Bugün kesinlikle yazmalıyım. Bugün kesinlikle yazmalıyım. Sabahın 5’inden beri aynı cümleyi tekrarlayıp duruyorum. Biraz önce yine yazamama tehlikesini endişeyle farkedip artık ne olursa olsun bir şeyler karalama girişiminde bulundum. İşte ortaya çıkanlar.

Öncelikle bir iki sevdiğim blogu okumakla işe başlamak istedim. Bir de baktım ki, çıktığım teneffüs öğlenkini bile geçmiş. Neredeyse yarı yıl tatili yapmışım ben. Kısacası vakit öyle bir çabuk geçmiş ki… Okuma işini bir sonraki derslere bırakıp, yazmaya koyuldum. Bilindiği gibi ipin ucu kaçınca toparlamak zor oluyor. Ama kendime güveniyorum. İp ucu kaçırmakta ve sonra da toparlamakta üstüme yoktur sanırım. Bu da benim stresi olmayan bir hayata kendi çabalarımla ufak tefek adrenalin dozları pompalamam olsa gerek!

Geçen bu süre zarfında kayda değer bir şey yapmadım. Çoğunlukla arkamda sürünüp duran işlerin tümünü temizledim bitirdim. Bu ayın okunması gerekli kitaplarının büyük çoğunluğunu okudum. Bol bol gezdim. Yanda da görüleceği gibi, pek de nedenini anlayamadan Twitter’a üye oldum. Vapurla karşıya geçtim ve geri döndüm. Sabahları sahilde yürüyüş yaptım. Fotograf çektim. Ama en-en-en ve de, en önemlisi BUMED’teki Yaratıcı Yazarlık Atölyesindeki kurslara yeniden başladım. Blog yazmak başka bir şey, ama ara sıra kurgulu minik öyküler yaratmanın, yaratanlarınkini toplu bir şekilde okuyup tartışmanın keyfine diyecek yok. Bütün yaz zaten bunu bekleyip durmuşum. İşte bunu anladım.

Geçen perşembe ilk ders vardı. Daha önceden deneyimliyim. Elini kolunu sallaya sallaya sınıfa geliyorsun. Önceden verilmiş bir ödev olmadığından, ilk saat verilen bir konuya ya da gösterilen bazı fotograflara göre sınıf içinde çala kaşık yazıyorsun. İkinci saat o yazılanlar okunup, tartışılıyor. Aldı mı beni bir panik. Sabahtan başladım, ben şimdi ne kıvıracağım demeye… Zihnim de nasıl boş anlatamam. Duvarları bile spatulayla kazınarak, kazara kalmış olabilecek en ufak yaratıcı kırıntılar bile temizlenmiş, cilalanmış, kayganlaştırılmış. Gün içinde akşama yumurtlayabilmek üzere zihnimde bir yerlere yapıştırmaya çalıştıklarım bile kayıp gidiyor. Atölye saati yaklaştıkça derin derin endişelerim artmaya başladı. Kaçış, kurtuluş yok. Bir yandan da kendime telkinler vermeye çalışıyorum. Ayağında zincir yok. Zaten sen istiyorsun bu atölyeyi. Ölüp bitiyorsun ne zaman başlayacak diye. Ne bu böyle afra tafra.

Genelde böyle sürpriz anında yumurtlama çalışmalarına bayılıyorum. Neden derseniz sonradan okuması çok komik oluyor. Ama ilk günün stresi işte. Yani hiç tanımadığın başka kişilerle birlikte olmak. Ya benim yazdıklarım diğerlerininkiler karşısında çok basit ve çocuksu kalırsa duygusu baskın çıktı herhalde. Bu endişeler öyle bir şey ki, ne kadar çalışsam da, uğraşsam da ben artık hepsini yok ettim, iyileştim desem de bazı durum ve yerlerde bir an bir düğmeye basılıyor ve hepsi geri geliyor. Ama giderek daha az dozlarda. Belki bir gün gerçekten bu korkulardan kurtulmak nasip olur.

Sonuç olarak 10-15 dakikalık bir tutukluktan sonra başladım yazmaya. Okundu da. Ayrıca okunanlar içinde en saçma sapan olanı. Ama bana ait. Dolayısıyla gururluyum. Nedense? Stresli başlayan günün sonunda çok eğlendim ve güldüm. Hem de bana, farklı ve tutarlı bir öykü yazma fikri oluşturmuş oldu. Tabii atölyeyi düzenleyen Murat Gülsoy’un önerilerinin katkısıyla… Bu tarz çalışmaları ev ödevlerinden daha fazla seviyorum. Gönderinin biraz uzun olma riskine rağmen yazdığım saçmalığı hiç bir düzeltme yapmadan, çala kaşık zihnimden çıktığı gibi aşağıya yapıştırdım. Okuyanlar da gülsün istedim.

Gün battı. Masmavi bir sis. Sardı dağları. Gizlice. Her taraf dinlerken. Sessiz. Periler uyanıyor.

Kulağımda çınlayan ninninin ezgileri, gözlerim kapanmak üzere. Birazdan uykuya dalacağım. Bana artık ninni söyleyen yok. Ama sözleri hala kulağımda. Hem koyun sayıyorum, hem dinliyorum. Gözlerimin önündeki resim karikatür gibi. Yeşil çimen, beyaz bir çit, mavi gökyüzü, yan tarafta ağaçlar ve üzerlerinde kırmızı elmalar. Çitin üzerinden, nereden geldiği belli olmayan koyunlar atlıyor. Birer birer.

Salaksın sen salak. Ne vardı çekecek bunca fotografı. İşte şimdi de koyacak yer bulamıyorsun. Hadi madem dayanamadın çektin o kadar, ardı ardına bastın deklanşöre, ne demeye bastırırsın hepsini.

“Ne yapacaksın bunları”
“Bilmem”
“Madem ne yapacağını bilmiyorsun, neden çektin öyleyse?”
“Ya, anne, ne bileyim ya… Hep manzara çekecek değilim ya. Biraz da insan çekeyim dedim.”
“Ah benim akılsız oğlum. Ben de gezip eğleneceksin zannettimdi. Varını yoğunu bunlara yatıracağını bilsem, altın al diye diretirdim. Bari ailemizi, tanıdıkları çekeydin”
“Ben fotografçı olacağım”

İçi sıkılan insan yazabilir mi? Tabii ki yazamaz. Bu fotograflarda ne böyle. En komiği de şu kürklü Madonna’yla kısa boylu omuzları içine göçmüş olanı. Cüce adam. Bir de sopalı süpürgelerini yanına dikmiş olan var tabii.

“Bak, bizim Madonna bir gün, olur ya, gitmiş şu denizci subaylarından birine tutulmuş. Denizciler genç, körpe. Bizim Madonna ben diyeyim kırk, sen de kırbeş. Yükünü tutmuş.”
“Peki, nerede karşılaşmış bunlar?”
“Barda. Madonna’mız dul. Kocasını beş sene önce kaybetmiş. İşte o zamandan beri gezer, tozarmış. Bir gün bir bara girmiş. Külhanbeyini görmüş.”
“Bir külhanbeyi nasıl tanınır?”
“Sence? Kaytan bıyıkları vardır.”
“Kaytan bıyık ne demek?”
“Aaaa, hiç görmedin mi?”
“Yok, görmedim”
“Daha dünkü çocuksun sen.”
“Eskiden mahallelerin sorumluları olurdu.”
“Muhtar gibi mi?”
“Eh, işte öyle bir şey.”
“Mahallelerde evler tahtadandır. Biliyorsun gelenek. Kerpiçle, betonla hiç ilgilenmedik ki biz. Tabii tahtadan olunca o evler, yanarlar. Hatta, sıra sıra olduğundan, evin biri tutuştumu bütün mahalle yanar. Kül olur. O küllerin üzerine, uğurlu olsun, mahalle haritadan silinmesin diye koskoca bir han yapılır. Civardan gelen geçen işte o handa kalır. Kapısına gelen herkesi konuk eder o han. Alt katında geniş bir aşevi olur. Neyse lafı uzatmayalım. Bu hanın kapısında da bir bey bekler gece gündüz. Hani bizim şimdi gittiğimiz bir gece klübü var ya. İşte oranın kapısındaki goril var ya. Onun gibi bir şey. Gelene geçene bakar. Gözleriyle tarar. İşte ona Külhanbeyi denir. Şimdilerde biliyorsun taramalar makinelerle yapılıyor. Ama o zamanlar bu külhanbeyleri her şeyi kendi gözleriyle tararmış. Hanın kapısından geçenlerin cebindeki en ufacık bir çakıyı bile teşhis edebilirmiş. O yüzden de külhanbeylerinin gözleri kısık olurmuş.”
“Peki bıyıkları neden kaytan olur?”
“Külhan beyi bıyıklarını silah gibi kullanır. Uzun olur bıyıkları. Bak mesela şu fotograftaki cüceyi görüyor musun? Bir gözü garip duruyor. Değil mi?”
“Ah, evet. Haklısın.”
“İşte o gözü, bizim bu külhan beyi kaytan bıyıklarıyla halletmiştir. Bu cüce içeri girmek istemiş ama kapıdaki taramadan geçememiş. Kapının önünde itişip kakışmışlar. Cüce ne laftan anlamış, ne tartaklanmaktan. Geçeceğim diye tutturmuş. İşte bizim külhanbeyi de üstrubuyla bir kafa atmış. Günlerce, sabahtan akşama, hiç bıkmadan, usanmadan yağlı şekerli suyla burduğu, sipsivri ve kaskatı yaptığı kaytan bıyıkları bizimkini şaşı etmiş. İşte o günden sonra cüce, hanın karşı kıyısında dikilip kalmış. Ölümünden sonra durduğu yere bir nişantaşı dikmişler. Üzerine de yazmışlar. ‘Burada, tek gözü şaşı bir cüce durdu’ Bu gördüğün fotograf da onun torununun torunu. Tosuncuk.”
“Peki, başta anlattığın Madonna’yla ne ilgisi var pek anlayamadım.”
“Vallahi hiç bir ilgisi yok canımcım. Başıma musallat olduğun için anlattım. Hadi git artık. Uyumak istiyorum.”

Gün battı. Masmavi bir sis. Sardı dağları. Gizlice. Her taraf dinlerken. Sessiz. Periler uyanıyor.

Reklamlar