>Elimdeki işi bitirene kadar cezalıyım yazı yok, okuma yok dedim, dedim ama yapamıyorum işte. Aklıma takılıp duruyor. Öyle olmasındansa en azından yine yazayım ama bu sefer kendimce mükemmeliyetçiliğe kaçmadan bu işi kotarayım istedim. Şunu söylemek istiyorum ki bugünden itibarenki gönderilerin fotografları yazılarla uyumsuz olabilir. Yazılar baştan savma olabilir. Parmaklarım nereye götürüyorsa onu yazacağım günlük haberin olsun. Bizimki kafayı sıyırdı deme sonra. Benim yaşımda kafa sıyrılmaz.

Eylül doğumluyum ben. En sevdiğim aydır. Sonbaharın hüznünü, yağmurunu sessizliğini, yapraklarını, renklerini severim. İçime neşe dolar. Gökyüzü ile denizin rengi ufukta birleşir, bütün olur. Hangisi nerede başlar, nerede biter anlaşılmaz. Bütün sene bu ayı bekler dururum güzelliklerini içime depo edebilmek için. O kadar kısadır ki, göz açıp kapayıncaya kadar biter. Yaşadığım şehri çok seviyorum. Başka yerlere gidip yerleşmek gibi de bir düşüncem yok. Zaman zaman eğilimler göstermiş olsam da içimin bunaldığı zamanlara denk geldiğini bildiğimden susup oturdum. Sanki gideceğim yere içimdekileri de bagajıma koyup götüreceğimi bilmiş gibi… Ama birisi deseki gel bak şu ülkede mevsim her daim eylül. İşte o an belki de toplanıp gidebilirim.
Bazen de eylül ayı sıcak ve güneşli geçer. Gökyüzü sonbaharı atlayıp doğrudan kışa geçiş yapar. İşte o seneleri hiç sevmem. Kendimi dışlanmış, yok sayılmış hissederim. Niye şimdi bütün bunları yazdım. Çünkü bu sabah gri bir hava ve yağmur kokularıyla uyandı İstanbul. Hemen anladım ki bu sene benim senem. Bu bayram benim bayramım. Gökyüzü doğum günümü kutluyor. Kendimi değerli hissediyorum. Evlere, odalara sığamam şimdi ben. Dilimin ucunda Alpay’ın Eylül’de gel şarkısı, o sokak senin bu sokak benim gezeceğim artık.
Reklamlar