>Bu aralar hayatım, kitaplar, yazı, çeviri, yemek ve arkadaş ziyaretleri arasında geçiyor. Arada bir sinemaya gidiyor ve televizyon seyrediyorum. Evde hemen hemen herkes kitap okur. Ancak kişisel tercihlerimiz farklı. Eşim komplo kitaplarına bayılır. Kiki bu yaz vampirli kitaplara merak sardı. Şahsen onun okuma hızına sahip olmayı isterdim. Hızlı okumasına rağmen anlayarak okuyor. Ben de hızlı okurum ama sonradan sorsalar ne yazıyormuş hadi anlat diye. Kesinlikle anlatamam. Çünkü aklımda hiç bir şey kalmamıştır. Okuduklarım hiç bir yere kayıt edilmeden geçer gider. Belki de beyin ve göz bağlantısı çok ince bende. Kiki bu hızlı okuma özelliğini babasından almış olmalı.

Başka bir şey yazmayı planlıyordum ama bunu anlatmadan geçemeyeceğim. Okul yıllarında üniversiteyi bile bitirebilmiş olmama rağmen derslere karşı hiç ilgi duymadım. Neden bilmiyorum. Sınıfta hep aklım başka yerlerdeydi. Hayaller içinde yaşardım. İlkokul karnelerimde, çoğu kişilerinkinin aksine pekiyiler yoktur. Hatta evdekilere yönelik bir sürü yorum, tavsiye vardır. Orta okula geçtiğimde kendime başka bir yol buldum. Nasıl oldu bilmiyorum ama beynimi ikiye ayırdım sanki. Bir kısmı sınıf içerisinde olanlara yüzeysel bir şekilde ilgi duyarken, asıl bana ait olan kısmı, eskisi gibi hayallerine devam etmekteydi. Dış görünüşüm itibariyle öğretmenler sınıfta olmadığımı düşünürler ve kontrol etmek için ani sorular sorarlardı. Cevabı alınca da susup otururlardı. Ancak bu durum bana sadece anlık çözümler sağlardı. Derste sorulara cevap verip, sonradan sınavlarda çok kırık not alabiliyordum. Ya da bir gece evvelden konuları ezberleyip, yazılı da en iyi notu alıp, bir hafta sonra sözlüde sanki o konuları ilk defa duyormuşum gibi sus pus olabiliyordum. Öğretmenlerin bu durumum için evdekilere şikayet ettiklerini gayet iyi hatırlıyorum. Sizin çocuğunuz çok dengesiz, ne olduğunu anlayamıyoruz şeklinde. Bizimkilerin yaklaşımı neydi vallahi onu hatırlamıyorum. Ama sonuç hala hiç değişmedi. Bugün bile en derin konsantrasyon sağladığım konular çok enderdir. Alışmış, kudurmuştan beterdir misali. Varla, yok arası bir yaradılışım var.
Bunun bana ne faydası var? Sevmediğim işlerde çalışıp, hiç ilgimi çekmeyen toplantılara katılmak zorunda olduğumda, yapmak istemediğim, sıkıcı ve uzun görüşmeler, ilgimi çekmeyen sosyal ortamlarda bulunmak mecburiyeti doğduğunda hep bu sistem devreye girer. Beni büyük sıkıntılardan kurtarır. Ancak bunun tek dezavantajı geriye hiç bir kanıtın kalmamasıdır. Uzun zaman hafızamın pek iyi olmadığına inandım. Ama sonradan baktım ki, hatırlamak istediğim ya da öğrenmek istediklerimi bal gibi aklımda tutabiliyorum. İyi mi, kötü mü bilemem ama işte ben böyleyim.
Gelelim dün akşamki polisiye dizilere. Komplo kitapları okumayı pek sevmiyorum ama, film ve dizisi olunca, eğer oyuncular da hoşuma gidiyorsa, ayla bayıla seyrederim. Fakat evde bu tür kitapları çok okuyan biri olunca, bu dizilerin sonunda ne olacağını daha en başından bilip söylüyor. Yine de seyretmenin tadı kaçmıyor. Hatta daha güzel sohbet oluyor.
Anna Gavalda’nın kitabını okumaya devam ediyorum. Gavalda, hediye işine takmış sanırım. İlerleyen safhalarda bu konu yine karşımıza çıktı. Karakterlerden biri uzun zamandır görmediği ailesine elinde hediyelerle ziyarete gidiyor. Paketleri alıp açmadan içeri odaya koyuyorlar. Olaya şahit olan komşunun oğlu, sonradan neden hemen açmadılar diye soruyor. Cevap ise “bilmem, belki Noel’i bekliyorlardır açmak için” oluyor. Kitap akıcı ve sürükleyici. Kolay okunuyor. İlk sayfalardan itibaren merak ön planda. Anna Gavalda’yı sevenler için tavsiye edilir.
Reklamlar