>Geçen mayısta hamsterlar evimize geldiğinden bu yana bir hamster affair hikayesi tutturduk gidiyoruz. Hem bir tek ben değil, evdeki herkes onların başında. Öyle şekerlerki, kendilerini zorla da olsa sevdirdiler. Dün akşam yine onların başındayız, bir an gözüm kediciklerimize ilişti. Kendi hallerinde, uyuşuk makam, koltuğa yatmışlar bize bakıyorlar. İçim bir fena oldu. Eve yeni bir kardeş geldiğinde de bütün ilgi ona yüklenir, diğer büyük çocuk, abi ya da abla olan bir kenarda sessiz kalır ya, işte aynı o durum.

Kiki’nin kardeşi yok. Ben anne olarak böyle bir durum ile hiç karşılaşmadım. Sevgi eşit bölünür mü? Ya da daima tercih edilen bir kardeş olur mu ? Bu duyguları bilmiyorum. Ancak kime sorsan “aaa, olur mu hiç, anne kalbi ayrım yapmaz, herkese yetecek kadar yer var orada” cevabını alırsın. Ama derinlerde bir yerlerde eminim ki, ayrımcılık orada da var. İnsanlık hali bu. Davranışlara yansımayabilir. Gel gelelim, bu konu tabu. Kimsenin kendine bile itiraf edemediği.
Aklıma eskilerden Merly Streep’in meşhur Sophie’nin Seçimi filmi geldi. Kısaca şöyle, film nazi Almanya’sında geçer. Sophie’nin biri erkek, biri kız iki çocuğu vardır. Seçim yapmasını isterler. O da oğlunu seçer. Kızını toplama kamplarına gönderir. Gerçi bu film çok kötü, fena bir film. Oğlunu seçmeseydi de kızını seçseydi ne olurdu? Sophie’de film boyunca kendisine onu sorar. Buradan çıkarılan başka bir sonuçta gerçekte özgürlüğün pek de iyi olmadığı. Naziler Sophie’yi, seçim yapmakta özgür bırakmışlardır. Bu seçimin sorumluluğu Sophie’nin geride kalan bütün hayatını etkiler. Halbuki Nazi subayı özgürlüğünü kısıtlayıp, bu seçimi kendisi yapsa ve Sophie’nin herhangi bir çocuğunu alıp, diğerini ona bıraksaydı… Tabii ki, Sophie’nin içi çok daha rahat olacaktı. Kaderine boyu eğecek, yasını tutacak ondan sonra da hayatına devam edecekti.
Bu özgürlük konusu böyle bir şey işte. Sorumluluğu çok fazla. O yüzden değil midir ki, seçim yaparken hep birilerine fikir danışırız. İçimiz rahat olsun. Sorumluluğu paylaşalım. Ne olur, ne olmaz. Yönetme olgunluğuna erişmedikçe kişi, özgürlük başına bela.
Bu böyle uzun bir parantez oldu ama, bazen yazmaya başladıkça sürüklenip gidiyorum. Blog yazma işini sevmem de, tam bu yüzden, plan yapmak, giriş, gelişme, sonuç ayarlamak durumunda değilim. Çala kaşık yazıyorum. İçimden geldiği gibi. Konuya dönersek, kedilerin öyle mahsun mahsun bize baktığını görünce işte bir garip suçlu hissettim kendimi.
Yine hamsterlara dönüyürum. Babayı tecrit etmiştik ya, yavrular büyüdü, baba da tek başına depresyona girdi diye üzülmüştük. Şimdi, yine hepsini aynı kafese doldurduk. Bir de görseniz, babanın durumu çok felaketti. Uzun süreli yalnızlıktan öyle dolmuş, öyle dolmuştu ki, karnının alt kısmına iki büyük balon yerleştirilmiş gibiydi. Dayanamadık valla. Yandaki fotografta görülen baba. Boz renkli olan. Aslında kameraya almak varmış ya… Bu da bir fikir, belki ilerde belgeselci oluruz. Baba kafese girer girmez, yavruydu, yetişkindi demeden tüm dişilerin üzerine saldırdı. Dişiler çil yavrusu gibi etrafa kaçıştılar. İlk gün bir olay olmadı. Ama ertesi günden sonra babanın yaşadığı mutluluğu görecektiniz. İşin garibi anneden yüz bulamadı. Yavrulardan biri ile işini halletti. Önceleri kendimi kötü hissettim. Sanki ben zorlamışım, ara buluculuk yapmışım gibi geldi. Pişmanlık ve suçluluk duygularım kabarıyordu ki, dişi yavrunun babaya ne cilveler yaptığını gördüm. Arkasından sırtına atlamalar, aniden önüne çıkıp yatmalar. Gerçekten kameralıktı. Şimdi yeni yavruları bekliyoruz. Bakalım kaç tane olacak bu sefer? Yine soruyorum, yavru isteyen yok mu? Ne yapacağız biz bu yavruların hepsini? Babayı ayırmayalım tüm yavruları birer birer yesin diye bir fikir var… Göz göre göre bu katliama dayanabilir miyiz?
Reklamlar