>İki gün önce bu kitabı Çikolata Çikolata‘nın gönderilerinden birinde gördüm. İlk satırlardan itibaren biran evvel edinmem ve okumam gerektiği beynime kazıldı sanki. Gerçekte toplama bir kitap. Şimdiki gençlerin çakma ön ekine anlam olarak denk geliyor mu bilmem. Andaç’ın küçük yaşlardan bu yana süre gelen bir merakını gidermek amacıyla 1992’de bazı yazarlara “Okuma serüveninden yazma eylemine uzanan yolunuzu anlatan birer deneme yazar mısınız?” sorusuyla başlamış ve 2004 yılında Varlık Yayınlarından kitaplaşmış nefis bir, tabiri caiz ise, toplama ya da çakma.

İçerisinde elli tane yazar var. En sevdiklerim dahil. Tabii ben bunu duyar duymaz dün tüm işimi gücümü bırakıp sokaklara fırladım. Nezih, Remzi, D&R derken tam umutsuzluğa düşmek üzereydim ki, bizim buralarda öyle büyük zincirlere ait olmayan, bir bayanın kişisel olarak senelerdir işlettiği ve ayakta tutmaya çalıştığı Gergedan Kitabevi’nde buldum. En sevdiklerimden başlamak üzere dün geceden beri bu kitabı okuyorum.
İlk öncelikle Murat Gülsoy’unkini okudum. Akabinde Orhan Pamuk’a geçtim. Daha önceden de “Öteki Renkler” adlı kitabında okumuş ve aklımın bir köşesine kaydetmiş sonradan unutuvermiş olduğum satırları hatırlamak beni mutlu etti. Şöyle diyor Pamuk: “Mutlu olabilmem için her gün bir miktar edebiyatla ilgilenmem gerekiyor…Kaşıkla ya da iğneyle alınan ilaç gibi her gün ‘almam’ gereken edebiyatın, esrarkeşlerde olduğu gibi bazı nitelikleri ve anlamlı bir ‘dozu’ var. Önce ‘mal’ iyi olmalı…. Bu doz eğer ben yazıyorsam bambaşkadır. Çünkü benim gibilerinin durumunda en iyi tedavi, en büyük mutluluk kaynağı, her gün iyi bir yarım sayfa yazmaktır…” Bu sözler o kadar bildik ve tanıdık ki, ben ve etrafımdakiler de bunca sene sonra bilirler ki, kitap okuyamadığım ya da yazamadığım gün huzursuz olurum. Kavga çıkarırım. Bir kaç gün bu şekilde devam edersem eğer, tamamiyle uyumsuz biri olur çıkarım. Bunu en iyi, eski iş yerimdeki arkadaşlarım bilirler. Şöyle ki, ben bu öğlen sizinle gelmiyorum okumam lazım dediğimde beni hiç ellemez, kendi halime bırakırlardı.
Sonra Ayfer Tunç. Daha sonra Oya Baydar’a geçtim. Andaç’ın kendisini okudum. Hepsi birbirinden güzel. Henüz kitabı bitirmiş değilim. Alıntı yapmayı çok sevmesem de burada Baydar’ın yapmış olduğu bir gözlemi olduğu gibi paylaşmak istiyorum. Nedenini sonra anlatacağım.
“Bizim kuşağın genç kızları “İkinci Yeni” şairlerinin, sonraları Nazım’ın şiirlerini ezbere ve duyarak okuyan, Milli Eğitim klasiklerini hatmetmiş, Sartre ve Egzistansiyalizm, sonraları Marksizm üzerine laf edebilen delikanlılara vurulurlardı. Gençler şiir akşamlarında, edebiyat sohbetlerinde, hazmedilmemiş, acemice, çocukça da olsa felsefe ve siyaset tartışmalarında parladıkları oranda çevrelerinde saygınlık kazanırlardı.
O günlerden yirmi-otuz yıl sonra, bir gün oğlum hüzünlü ve sitemli bir sesle, ‘Senin bana öğrettiğin şeyler, aktardığın değerler, iyi diye bellettiklerin beni yalnızlaştırıyor, çevremden koparıyor anne,’ dediğinde gerçekle yüz yüze geldim. Yazı geçirdiğimiz oldukça zengin ve seçkin(!) bir tatil sitesinde, çocuklar ve gençler arasında düzenlenen bir bilgi yarışmasında, bilmem hangi şarkıcının son kasetinin ne olduğunu, çok tanınmış bir televizyon yıldızının oynadığı son diziyi, bir de en revaçta beş jip modelinin hangileri olduğunu bilememiş; buna karşılık Sartre’ın kim olduğunu, Yaşar Kemal’in son romanını, Sovyetler’in hangi yıl dağıldığını bilmiş ve sadece arkadaşlarının değil, aynı zamanda çocukların ana-babalarının da kuşkularını, hatta tepkilerini çekmişti. Kısaca artık en güzel şiir okuyan ve felsefe konusunda ağzı en iyi laf yapan genç kızlar ve delikanlılar değil, diskoları en iyi bilen, arabası son model olan ve ayağında ‘en’ markalı ve tabii en pahalı spor ayakkabıları olan genç kızlar ve delikanlılar revaçtaydı. Okuma edimi toplumsal değerini yitirmişti. Benim ve kuşağımın şansı, okumanın ve okuyarak zenginleşmenin bireysel olduğu kadar toplumsal bir doyum da sağlaması, saygınlık kazandırmasıydı.”
Baydar’ın anlattıkları o kadar tanıdık ki… Dışlanma korkusu bugün kimde yok ki… En azından ben kendi adıma şunu söyleyebilirim: bugün bu blog’u yazıyorsam ve blog arkadaşlıkları kuruyorsam bunun sebebi bir parça etrafımdakilerle ve toplumla uyuşamadığımdandır. Kalabalığın arasında kendimi yalnız hissetmemdendir. Bugün bu yaşta artık anladım ki, herkes benim fikirlerimi paylaşmıyor. Hayatta bir tane doğru yok. Herkesin kendine göre doğruları var. Ve bireyler aslında tek başına doğup, tek başına ölüyorlar. Bugün evime kapanıp yazıyorsam, okuyarak başka dünyalara girip mutlu olabiliyorsam, kendimi yalnız hissetmiyorum. Uzun müddet, sırf tek başına kalmamak için ilgilenmediğim şeylere ilgi duyarmış numarası yaptım. Sevmediğim dizileri, konuşma konularına dahil olabilmek için seyrettim. Orta okul, lise yıllarında erkek arkadaş edinmek aklımın ucundan bile geçmezken, sırf kızlar arasında anlatabilecek maceram olsun diye ite kaka birileriyle çıkmaya çalıştım. Yüzüme gözüme bulaştırdım. Sırf o yüzden yine sigara içki içeyim dedim. Günlerce kustum, hasta oldum. Daha belki de neler neler yaptım. Korku filmlerinden ödüm patlarken, korku filmleri seyrettim. İnsanları çekiştirmeyi sevmezken kendimi başkalarını çekiştirir buldum. İçten olmasa da yargılar göründüm. Saymakla bitmez. Hiç umurumda olmazken onun bunun bayıcı aşk, hüsran, hastalık maceralarını dinledim. Anlatacak öyküsü olmayan ben, dışlanmamak adına kendime aşk, hüsran, hastalık maceraları yazdım. Başıma gelmiş gibi gerçekçi bir şekilde anlattım.
Ancak Kiki’de bazı değişiklikleri aynı Baydar’ın oğlundakiler gibi derinden hissedebiliyorum. Kişiliklerin oturması bir çok etkene bağlı olarak erken ya da geç gerçekleşiyor. Bazen de hiç gerçekleşmiyor. Kiki 6-7 yaşına kadar sebze , meyveyi severek yiyen, öğlen, akşam yemekte ayıla bayıla süt içen bir çocuktu. Ne zamanki pizza, hamburger, mantı, börek, makarna, patates kızartması ve pilavdan başka bir şey yemeyen ve bununla da övünen başka arkadaşları oldu. Övünüyorlardı çünkü bu bir çeşit güç gösterisiydi. Nuh diyor, peygamber demiyorlar, başka konulardaki güçsüzlüklerini belki de sevebilecekleri besinleri ağızlarına koymamakla telafi etmeye çalışıyorlardı. Bizimki de vazgeçti huyundan. Bir kaç sene ağzına mümkün olduğunca az miktarda sebze, meyve ve salata aldı. Sütü neredeyse kesti. Üzülmekle beraber ısrar etmem fayda etmedi. Ben de bıraktım akışına. Ne isterse yesin dedim. Süt yerine dondurma dayadım. Arada vitamin haplarına geçtim. Portakal, havuç suyu yaptım. Bir müddet sonra bir gün eve geldi. Yalvar yakar sebze ve salata istedi. O gün bugündür, hiç umurunda olmadan istediklerini yiyor. Grup dışında tek başına kalmadı, ama kendine başka bir grup buldu.
Sonra, ilk okulun son senesi, ortaokulun başları zamanıydı. Şimdi Lisede. Ben kitap okumayı sevmiyorum ve bundan sonra okumayacağım dedi. İnanamadık. Küçüklüğünden beri saatlerce kitapçılardan çıkmayan, yerlere oturup okuyan, her bir kitabını ezbere bilen, okuma yazma bilmezken etrafındakilerin dilinde tüy bırakmayana kadar kitap okutan, bayram harçlıklarıyla kitap fuarlarından kitap alan çocuktan beklenecek bir şey değildi. Yine üzülmekle beraber sesimi çıkarmadım. Eksikliğini filmlerle bir oranda kapatmaya çalıştık. Tiyatrolara, sinemalara, konserlere götürdük. Çizgi roman tarzı şeyler aldık. Gençlik dergilerine abone ettik. Bir şekilde idare ettik. Geçen yaz aniden fikir değiştirerek 10 koca kitabı okudu bitirdi. Yine gruptan dışlanmadı, ama yine başka bir gruba geçiş yaptı.
Diyeceğim o ki, tek başına doğup tek başına ölmekle beraber yaşam paylaşımlarla geçiyor ve öyle güzel. Gel gelelim, zorlamayla olacak bir şey değil bu. Bıkmadan, usanmadan, vazgeçmeden aramalı kişi grubunu. Biri olmazsa, diğeri olur. Zaten günümüzde iletişim teknikleri sayesinde her şey çok daha kolay. Kimseye göbek bağıyla bağlanmadık. Değil mi ki, asıl göbek bağı kesildikten sonra yaşam başlıyor…
Reklamlar