>

Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sını sonunda okudum bitirdim. Epey oldu ama, bir türlü elim varmadı hakkında yazmaya. Beğenmediğimden değil, aksine çok beğendim, keyifle okudum. Arada düşüncelere daldım, yazdım. Bugüne kadar neden sadece filmi ile yetinmişim ve kitabını okumamışım anlayamadım. Seneler önce kitabını okuyunca Rüzgar Gibi Geçti için de aynı şeyleri hissetmiştim. Kitapları filmlerden daha fazla sevdiğim bir kere daha kanıtlanmış oldu.

Amacım klasikleri övmek, tavsiye etmek değil. En azından kendimden biliyorum ki, bu klasikler insanı ürkütüyor. Klasiklere yapılan tepki, kelimenin biraz da çağ dışılığı ima ettiği anlamından kaynaklanan bir his mi yoksa belirli bir kesime yapılan bir başkaldırı tarzı mı ya da belki de, tamamiyle başka bir neden. Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim ki, klasiklere senelerce gerektiği önemi vermediğim için pişmanım.

Klasik kelimesinin günümüzün modern insanını rahatsız etmesi sadece bizim toplumumuza özgü değil. Global bir durum. Bazı alanlarda, özellikle de moda, saç modası, mimari gibi sektörlerde, içinde olumsuz bir takım hisler barındıran bu kelimeyi, daha çok yılların etkisine rağmen dün gibi ayakta kalmış anlamına gelen “vintage” kelimesi ile değiştirdiler. Şarap gibi yıllanmış. Yıllandıkça değeri ve güzelliği artmış demek. İşte bazı kitaplar da bu kelime ile adlandırılırsa, belki de onlara yanaşma korkumuz kalmaz.

Ne de olsa Tolstoy’un Anna Karenina’sı da diğer klasikler gibi, yıllar geçtikçe değerinden ve güncelliğinden kaybetmeyen yapıtlardan. Tolstoy’un dile hakimliği, anlatımın sadeliğine rağmen zenginliği, kullanılan benzetmelerin yerindeliği ve okuyucuda yaratmış olduğu etki kitabı okunmaya değer kılan unsurlar. Yazarın topluma vermek istediği mesajların yanısıra kitaptaki karaterler çiftler şeklinde. Kişinin aynaya yansıyan tersi gibi. Her bir karakter kendisinin zıttı düşüncelere sahip başka bir karakter ile eşleşmiş. Kitap farklı bakış açılarını, fikir çatışmalarını ortaya koyduğu için iyice zenginleşmiş. Sonuç olarak toplum baskısı sen nelere kadirsin. Toplum baskısından daha da güçlüsü, bu baskı altında kişinin kendi kendine koyduğu sınırlamalar, gurur…

Bu vintage kitaplardan benim korkma nedenim onları okumama rağmen anlayamayacağımı zannetmektendi. Çok ağır bir dille yazılmış, uzun cümlelerden oluşan, ağdalı uslupları olan, konularının ulvi, felsefi ya da ilahi bir takım şeyler olan kitaplar sanırdım. İlk okuduğum klasik Thomas Mann’ın Buddenbrook Ailesi’dir. Dedemin hatırını kırmamak için, tavsiye ettiği, hem de 2 cilt olan kitabı okumaya başladım. Okumaya başlayınca ön yargılarımda ne kadar aldanmış olduğumu anladım. Sonra bir çırpıda bitirdiğimi hatırlıyorum.

Bir kitabı okuyup okumama kararı verirken, sayfa sayısı da bir zamanlar benim için önemliydi. Bir kaç ciltlik kitapların, 900 sayfa ve üzeri olanların hiç şansı yoktu. Şimdi ise Anton Çehov’un 8 ciltlik tüm öykülerini okumaya hazırlanıyorum.

Sanıyorum, bu tür vintage kitapları okumanın herkes için ayrı, bir geçerli zamanı var. Kimisi çok erken yaşta başlıyor. Keyifle okuyor. Kimisi için benim örnekteki gibi belirgin bir olayın olması gerekiyor. Kimisi de kendisini hiç hazır hissetmiyor. Şöyle de bir durum var ki, bir kere bulaştı mı insan, bir daha vazgeçemiyor.

Reklamlar