebren ve hile ile elimden alınmış gibi hissettim desem. Bir de senin yüzünden sonuna kadar seyretmek zorunda bırakılıyorum, desem. Anlar mı beni? Anladı diyelim. O zaman benimle ne işin var senin demez mi? Hesapta unutturacaktın bana her şeyi, silecektin yaralı geçmişimi. Öyle planlamıştım, ben.

Ara bitmek üzere. Herkes salona dönüyor. Biz en arkadayız. Söyleyecek bir şeyim yok. Kös kös Nesim’in koluna giriyorum, içeri yöneliyoruz. Birden omuzumda bir el hissediyorum. Büfeden Necati. Bir kağıt uzatıyor bana. Gizli gizli. Hemen alıp, avucumu sımsıkı kapatıyorum. Uçup gitmesinden korkuyorum. İçimde tarifi imkansız bir sevinç. Farkedilmenin hoşluğu. Kesin küfrediyordur bana. İyice saçmaladım. Neredeyse sövüp saymasını bile özledim diyeceğim.

“Nesim, tuvalette makyaj çantamı unutmuşum. Sen içeri gir. Hemen geliyorum.”

Korkuyla kağıdı açıyorum. ROXY. Tek kelime. Başka hiç bir şey yok. Her zaman kısa ve öz olmayı bilmiştir zaten. Ahlaksız. Demek kıskandı diyorum. Oh, işte. Bir anda Nesim, yine gözüme güzel gözüktü. İyi ki kalbini kırmak pahasına dışarılara sürüklememişim. Keyifle gidip yanına oturdum. Gökhan’a olan nefretim giderek kabardı. Git sabaha kadar bekle bakalım, dedim içimden. Gözün kapılarda kalsın. Geleceğimi zannediyorsan yanılıyorsun. O köprünün altından çok sular geçti.

Sensiz, mutluyum ben, mutlu.

“Güzel oyunmuş.” dedi Nesim. “Sen hiç mi beğenmedin?”

“Eh, işte. Oyun güzel olmasına güzel de, çok yeni yetmelerdi hayatım. Tecrübesiz oyuncular. Televizyon gibi değil ki sahne. Her şey çok sırıtıyor. Biraz sıktı doğrusu. Neyse biz geceye odaklanalım.”

“Roof’ta yer ayırttım. Baş başa, ikimiz. Bir de sürprizim var sana.”

“Seni tanıdığıma o kadar mutluyum ki, Nesim. Muhteşemsin. Bir ara Roxy’e de uğrayalım mı? Ne olur? Çok istedim birden bire.”

Sibel Kaçamak

İstanbul, Temmuz 2009