Etiketler

,

1-img_9461.jpg

Öyle telaşlıyım ki… yerimde duramıyorum. Bu aralar bir sürü değişiklik var hayatımda. Henüz hiç bir şey yerine oturmuş değil. Heyecandan çalışamıyorum ve uymam gereken deadline’lar birer birer yaklaştıkça gitarın telleri misali, gerildiğimi hissediyorum. İçimdeki diğer ben, eh, diyor, sen kendin kaşındın, bir sürü şeye el atınca işte böyle olur. Ben sana demiştim. Dinlemedin. Zaten beni hiç dinlemezsin.

Şu anda yazı yazan ben de, ona cevap veriyorum. Asla altta kalmak gibi bir huyum yoktur. Evet, dinlemem ne olmuş yani. Sana kalsa televizyon başında, kanepenin üzerinde pinekler dururuz. Canın hiç bir şey yapmak istemiyor ki. Padişah soyundan geliyormuş gibi davranıyorsun. Üstelik yedikçe de yemek istiyorsun. Senin yüzünden bin kilo oldum. Ben bu günleri görecek kadın mıydım.?

Tabii durum böyle olunca, bu tartışmalar yüzünden zaten sıkışık olan işler iyice kalıyor. Doğru ki, ben de her şeyi bir arada yapmak istiyorum. Aslında en hayırlısı şu blog işine bir müddet ara vermek olurdu… Yapamıyorum. Çok denedim. Olmuyor. Hastalık gibi, aldı başını gitti. Sigara, alkol, uyuşturucu yanında solda sıfır kalır. Bağımlı oldum ben, bağımlı.

Madem ki tamamen kesip atamıyorum, hayatımdan çıkaramıyorum. Öyleyse kolay bir şeyler karalayayım bir müddet dedim. Sabahtan beri umutsuzca eski yazı parçalarımın içinden yayınlanmamış, doğru düzgün bir şeyler arıyorum. Bulamadım. Ondan bundan şiir, miir ya da düz yazı, güzel bir şeyler bulayım dedim. Onu da beceremedim. Sonunda en kolayının kitaplardan bahsetmek olduğuna karar verdim.

Bu sefer kendi gerçek kütüphanemin bir kanadının fotografını koyayım dedim. Belki de arada sırada bizim evin köşelerinden köşe beğenip tanıtarak yukarıda görünen dağınıklığımın propagandasını yaparak kendimi acındırabilirim. Hiç bir şeye vaktim yok. Vaktim olduğunda da kitap okuyorum, sinemaya gidiyorum. Gerisi beni ilgilendirmiyor. Başımda müdürüm olmadığı için de, gayetle sermiş durumdayım. Müdürlerin faydaları:)

Basit ve minimalist bir eve doğdum ben. Masif tahtadan piknik masası gibi büyük ve uzun, bir çok kişiyi ağırlayabilecek bir masamız vardı. Hayat bu masanın etrafında geçerdi. Salonda, üst üste dizilmiş, bol sayıda büyük yer minderleri. Tepede oturmak isteyenler için de annemin özenle çizmiş ve babamın marangoza yaptırmış olduğu yine çok minimalist tahta bank tarzı ancak oturulacak yeri minderli, yine de rahatına düşkün kişiler vardı evde, köşe koltuk ya da kanepe demeye dilim varmıyor, bank bozmalarımız vardı. Sonradan dedem bizimle oturmaya başlayınca, ona yakışır ingiliz tarzı arkası yüksek, her tarafı kumaş kaplı, bir tek kişilik koltuk aldık. Eskiciden.

Lafı uzatmayayım. Bu minimalist evde, en değerli olan şey kütüphane ve kitaplardı. Annem taşınmayı çok severdi. Daha önceden de bahsetmiştim. Taşınamadığı zamanlardaysa evde eşyaların yerini değiştirirdi. Onu da yapamazsa kütüphaneyi indirir, boşaltır ve tekrar kurardı. Kütüphanenin mobilyası da kendi çiziminden yapılmış farklı ve antika bir şeydi. Modüler mobilya tarzı. Ama minimalist. Demir, siyah, sade ferforje tarzı, bir kaç tane, yüksek, merdiven gibi ayak vardı. Parantez içi; sıfatları sıralayamadım. Hangisinin önce geldiğini unutmuşum. İdare edin. Bu ayaklar duvara dayanır ve aralarından masif ve hafif tahtadan yapılmış, kahverengi kalaslar geçirilirdi. Her seferinde farklı bir görüntü, farklı bir dizayn verilebildiği için annemin en büyük eğlencesi bu kütüphaneyi yıkmak ve yeniden dizmek olurdu. Tabii ben de en gözde asistanı olarak ona yardıma sıvanırdım. Bir heves tüm kitapları salonun ortasına indirirdik. Tahtaların ve demirlerin tozunu alıp, kurduktan sonra sıra kitapların tozunu alıp yerleştirmeye gelirdi ki, işte orada takılır kalırdık. Her elimize aldığımız kitap, bir türlü yerine konamazdı. Açar, okşar, bazı yerlerini tekrar okur, hatta bazen tümüyle okuyup bitirmeden yerleştiremezdik. Dolayısıyla uzun süre boyunca, hatta günler ve aylarca, salona girenler kitap öbeklerinin üzerinden atlayarak kendilerine yer bulur ve otururlardı.

Şimdi o kütüphanenin yerinde yeller var. Uzun seneler annem kitaplarını oradan oraya canı gibi taşıdı. Daha sonra Antalya’da evini sel bastığında büyük bir kısmı kurtarılamaz durumda çöpü boyladı. Tabii o zamana kadar benim biriktirmiş olduklarım da böylelikle gitti. Hiç bıkmadan, usanmadan yeniden kitap almaya devam ettik. Fransa’ya giderken yine kocaman bir kütüphaneyi burada boş bir eve emanet ettik. Geldiğimizde bir ara havalansın diye camın açık bırakıldığını ve içeri güvercinlerin girip yuva yaptığını ve kitapların yine temizlenemez derecede pislendiğini gördük. Her şeye yeni baştan başlamak gerekiyordu. Fakat umutluyum. Bir gün yine o kadar geniş ve güzel bir kütüphanem olacak…

Kıssadan hisse doğum günlerim için, yeni yıl için, bana hediye alacak herkese şunu söylüyorum “Bana Kitap Al”. Bunu söylerken geçen yıllarda furya halinde e-posta olarak gönderilmiş ve herkesin dilinde olan bir video klip aklımda. Jacques Brel’in “Ne me quitte pas” şarkısının ezgileriyle…

Reklamlar