>Rastgele seçilmiş bir fotograf. Rastgele yazılan bir yazı. Rastgele yaşanan bir yaşam. Yaşamı bilemem ama bu rastgele yazı tekniği bir çok yazar tarafından yaratıcılığı geliştirmek üzere kullanılan bir teknik. İsmine serbest yazı ya da otomatik yazı da deniliyor. Prensip şu. Belirli bir dakika boyunca elinizi hiç durdurmadan aklınıza ne geliyorsa yazıyorsunuz. Bu işlem genelde on beş ya da yirmi dakika ile sınırlı. Her gün yapıldığı takdirde çok işe yaradığını söylemeliyim. İnsan beyni bir müddet sonra inanılmaz şeyler yumurtluyor. Dolayısıyla bu sabah blog için de bu tekniği denemeye karar verdim. Online. Onbeş dakika fazla olacağından beş dakika ile de sınırlıyorum.

Benim bu şekilde doldurulmuş bir çok defterim var. El yazısı ile gitmeyi tercih ediyorum. El yazısı uzun zaman önce çok önem verdiğim bir şeydi. Şimdilerde önem vermiyorum desem yalan olur. Lise yıllarındayken sürekli kendimi eleştirdiğim, yuvarlak ve dolgun harfler yapmaya çalıştığım, harfleri klasik yazı tekniği ile değil de kendime ait bir tarz geliştirmeye çalışarak bağladığım, büyüklüklerini aynı tutmaya çalıştığım ve sıraya yatarak yazı yazdığım için kırk beş derece kadar eğik giden kelimeleri sopa gibi doksan dereceye çekmeye uğraştığım uzun bir dönem geçirdikten sonra el yazım hiç değişmedi. Hala aynı şekilde yazıyorum. Güzel ya da inci gibi olduğu söylenemez ama beni yansıttığı için seviyorum. Geçenlerde bir de şunu farkettim ki, el yazısı ile yazdıklarım daha içten, daha samimi, daha duygu yüklü. Bilgisayarda yazılanlar ise olay anlatmaya ya da tasvirlere yönelik. Yani el yazısı ile iç gözlem, bilgisayar ile ise dış gözlem yapıyorum.
Dış gözlem deyince küçüklükten beri dışarıyı gözlemek benim için bir alışkanlık. Hatta o şekilde büyüdüm diyebilirim. Annem ve babam çalıştığı için bir müddet bana anneannem baktı. Hatırladığım bir çok şey arasında saatlerce pencere kenarında oturup dışarıyı gözlemlediğimiz anlar çoğunlukta. Hayal meyal, yerle bir seviyede, geniş bir pencere hatırlıyorum. Önünde ise bir divan ya da belki iki kişilik bir kanepe. İki koltuk. Çok net değil. Karşılıklı oturup gelene geçene, esnafa bakardık. O zamanlar sokak satıcıları boldu. Yoğurtçular, macuncular, ayı oynatanlar, şarkı sözü satanlar, kendi yazdıkları şiir ya da hikaye kitaplarını satan gezgin yazarlar, gezgin kütüphane, gezgin bakkal, el arabasında salatalık, at arabasında buz. Bu en sonuncusuna yetiştim mi yoksa uyduruyor muyum pek emin değilim. Yağmur yağdığında ise “Yağmur yağıyor, seller akıyor, arap kızı camdan bakıyor”u söylerdik.
Daha sonra yüksek ve dar pencereler geldi. Yan yana oturma imkanı kalmadığından anneannem pencerenin önüne bir iskemle çeker, pervazına kollarımız tahtadan acımasın diye kocaman renkli bir yastık dayar, beni de kucağına oturtur, ben önde , o arkada, pencereden dışarı doğru sarkarak yine geleni geçeni seyrederdik. Bazen kucağına oturtmasından şikayet eder, iyi göremediğimi söylerdim. O zaman da iskemleden kalkar yine arkamda ayakta durur ancak beni ayaklarım pencereden dışarıya sarkacak şekilde yastığın üzerine oturtur ve sıkı sıkı da belimden sarılarak tutardı. Bu sefer kendi göremediği için beni sağ ya da sol yana hafifçe iter, dirseğini pervazın üzerindeki yastığa dayar ve kafasını açılan boşluktan dışarı uzatırdı. Radyo dinlemediğimiz ya da çay bahçelerine gitmediğimiz zamanlarda yaptığımız tek eğlence buydu. Daha sonra kız kardeşim doğduğunda ben de onu böylesine pencereden sallayarak dışarıyı seyretmeye ve ona seyrettirmeye devam ettim.
Dışarıyı gözlemlemekten ne zaman ve neden vazgeçtim bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Ama bir gün, bir farkına vardımki, etrafımda dönenlerle ilgilenmiyorum. Hatta görmüyorum bile. Bakar kör dediklerinden. Sanki beynim gözden gelen mesajlara karşı görünmez bir bariyer örmüş. Kendi kabuğuna çekilmiş. İşte o zaman iç gözlemler başladı sanırım. Bu durum daha yakın bir tarihe denk gelir. En fazla on senelik bir mazisi var. Önceleri küçük adımlarla, çekingen, hatta bazen geri adım atarak. Sonraları daha cesurca üstüne gitmeye çalışarak. Şimdilerde ise tatlı bir oyun gibi tutkuyla. Hem de öylesine bir oyun ki, oynadıkça daha neleri keşfediyorum. Öylesine zengin bir hazine varki içeride, uçsuz bucaksız, sonu görünmeyen bir diyar. Dış dünyayla karşılaştırıldığında minicik kalan bedenin içine, ne büyük dünyalar sığmış, açılmayı bekliyormuş.
Reklamlar