>Bu köşe benim köşem.

Köşe olmak… Köşelenmek… Köşeyi dönmek… Köşeye sıkışmak… Köşeye çekilmek

Ne olursa olsun baştan kabulüm. Sahipleniyorum.

Bu köşe benim köşem.

Öyleyse bu işe en başından, köşeye yerleşmekle başlayalım…

Peki nasıl olacak bu iş?

Bir şirkette yeni bir işe başlıyor olsam, bir ofisim olur, geniş pencerelerim, bakınca yüzüme gülümseyen manzaram, beyaz duvarlarım, duvarlarım da sevdiğim ressamların tabloları, tahta masam, masamın üzerinde canlı çiçeklerim ve sevdiklerimin fotografları olur. Bir köşede telefonum durur. Sonra da dizüstümü tahta masamın üzerine yerleştirir, dinginlikle çalışmaya başlarım. Siz de benim müşterilerim olursunuz. Zaman zaman sizi misafir ederim. İnce belli, sırça bardaklarda, billur gibi bir çay ikram ederim. Gün gelir siz beni ağırlarsınız. Çam sakızı çoban armağınımı alır, güle oynaya giderim. Ne istediğinizi söylersiniz, ne yapabileceğimi açıklarım. Bir şekilde anlaşmaya varırız. Zaman geçtikçe iş ortaklığımızın yanısıra dostluğumuz da pekişir. Hatta çoğu zaman iş biter, kurulan ağlar baki kalır.

Bunların hepsi yüz yüze olur. Siz beni ve makamımı bilirsiniz. Telefonda sesimin tınısı tanırsınız. O anki duygularımı hissedersiniz. Ben de sizinkileri…

Şimdi durum biraz daha farklı.

Sanal ortamdayız. Üzerinden bilgilerin gidip geldiği upuzun ve ince bir tel hayal edin. Hatta artık tel bile değil, havada görünmez bir dalga… Masmavi bir okyanusun, üzerinde usta sörfçüleri taşıyan, tepesi beyaz köpüklerle bezenmiş, yüksek mi yüksek bir dalgası gibi… Bir yakasında ben varım, diğerinde siz, okuyucular. Bu mavi dalga beni size taşıyor, sizi de bana…

Taşıyor ama, benden size ulaşanlar, etten kemikten değil, belirli bir anlam ifade etmesi için ardarda özenle sıraladığım, alfabemizin yirmi dokuz harfinden oluşan, okuyanın zihninde kelimelere ve cümlelere dönüşen şifreler…

Köşeme yerleşmeye çalışırken neden bunları anlattım?

İçimde şöyle bir korku var. Yanlış anlaşılma ya da yanlış anlama korkusu. Doğru ya… ben yazıyorum ama, yazdıkça karşımda okuyanın tepkilerini göremiyorum. Bu da beni biraz tedirgin ediyor. Diğer yandan, bir konuda da içim çok rahat. Çünkü sizlere o anki düşüncelerimi, yaşadıklarımı ve hissettiklerimi kendi bakış açımdan samimiyetle aktaracağıma eminim. Zaten başka türlüsü elimden gelmez.

Yerleşme yazısına ek olarak, bir de çocuk sahibi olma kararımızı nasıl aldığımızı anlatmak istiyorum. Gerçekte eşimin nedenlerini pek bilmiyorum. Sadece aynı ana denk geldi, birbirimize baktık ve derinden arzu ettik. Bunu biliyorum. Sonra da işe koyulduk.

Çocuk sahibi olma isteğim. Bir kıskançlık öyküsü.

Aslına bakılırsa, kıskançlık öyle olumsuz ve utanılacak bir duygu değil. Her şey, bu duygunun akabinde gösterilen tepkiye ve davranışa bağlı…

Beş yıldır evliyiz. Fransa’da yaşıyoruz. Geç olsun, hiç olmasın misali hala öğrenciyiz. Paramız yok. Mutluyuz. Geziyoruz. Tozuyoruz. Çalışıyoruz. Delilik yapıyoruz. Yazları memlekete bile dönmüyoruz. Egoistçe hayatı sömürüyoruz.

Baktılar olmayacak memleketten bedava uçak bileti gönderiyorlar.

“Hadi, bir kerecik gelin artık, çok göreceğimiz geldi” diyorlar.

Biletleri elimize alınca, öncelikle başka bir ülkeye gidiş-dönüşe çevirebilir miyiz acaba diye uğraşıyoruz. Baktık olmayacak, ne yapalım kadermiş deyip, 1993 yılının sıcacık bir ağustos ayında memleketin hava alanına ayak basıyoruz.

Eşimin ağabeyi bizi havaalanında karşılıyor.

“Hadi çabuk olun. Doğru hastaneye gidiyoruz.”

“Yaaa, neden yaaaa… Bir soyunup döküneydik.”

“Olmaz, olmaz. Kesinlikle hayır. Şefika yeni doğum yaptı. Bebeği bile göremeden sizi almaya geldim. Sonra dinlenirsiniz.”

Odadan içeri girdiğimizde, bir yandan perişan, bir yandan da kelimelerle tarif edilemeyecek kadar mesut ve gururlu bir yüz ifadesi ile, kucağında bebeği, dinlenen Şefika’nın görüntüsü bugün bile aklımda. İşte, o an eşimle göz göze geliyoruz. Ve, hiç konuşmasak da, birbirimizin halinden anlıyoruz. Bizim de bir çocuk sahibi olma zamanımız çoktan gelmiş de, geçiyormuş bile. Sadece farkında değilmişiz…

Reklamlar