>Eylül ayı gibi bir aralar illederoman grubuna katıldığımdan bahsetmiştim. O günden bu yana ayın kitaplarını buluşup tartışarak 3 ayı devirdik. Günden güne de sayımız artıyor. Geçen ayın moderatörü bendim. “Mutlaka Okunacak” ayın kitabı olarak ilk çıktığı aylarda, şubat 2009, hemen satın aldığım ve bir türlü okumaya kıyamadığım, nedense?, ben biliyorum tabii nedenini, Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ni önermiştim. Meğersem hepimizin okumak istediği bir kitapmış. Ben de parmak basmış olmuştum.

Bu arada utanarak belirteyim. Toplantımız dün akşam saat 19’daydı ve ben kitabı yine aynı gün saat 13:00 sularında ancak bitirdim. Kitabın macerasına hemen geçeyim. O kadar çok şey var ki üstüne konuşulacak. Hepsini sıralamaya çalışacağım. Hepimiz keyifle konuştuk, tartıştık..

Kitap değişik bir tarz. Deneysel edebiyat türünden. Ben şahsen daha önce böyle bir anlatım tarzı ya da türle karşılaşmamıştım. Gerek dili, gerek anlatımı açısından çok sürükleyici. Dedikodu yapmayı seven, başkalarının öykülerini dinlemekten hoşlanan, hatta Hürriyet’in ikinci sayfasında yer alan skandal haberlerini heyecanla takip edenler için birebir. Ancak kitabı bu olaylara dayanarak hafife almak bence yanıltıcı olabilir. Çok güçlü alt metinlerin varlığını derinden hissettim. Çerçeveyi tam bir şekilde oturtabilmek için alt yapım çok dolu değil. Ama elimden geleni yapacağım.

Kitapta Tunç, 300’ün üzerinde karakteri ele alıyor. Ve bu karakterler çok detaylı ve net bir şekilde çizilmiş. Hatta o kadar ki, her birini gözümün önünde kolayca canlandırdım. Örnek; Kulaksız Ziya, Bedia Hanım, Kız İsmet, Nebahat Hanım, Barış Bakış, Türkan Hanım, Veda Alkan, Faik Abacı, Hamdi Tutuş, vs… Sayfalar ve öyküler arasında kaybolanlar için en sonda bir indeks verilmiş. Çok zekice ve saygı isteyen bir düşünce. İşin komik tarafı bu kadar çok kişinin dahil olduğu bir romanda asla bir akıl karışıklığı, tekrar yok. Tüm öyküler net olarak akıla kazınıyor. Pisi, yeni üyemiz ve ben kitabı okurken üçümüzde bir yandan bir aile ağacı diyagramı çizmeyi düşünmüşüz. Hatta başlayanlar bile olmuş. Bu projeyi yaz aylarına bıraktık. Hatta Pisi, Ayfer Tunç’a yazıp istemeyi teklif etti. Nasıl olsa o kendine bir tane yapmıştır diyerekten. Bilmem Tunç bu teklifimizi nasıl karşılar?

Kitabın ilk 70 sayfasında, bir anda çok fazla karakter işin içine girince ufak çapta bir panik yaşadım. Nasıl aklımda tutacağım tüm bunları şeklinde. Çünkü anlatım tarzı şöyle: hani bir arkadaşınızla sohbete başlarsınız, laf lafı açar, laf kapıyı açar. Çayın yanındaki kekin tarifinden başlayarak kendinizi bir anda dünyayı kurtarmaya çabalayan ulvi ve ilmi kişilikler olarak tanımlarsınız, işte bu kitap da öyle. Her bir kişi başka bir kişi ve öyküye pencere açıyor. İç içe pencereler açılıyor. Ancak bir müddet sonra bu pencereler kendi üstlerine kapanıyor ve sizi hapsediyor gibi bir şey… Okumak lazım, okumak. Kesinlikle. Anlatmakla olmaz. İlk 70 sayfadan sonra kendimi kitabın ritmine bıraktım ve öyle korktuğum gibi de karışıklık olmadı. 286’ıncı sayfaya geldiğimde deliler evinde annesinin kapatması olarak bulunan Barış Bakış’ın şu sorusuyla “Türkler neden denize sırtını döner?” okuma tarzım kendiliğinden değişti. Kopuk parçalar yerini bulmaya başladı. Hem okumaya devam ettim, hem de beynim kendi içinde kendi öykülerine devam eden başka alt metinleri okumaya devam etti.

En çarpıcı ana fikir; hepimiz bir yerde kardeşiz ve dünya ne kadar küçük. Diğer bir değişle 1967’de psikolog Stanley Milgram’ın ortaya atmış olduğu “Six Degrees of Separation” teorisine göre, hepimiz birbirimizden sadece 6 kişi uzaklıktayız. Tunç’un kitabında yer alan tüm bu kişiler de bir şekilde o Karadeniz sahilinde denize arkasını dönmüş bir bina içindeki deliler evi sakinleriyle bağlantılı.

Diğer bir nokta, iyisiyle kötüsüyle, safıyla, uyanığıyla, eğrisiyle, doğrusuyla tüm insanlık halleri anlatılmış. Dolayısıyla sadece bir deliler evinin, hatta Türkiye’nin de değil, bir insanlık tarihi yenilikçi bir üslupla anlatılmış bu 464 sayfalık muhteşem yapıtta. Ve kullanılan üslubun da herkesin harcı olabileceğini hiç zannetmiyorum.

Başka bir noktaysa kitap boyunca kimin deli kimin akıllı olduğunun sorgulanması. İçerdekiler mi, dışarıdakiler mi? Dışarıdakiler hakkında anlatılan öyle şeyler var ki, peki bu içerdekiler kimler ki o zaman diye bir soru beliriyor akıllarda…

Hayatın ne kadar tesadüfi olduğu sorgulanmış. Kişinin yaptığı her bir hareketin, örneğin bu sabah her zamanki corn flakes yerine tost yemiş olmanın hem kişinin kendi tarihini ve o kişiye bağımlı olan diğer kişilerin tarihini dolayısıyla da bütün insanlığın tarihini değiştirdiği net bir şekilde gözler önüne sergilenmiş. Örnek: sabah tost yemek istiyorum, geç kalıyorum, servisi kaçırıp taksiye biniyorum, taksi kaza yapıyor vs, gibilerinden ya da sabah topuz yapıyorum, kapıdan çıkarken sokaktan geçen birisi beni başkasına benzetiyor, yanıma gelip soru soruyor falan, filan…

Bir sanatçı eserlerinde kendi bakış açısından algıladığı dünyayı temsil eder derler ya, işte Ayfer Tunç’da onu yapmış. Karman çorman bir hayat ve giderek de daha karmaşıklaşıyor. Kısır bir döngü bu. İçinden çıkılamıyor. Bu anlamda ilahi ya da kutsal metinlere gönderme yaptığını hissettim. Kainatın yaradılışında başlangıçta sonsuz sevgi var, aşk var. İlahi bir sevgi bu. Daha sonra ilk insan, ilk kardeş kavgası, ilk cinayet derken günahlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Dinler de bu anlamda insanları günahlardan arındırmak amacıyla doğmuş. Bunu yapamazsak eninde sonunda kıyamet günü gelip çatacaktır. Kitapta dini öğütler yok yanlış anlaşılmasın.

Kitap, deliler evinde konuk konuşmacı psikolog Ülkü Birinci’nin 14 şubat sevgililer günü nedeniyle Aşk: Özveri mi? Benliği Korumak mı? başlıklı konferansı ile açılıyor. Ve yine Barış Bakış’ın günlüğünde sevgilisine hitaben yazmış olduğu bir cümle ile bitiyor. Tabii o arada dışarıda “kıyamet” kopuyor.

Aşk Özveri mi? Benliği Korumak mı? konusuna konuşmacı, dinleyicilerin ilgisini çekmek amacıyla üstünde çıplak kadın göğüslerinin olduğu bir fotograf bulunan power point sunumunu yapıştırıyor ve şöyle diyor: aslında hiç biri, önemli olan bu…

Özveri bana göre bir anlamda kişinin kendi eksiklerini bir başkası yoluyla tamamlaması halinde ortaya çıkıyor. Bir anlamda eksik olan benliği tamamlama yani… Benliği korumak ise olgun bir savunma mekanizması olan yüceltme, yani; kişinin sahip olduğu dürtülerin, örneğin cinsellik dürtüsü ki kitapta bu hemen hemen her öyküde belirgin ve mevcut, değişim göstererek “sosyal olarak kabul edilebilir bir alanda çaba harcama”ya yönelmesi. Aşk’da bu yüceltmelerin bence en büyüğü, en kuvvetlisi.

Kıssadan hisse, bu kitap öyle göründüğü gibi sabun köpüğü değil. İncele incele bitmeyecek türden. Bana neden yedi günahı hatırlattı. Çünkü içi günahkarlarla dolu. Bir de her bir öyküde düşman kardeşler var. En net olanı ise Kabil ve Habil ilişkisine, ilk cinayete ve suçluluk duygusuna gönderme yapan Hamdi Tutuş’un öyküsü. Aynı Barış Bakış’ın önemli bir rol üstlenmesi gibi Hamdi’nin de kitabın bütünlüğünde oynamış olduğu rol bence çok önemli. İlk sayfalarda beliriyor ve son sayfalarda çözümlenmesiyle alt metin çerçevesini yerine oturtuyor.

Tüm bunlar, benim kitap hakkında söyleyeceklerim. Okumadan geçilecek bir kitap değil. Üstelik modern anlamda bir yazım tarzına sahip olması da bir artı değer. Yazma süreci hakkında Tunç’la özel bir görüşme yapmayı çok isterdim. Uzun zamandır bu kadar eğlendiğim ve aynı zamanda üzerine bu kadar düşündüğüm bir kitap okumamıştım. Kendi adıma mutluyum.

Benim çıkarmalarım:

Aşk bir delilik.
Herkes aşık.
Toplum hasta.
.

Reklamlar