>Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım. Yazmadığım sadece blog değil. Şu ana kadar geçen sürede alışveriş listelerinden başka hiç bir şey yazmadım. Onları da çıkarken evde unuttuğum için bir müddet sonra liste yapmaktan da vazgeçtim. Peki küstümde mi yazmıyorum? Hayır. O zaman yazacak bir şey bulamadığımdan mı yazmıyorum? O da değil. Öyleyse çok işim var da ondan dolayı mı yazmıyorum. Malesef o da değil. Evet, çok işimin olduğu doğru ama yazmamaya sebep teşkil etmiyor. Dolayısıyla nedenini bilmiyorum. Artık önemi de yok. Çünkü yeniden yazmaya başladım.

Geçen süre zarfında bir sürü şeyler oldu. En önemlisi de şikayet etmekten vazgeçtim. Hayatı geldiği gibi kabul edip yaşamaya başladım desem pek de inandırıcı olmaz. Biliyorum. Ama buna GERÇEKTEN niyet ettim. Ve dolayısıyla da herşeyi doğal akışına bıraktım. Zaman zaman, hatta çoğunlukla bu akışa çomak sokmakta olduğumu farkedip kendimi yeniden toparlıyorum. Bu durum nasıl mı oldu? Her şey bir Lap Top parçası ile başladı.
Lap Top’umun bozuk olduğunu ve bir türlü yaptıramadığımı ve yeni bir tane de alamadığımı siz dahil bütün evren biliyor. Takmıştım. Kızmıştım. Sinirlenmiştim. Tüm aksiliklerin benim başıma geldiğine inanmıştım. Zaten ilk lafım “bir bu eksikti” demek olmuştu. Sonra, yeni bir lap top alabilmek için hani neredeyse sokağa çıkıp önüme mendil açmaya kadar (artık mendil açılmıyor pardon bu çağda mendil satılıyor) çeşitli projeler ürettim. Nafile. Hiç bir işe yaramadı. Yine lap top’um yok. Şimdi ise bu durumu kabullenmekten başka çarem olmadığını düşünüyorum. Lap Top’um yok. Lap Top’um olmayacak. Lap Top’suz da yaşayabilirim. Lap Top’suz yaşamayı kabul ediyorum. Hatta Lap Top’suz yaşamaya niyet ediyorum. Lap Top’suz yaşamı seviyorum. Lap Top’um olmadığına şükrediyorum. Son cümle pek inandırıcı olmadı değil mi? Ama ister inanın ister inanmayın öyle. Çünkü bana bir şekilde Lap Top olmadan da başımın çaresine bakabilmeyi öğretti.
Bir de küçüklüğümden beri şuna dikkat etmişimdir. Ben bir şey isterim, tuttururum, asla olmaz. Ne zaman ki unuturum, o isteğim aklımın köşesinde bile kalmaz. İşte o zaman mucize gibi sürpriz bir şekilde arzularım yerine gelir. Demek ki sürprizleri sevdiğimi ben dahil tüm evren biliyor. Yani sorun yok. Dolayısıyla işte böyle her şeyi oluruna bıraktım.
İkinci olay ise şikayet etmekten içim bulandı. Sabah kalkıyordum. Hatta daha kalkmadan, “yaa yine mi sabah oldu kalkmak lazım” ile başlayıp. “Ay hava bugün ne sıcak” ya da “of ne bulutlu bir hava”. “Nem oranı yüksek. Oram ağrıyacak, buram sızlayacak. Şimdi yüyüyemem çok terlerim. Pazara çıkamam uzak. Araba kullanamam trafik. Öğlene ve akşama ne pişirilecek? Öf okumak zorunda olduğum bir sürü kitap var. Öf çeviri bitmedi. Öf çocuğun okul taksidi geldi. Öf bu apartman üzerimize yıkılacak. O bana bunu dedi. Bana niye öyle dedi. Beni terketti. Beni aldattı alçak herif. Aldatan terkeden yok, merak etmeyin lafın gelişi söylüyorum. Elektriğe yine zam gelecekmiş. Hava da, çevre de çok kirlendi. Ay insanlar birer birer kanser oluyor, ay domuz gribi kapıda. Derken bir sürü şikayet, şikayet. Yaşayamaz hale geldim.
Sonra şunu farkettim. Ben şikayet ediyorum ve etrafımda da bir sürü şikayet eden var. Ve biz hepimiz bir araya gelmişiz eğleniyoruz, rahatlıyoruz zannediyoruz, hatta sosyalleşiyoruz aman ne güzel diyoruz. Ama aslında hepimiz her zaman ve her şeyden şikayet ediyoruz. Başta da belirttiğim gibi bir an içim bulandı. Evden dışarı çıkmaz kimseleri görmez, kimseleri çekemez oldum. Aslında kendimi çekemiyordum. Bahane olarak da işim var, bana dokunmayın dedim. Baktım olacak gibi değil. Attım kendimi sokağa. Ve sonunda şunu buldum. İşte buraya da yazıyorum kocaman harflerle.
Benim bir şikayetim yok, kimsenin de şikayetini duymak ve dinlemek istemiyorum. Kötü gün dostu olmak da istemiyorum. Kötü gün dostu görmek de istemiyorum. Yaşasın iyi gün dostları. Dünya başıma mı yıkılacak, hele bir yıkılsın o zaman bakarız çaresine…
Reklamlar