>Geçenlerde bizim apartmandaki dairelerden birine hırsız girdi. Hem de gündüz gözü. Yani saat 18:30 sıralarında falan. Üstelik de kapıyı kırarak. Ben şahsen bam güm vurma gürültüsünü duydum. Asansörde kalanlar oldu zannettim. Kapıyı açarak baktım. Bir müddet dinledim. Ses kesilmişti. Asansöre gelince çalışmıyordu bile. Sonra üst katlardan bir kaç kişinin konuşmaları ve gürültüler duyuldu. Ama bu sefer daha normlara uygun, kabul edilebilir gürültüler olduğundan heralde dedim birisi elinde paketler geldi ve evine girmeye çalışıyor. Sonra hafifçe seslendim. Yardıma ihtiyaç var mı? şeklinde. Baktım cevap yok. Girdim içeri. Kapadım kapımı.

Ertesi gün apartman görevlisinden bir gün evvelki duyduklarımın hırsız nedeniyle olduğunu öğrendim. Hatta evin sahibi de iş üstüne gelmiş ve bunlar aradan sıyrılıp koşa koşa kaçmışlar. Zarar, ziyan onlardan bahsetmek istemiyorum. Hırsızların maselef yakalanmadıklarını da belirtmeme aslında gerek yok ama hadi neyse.
Asıl beni düşündüren konu akşama zilimizi çalarak gündeme geldi. Kapıda bir satıcı. Kartını uzattı. Israrla evin beyefendisini soruyor. Kafamın tüm tası attı. (Görsel olarak gözümün önüne getiremedim ama tabir böyle. Ben ne yapayım?) Bir kere evde bey olup olmadığını nereden biliyorsun?İkincisi evin bey’inin aynı zamanda evin yöneticisi olup olmadığını nereden biliyorsun? gibi sorularla başlayan içsel tepkimi yüzüme yansıtmamaya çalışarak, yok dedim.
“Buyrun, ben yardımcı olayım.”
“Ben, …… alarm firmasından geliyorum.”
Bende hiç ses yok. Anlamsız ifadelerle yüzüne bakıyorum.
“Biliyorsunuz üst kat komşunuza hırsız girdi. Çok kötü bir şey tabii.”
Bende yine ses yok.
“Ayda 40 liraya sizi koruma altına alıyoruz. Beyefendinin cep telefonunu alabilir miyim?”
Satıcı hiç farkında değil ancak giderek daha beter dibe batıyor gözümde. Yakında hiç su yüzüne çıkamayacak. Beyefendinin cebini veremeyeceğimi, gerekli broşürleri bırakmasını, ilgilendiğimiz takdirde kendisiyle bağlantıya geçeceğimizi söyledim. Tabii ki, bu cevap onu hiç tatmin etmedi.
“Çok kötü bir dönemde yaşıyoruz, hanımefendi. Artık herkese bir koruma şart.” şeklinde devam ediyor.
“Bizim evde köpek var. Gerek yok”
“Öyle demeyin hanımefendi. Spray sıkıp uyutuyorlar.”
“Bizim evde çalınacak bir şey yok.”
“Öyle demeyin hanımefendi. Can güvenliğiniz ne olacak. Gözü kara bunların. Ellerinde bıçak geziyorlar. Sonra bu durumda kendinizi korumanız bile suç sayılıyor. Biliyorsunuz. En iyi çözümü biz sunuyoruz. Bunca sene alın teriyle kazanıp, elde ettiğiniz şeyler neden zarar görsün. Eşyalarınıza neden başkasının eli değsin. Neden sizin ve sevdiklerinizin can güvenliği tehlikeye girsin. Çocuklarınız var mı?”
Böyle iç bayıcı ve kendince göz korkutucu argümanlarıyla devam edip gidecekti ki… yine kısa kesip hiç merak etmemesini, ihtiyacımızın olduğunu düşündüğümüz anda öncelikle kendisini arayacağımızı söyleyerek kapıyı neredeyse suratına kapadım.
Sonra da düşündüm. Öncelikle hırsızlarla ortak çalıştıkları aklıma geldi. Sonra bu korku pazarının ne kadar büyük ve karlı bir pazar olduğu kafama dank etti. Dahası medyalar dahil olmak üzere tüm büyüklerin hatta küçüklerin, bu insanoğlunun bana göre en büyük zaafı olan korku duygusunu sonuna kadar sömürdüğünü kavradım. Günümüzdeki en karlı sektörler işte buradan ekmek yiyor. Toplum olarak ne kadar korkarsak, ekonomik olarak da o kadar büyüyoruz. Bankalar, paraları çaldırma korkusu. Sigortalar, kaybetme korkusu, Giyim kuşam, soğukta kalma korkusunun üst düzeyi olan itibar kaybetme korkusu, pahalı siteler, yine can güvenliği korkusu, hediyeler, sevgililer günü falan, yalnız kalma korkusu… bu şekilde daha sonsuza kadar geliştirilebilir. Bunlar ilk aklıma gelenler. Hatta bu korkuları bir pazarlama hilesiyle sevgiye bile dönüştürmüşüz. Sevdiklerimize güven satın alıyoruz. Sevdiklerimize sevgimizi gösteriyoruz falan… ama satın alarak. Pırlanta yüzükler, kürkler felan… neyse işte ya, ben kendi adıma bu olaydan sonra neyi neden yaptığımı biraz daha detaylı düşünmeye karar verdim.
Dip Not: Fotografların konuyla doğrudan bir bağlantısı yok. Bana çok rahat korku ögeleri olabilirlermiş gibi geldi.
Reklamlar