> Dün akşam Kieslowski’nin Aşk Hakkında Kısa Bir Film adlı filmini izledik. Topluca. Bilmem bahsetmişmiydim? On beş günde bir pazartesileri aynı edebiyat atölyesi gibi düzenli katıldığım bir de film okuma atölyesi var. Sene içinde 15’e yakın film izleyip daha sonra bu filmler hakkında yazılar yazacağız. Düzenleyen Amargi Kitabevi. Animatör Aslı Güneş. Önce filmi seyrediyoruz. Daha sonra Aslı film hakkında genel bilgileri veriyor. En sonunda da okumaya, tartışmaya başlıyoruz.

Kieslowski’yi ben Kırmızı, Mavi ve Beyaz’dan oluşan Üç Renk üçlemesinden ve Veronique’in İkili Yaşamı adlı filmlerinden tanıyor ve seviyordum. Ancak bu filme konu olan bu çok özel projesinden haberim yoktu.

Kieslowski 1988 yılında Dekalog adını verdiği ve Musa’nın 10 emirinden her birinin modern bir yaşam öyküsüyle anlatıldığı 10 kısa filmden en beğenilen 2 öyküyü genişleterek uzun film haline getirmiş. Bunlardan bir tanesi Öldürme Hakkında Kısa Bir Film ve diğeri dün akşam izlediğimiz Aşk Hakkında Kısa Bir film. Fotografta da görüldüğü gibi ödül sahibi bir yapıt. Hemen baştan belirteyim, muhteşem bir öykü olmasına rağmen, ki ben defalarca bıkmadan seyredebilirim, durgun avrupa sanat filmi dediğimiz türden. Baştan bilerek seyretmekte fayda var. Hani beklentiler büyük olursa hayal kırıklığı vacip olur meselesi. Özellikle filmin ilk yarısı birinin birini dikizlemesiyle geçiyor.

10 emirden 10.cusuna denk gelen bir öykü: Komşunun evine tamah etmeyeceksin; komşunun karısına yahut kölesine yahut eşeğine yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin.

Ben bu filmi o kadar beğendim ki, ilk fırsatta projenin diğerlerini de tamamlayıp seyredeceğim.

Bu filmin bu yazının başlığıyla ne ilgisi var? Durum şöyle. Biz filmi seytrettik, akabinde de tartışmalar, konuşmalar, fikir değişimleri başladı . Bir anda farkettim ki, hepimiz, ama gerçekten hepimiz iki satır laf arasında bu başlıkta yer alan kelimeleri ardı ardına kullanıyoruz. Hem de hiç sektirmeksizin ve farkına varmadan. Önce saymaya çalıştım. Baktım yüzleri, binleri aşacak. Matematik bilgim yetmeyecek. Durdurdum.

İşin garibi ben yazarken, bir yandan da sanki birine anlatırmış gibi konuşurum. Bu anlamı olmayan kelimeleri pek fazla kullanmadığımı farkettim. Ancak iş konuşmaya gelince şöyle anlamsız bir cümle yapabilmek bana hiç de yabancı olan bir iş değil:

“Hani, yani, anla işte, şey canım!!!??**/”

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı dedikleri bu olsa gerek! Özellikle de “hani, yani” kısmı. Dün akşam bu kelimeler bir anda kulaklarımı tırmalamaya başladı. Dayanamadım ve atölyenin sonunu getiremeden çıktım, eve döndüm. Bugünden tezi yok önce kendi konuşmalarımda düzeltmeye başlayacağım. Eminim çok zor olacak. İyi bir yöntemi olan varsa paylaşsın derim.

Fotograf “Amazon.co.uk” sitesinden alınmıştır.

Reklamlar