>Pazartesi günü 1. İşletmeci Kuaförler Zirvesinde görevliydim. İki fransız katılımcının konuşmalarını türkçeye çevirdim. Siyahlar içerisinde sahnenin bir köşesinde elimde mikrofon önce onlar konuştu, ardından ben konuştum. Simultane yapabilir miydim? Belki de, ama konsantrasyon süremin oldukça kısıtlı olduğunu göz önüne alırsak pek uzun ömürlü olmazdı sanırım. Her halukarda teknik donanım simültaneye uygun değildi. Gene de zaman zaman az da olsa “gek gük” dememi engellemedi. Bu gibi durumlarda önemli olan serin kanlılığı elden bırakmamak ve anında toparlanıp kesintisiz devam etmek. Anlamlı bir bütün oluşturabilmek. Ben de elimden geleni yapıyorum.

Hem çalıştım hem de aynı zamanda üzerinde konuşmaya değer bir gün yaşadım. Yandaki kitaplar bunun ilk elle tutulur ürünü. Bir çok konuşmacıdan üçünün hediye etmiş oldukları. Kısa günün diyemeyeceğim ama uzun bir günün en büyük karı işte bunlar. Rauf Ateş’i Capital dergisinden zaten tanıyordum. Kitabından haberim yoktu. Sunumu ise kayda değerdi. Konjonktürün hem genel hem sektörel bir değerlendirmesini yaptı. Ayrıca farklı sektörlerde neler geçtiğinden örnekler verdi. “Teşekkürü Bir Borç Bilirim” kitabında ise bugün toplumda başarılı olarak gösterilen iş adamlarının bu başarıya ulaşırken onlara bir şekilde yol açmış olan kişiler hakkında anlattıkları öyküler var. Kendisininki de dahil olmak üzere. İlginç ve kimler var. Cem Kozlu, Güler Sabancı, Hamit Belli, isimlerden bazıları. Doğru ki hayatta herkesin elinden tutmuş birileri vardır ya da sözledği tek bir sözle hayatımızın akışını değiştiren.

İkincisi Mümin Sekman’ın “Her Şey Seninle Başlar” isimli kitabı, kabahati başkalarında arama önce dön de bir kendine ya da aynaya bak demenin bir başka yolu. Başarı için gerekli. Gerçi başarının tanımı herkes için farklı ve subjektif. Daha önceden bahsetmiştim. Ancak bazı kurallar evrensel.

Diğer bir çesidi de şu: başkaları ve başka şeyler için kullanılan sıfatlar aslında kendimize aittir. Bu sıfatları kullanırız çünkü ardındaki duyguları iyi biliriz ve başkalarında kolaylıkla tanırız. Bu şu demeye geliyor.

Birine “Amma palavracısın ha…” dediğimde aslında ne dediğimi çok iyi biliyorumdur ve şunu söylüyorumdur.

“Palavra sıkıyorsun ama benden kaçmaz, hemen anlarım. Çünkü ben palavranın alasını sıkarım.”

Neyse burada keseyim. Çünkü bu parantezin Mümin Sekman’ın sunumuyla bir alakası yok. Bir de bu sıfat mekanizmasının çalışmadığı durumlarda var bence… Gerçi bu bakış açısı bana kendi davranış ve düşüncelerimi incelemekte çok faydalı oluyor. Ayrıca çok eğleniyorum.

Mümin Sekman’dan öğrendiğim ve çok hoşuma giden bir şey de şu oldu. Çinlilerin bir deyişi varmış bu konuyla ilgili. İşaret parmağını uzatıp birini suçlarken, kıvırdığın diğer üç parmak gerçekte seni göstermektedir. Karar sizin. Çin ataları bilge mi değil mi? Ben çok güldüm.

Üçüncü kitap, yaptığı sunumun çevirisini üstlendiğim Gérard Glémain’den. Hem de adıma imzalı. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Kitapta da biraz ondan bahsediyor. Kendisi kuaför, kitabın ismiyse ustalıklı bir kelime oyunuyla saçları bozan bir başarı olarak da algılanabileceği gibi, şapka çıkartan bir başarı anlamına geliyor. Bugün bir kozmetik fabrikası sahibi. Sıfırdan var ettiği ve sahibi olduğu 572 kuaför salonundan oluşan Saint Algue markasını sattıktan sonra deniz yosunundan oluşan güzellik malzemelerine yönelmiş. Ben de hayranlık uyandıran ve birazcık da kendimden bir şeyler bulduğum, onun bitmek tükenmez enerjisi, hayal gücü, kendine inancı, azmi ve cesareti oldu. Kendime benzettiğim kısmı hayal gücü ve çok farklı işleri denemiş olması. Başarılı bir kuaförken, 40-45 yaşları arasında belki de tüm insanların yaptığını yaparak kendini sorgulamaya başlamış. Ben ne yapıyorum böyle? İstediğim bu mudur? Ot gibi devam ederek hayatın yanından geçip gidiyor muyum? Bana sorarsanız pek de ot gibi değil ama. Ne otlar var çünkü… Ve her şeyi bırakmış.Yaklaşık 3 sene gibi bir zaman içerisinde bakın neler yapmış? Neden üç sene diye sordular. Çünkü eşine söz vermiş. Pazarlıkları böyleymiş. Bu seneler zarfında 3 restoran, 1 huzurevi, 60 lojmanlık bir emlak işi ve biri 800 metre kare ve diğeri 1200 metre kare olmak üzere o zamanların en büyük iki diskosunu açmış. Kiminde çok başarılı olmuş, (huzurevi), kimini kendi dediğine göre yüzüne gözüne bulaştırmış (restoran) ancak 3 senenin sonunda hepsini satarken toplamda epeyce para kazanmış. Çok eğlendim ve karıma desteği için teşekkürü borç bilirim diyor.

Bana ilginç gelen hayatının bu yönleri dışında sürekli tekrar ettiği bir de şu sözü var ki örneklerini de çok sık görüyoruz . “Önemli olan yöntem sahibi olmak ve çok çalışmaktır. Mesleğinde en iyi olmayabilirsin ancak belirli bir iş modelin ve kuralların varsa ve üstüne de çok çalışıyorsan başarılı olmaman için hiç bir engel yoktur.” Bu, biraz da bana Mc Donalds’ları hatırlatıyor. Yakından inceleyince çok da lezzetli değiller ancak işmodelleri muhteşem. Her şey kağıtlara dökülmüş, net ve belirli. Dolayısıyla kim olsa yapar. Önemli olan iyi işleyen bir iş modeli çıkarabilmek. Gérard Gléman’da aynısı yapmış. Bütün enerjisini en baştan iş modeline vermiş ve durmaksızın iyileştirmeler yapmış.

Diğer konuşmacılar arasında Migros kart örneği çok mükemmeldi. Ünlü dağcımız Tunç Fındık 14×8000 projesinde Himayalarda’ki bir tırmanışı ekip ruhunu ve başarıya doğru adım adım ilerlemeyi göstermek üzere fotograflarla belgeledi. Katmandu, Nepal ve tırmanış ve zirve görüntüleri muhteşemdi. Şu da ilginçti. En zirveye çıkmak, geriye doğru gidip gelmelerle dolu. Mehter takımı gibi yani. Yavaş ama emin bir şekilde. Bunu da öğrenmiş oldum. Ekipten iki kişiyi kaybetmişler. Bu da işin en acı tarafı olsa gerek.

En son olarak da, seyircilerden seçilen 130 kişi (tabii hemen ben de fırladım sahneye) darbukalar ve teflerle birlikte aynı ritmi aynı anda yaparak büyük ses çıkarmayı öğrendik. Ve kısıtlı bir süre içinde ekip ruhu kurduk. Anlatılacak daha çok şey var. Gerçekten yoğun ve güzel bir gündü. Çok yorucu da olsa böyle çalışmaya can kurban.

Reklamlar