>Konuyu biraz daha fazla açıcı bir nitelikte olduğundan ‘Cevizden nasıl nefret ettim?’ alt başlığını burada kullanıyorum.

Mahalle aralarında kurulan semt pazarlarını, oradan alışveriş etmeyi oldum olası severim. Kültürel olarak içime işlemiş sanki. Fransa’da kaldığımız yıllarda da yabancılık çekmememin bir nedeniydi bu semt pazarlarının oradaki varlığı. Her pazar ya da market gibi bu pazarların da benim üzerimde bir dezavantajı varki, o da listede olmayan meyve, sebze, yemiş türünden ne varsa artık, tazeliklerine, çıtırlıklarına, renklerine, bolluklarına tav olup satın alıyorum. Bir de kendime şöyle bir kaç bahane buldum. Sağlıklı besleniyorum. Küçük üreticiyi destekliyorum. Ne derece o da tartışılır ya…
Her neyse, bir ay kadar önce en kocamanından ve en tazesinden ceviz gördüm. Sepet, sepet. İlk önce alışverişimi tamamlayayım dedim. Sonra döner alırım. Genelde çok yorulur ve dönüşte de unuturum. Ama bu sefer tam çıkar ayak yine gözüme takıldılar. Yanaştım cevizcinin yanına. Dayanamadım bir kilo aldım. Tam gidiyordum cevizci:
“Abla, istersen hepsini kır, kurut, öyle sakla” dedi.
“Aaa, niye ki ? O zaman hali hazırda kırılmış ve kurutulmuş iç ceviz alırdım.”
“Onlar çok yağlı olur abla. Bana sorarsan yenmez.”
“Niye ki? Aynı yağ oranı tazeyken de kuruyken de mevcuttur bunun içinde. Yani mantıken”
“Yok, yok. Senin bildiğin gibi değil, oonlar işlem görüyor.”
“Ama ben kavrulmuş ceviz almıyorum ki, ayol. Doğal kurutulmuş alıyorum.”
“Sen bakma onların doğal dediğine yine de işlemden geçiriyorlar.”
Pek aklım yatmadı. Ama daha fazla uzatmak istemedim. Aldım geldim cevizlerimi eve. Aslında bizde ceviz hiç aranmaz. Kırk yıl olmasa evde, aaa biz niye hiç ceviz yemiyoruz diye kimse sormaz. Kader işte. Birinin o gün cevizle benim aramdaki ipleri bağladığı kesin. Ah, bir bulabilsem kendisini, ben yapacağımı bilirim.
Eve geldim. Bir iki tanesini kırdık, yedik. Bir kilo ceviz. Yemekle bitmiyor. Hepsini bambudan geniş bir kaseye doldurdum, mutfaktaki masanın üzerinde beklemeye aldım. Hem dekorasyon açısından da hoşuma gitti. Cevizlerim ve ben çok mutluyuz.
Ekim ayı geldi. Havalar serinledi. Sivrisinekler kalmadı. Dolayısıyla evdeki üzerinde tel olmayan pencereleri de açabilir duruma geldik. Sivrisinek haricinde başka bir takım uçan yaratıkların da girme riski var tabii. Ve giriyorlar da. Ama onların hiç biri, bizi sivrisinekler kadar korkutmuyor. Arılar bile.
İki üç hafta kadar önce, evde kahverengi kelebekler peydah oldu. Bunların güve kelebekleri olmalarını bilmeme rağmen öldürmeye pek kıyamadım, kıyamadık. Ne de olsa kelebekler. Sonra güve kelebekleri bana hep anneannemi hatırlatır. Naftalin ve anneannem ve annem. Bu üçlemenin öyküsü de anlatılmaya değer ama şimdi çok uzun olacak. Ardından kazaklarımızı düşündüm. Güve ve yün kazak benim zihnimde ayrılmaz kelime çiftleri olarak yer etmiş. Bizimkilerin çok eskimelerine rağmen cimrilikten atamadığımı düşündüm. Hatta biran gülümsedim. Yazık dedim kelebeklere, karınlarını doyursunlar bizim kazaklarla, mecburen yenilerini alırız. Hem de iyilik hanemize artı olarak geçer. Başka bir bahane de, kelebeklerin ömrü kısa olur yanılsamalı gerçeğinden geldi. Nasıl olsa bir kaç gün içerisinde ölüp gidecekler. Yaşasınlar yaşayabildikleri kadar dedim içimden. Yani bin türlü bahane işte. Bu kelebeklere evimizi, kapılarımızı ardına kadar açtık.
Bir hafta geçti. Kelebekler ölmüyor. Bir hafta daha geçti. Ölmedikleri gibi çoğalıyorlar. Tel olmayan pencereleri açmayalım artık. Yoksa bunlar birbirlerine haber veriyorlar, bedava sığınak var diye dedim. Ve hemen uygulamaya geçtik. Ama durumda pek kayda değer bir değişiklik olmadı.
Geçen perşembe evde temizlik var. Çok da tatlı bir yardımcım var. İsmi Gülay. Sabah tazecik çiçek ekmek almış gelmiş. Ben makinenin başında yazar çizerken çayı demlemiş. Sofrayı hazır etmiş. Taze ekmek, sert tereyağı ve bal çiçek çam balı. Miam. Miam. Oturduk masaya, hem sohbet hem kahvaltı. Bir ara pencereden gelen güneş gözlerimi kamaştırdı. Bakışlarımı tavana diktim. Ne göreyim beklersiniz? Birileri kartonpiyerlerin altına çift sıra, hatta belki de 3-5 sıra krem rengi dümdüz çizgiler çekmiş. Aynı çizgi filmlerdeki gibi, gözlerimi sımsıkı kapayıp açarak daha net görebilmek ve gördüklerimi kavrayabilmek için bir süre hiç sesim çıkmadı. Bu arada düşünüyorum. Kim yaptı ki bunu. Gülay’ın bana hoş sürprizleri çoktur ama böyle bir şeyi neden yapsın. Eşim zaten hiç yapmaz. Eh, kim yaptı o zaman? Bir kaç saniye boyunca işte aklımdan geçenler bunlar. Hatta diyorum, senelerdir bu mutfağın tavanı böyleydi de ben mi bugün yeni farkediyorum. Derken aniden, onların ardarda dizilmiş kurtçuklar olduğunu anladım. Ben ki hayvan seven bir insanım, ben ki kurtçuklardan, solucanlardan korkmam. Hatta daha büyüklerini balık tutarken yem olarak kullanırım, içim bir fena oldu.
Kıssadan hisse. Bütün mutfak dolabındaki erzaklar vıcık, vıcık kurtçuk. Dolapların arkaları kurtçuk. En sevdikleri malzeme Kuşadası’ndan aldığımız bir torba çam fıstığı olmuş. Elektrikli ev aletlerini sakladığım kutuların içleri, köşeleri kurtçuk. Tavan silme kurtçuk. Korku filmi gibi. Eskilerden Suspiria filmini seyretmiş olanlar var mı bilmem. Varsa eğer, işte aynı oradaki sahne gibiydi. Yalnız bizimkilerin hakkını yemeyeyim şimdi. O filmdekiler gibi tavandan üste başa ve saçlara dökülmüyorlardı.
Cevizlerle ilişkisine gelince. Telefon defterimdeki bütün arkadaş ve dostları aradıktan, Gülay’ın anılarını ve köy maceralarını dinledikten sonra şunu öğrendim. Taze cevizden bu kahverengi güve kelebekleri çıkarmış ve sonra da böyle evdeki, özellikle de güneş gören bir mutfaktaki erzaklara musallat olur yuva yaparlarmış. O yüzden de taze ceviz alınınca hepsi kırılır, açılır, kurutulur ve öyle saklanırmış.
Şimdi ben cevizden nefret etmeyeyim de kim etsin?
Reklamlar