> Uzun zamandır tatlı tatlı rüyalar görüyordum. Hem mennundum halimden hem de için için bunun acısı elbet çıkacak bir gün diyordum. Kısmet dün geceyeymiş. Bu arada bazı arkadaşlar vardır, ellerine geçirdiklerini bir köşeye kıstırırlar.
“Biliyor musun dün gece rüyamda ne gördüm?” “Hayır, bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum” dersiniz. O ısrarla devam eder.
“Ama bak bu seferki çok ilginç. İnanamazsın.” Hay allah yani, rüya olsun ve ilginç olsun. Duyulmadık bir şey. Neyse işte ben de onlara benzedim. 10 senelik rüyasız geçen gecelerden sonra şimdi böyle her gece birer ikişere geçince görmemişin oğlu olmuş hesabı ben de günlüğüme yazıyorum.

Bu seferki rüyadan çok bir kabustu. Bir tür de uyarı mahiyetinde. Üniversite grubundan arkadaşlarla bir otobüs doldurmuşuz, güneydeki tatil beldelerinden birine gitmişiz. Otelin neredeyse üçte ikisi bizim grup. Aralarda tek tük yabancı var. Üniversite grubuma Antalya’daki sevdiğim komşularım, en uzun çalıştığım iş yerinden bir kaç kişi, Kiki ve arkadaş grubu (kızlar) ve hatta Babaanne de dahil. Böyle de bir karmaşa işte.

Her şey gayet hoş başlıyor. Tüm grup otobüsle giderken ben bizim düldülle arkalarından geliyorum. Eşyamız çok. Bavul bavul. Bir şekilde otele varıyoruz. Ben başka bir odada kalıyorum. Kızlar başka odalarda. Bir ara annem de çıkıyor ortaya. Nereden gelmiş, zaten ordamıymış bilmiyorum. Sık sık plajda ve restoranda karşılaşıyoruz.

Otelin iki tane sahili var. Tam ters yönlerde. Bir sahil kuzeyde, diğeri güneyde. Birinden diğerine gitmek için oldukça yürümek gerekiyor. Ben kuzey kumsalda güneşleniyorum. Kızlarsa güney kumsalda. Aklım onlarda, bir türlü gevşeyip, rahatlayamıyorum. Ya bir şey olursa ben oraya nasıl giderim, nasıl haberdar olurum falan. Neyseki Antalya’lı komşular da güney kumsaldalar. Onlara emanet ediyorum. Gerçi onların grup da kalabalık. Sohbet hoş.

Bir gece eğlence oluyor. Arkadaşlarım yüzüme bile bakmıyor. Dışlanmışım yani. Eh haksız da değiller. Aklım fikrim nerede bilmiyorum ama panik içinde oradan oraya koşturuyorum. Deniz kenarında sakin sakin bir kitap bile okuyamıyorum. Eşyaları yerleştirmeye çalışıyorum. Her yer dağınık.

Asıl kabus, bir şekilde geri dönüş zamanında baş gösteriyor. Bizim bütün eşyalar bir çok odaya yayılmış. Hem de tanımadığım insanlarla aynı odalarda kalırmışcasına. Arıyorum, buluyorum. Tam her şey bitti, tamam diyorum. Bir yerlerden haber geliyor. Haydi, yine o odaya gidiyorum. Ertesi gün erkenden yola çıkılacak. Biran evvel toparlanıp yatıp uyumak lazım ki yol yorgunluğu olmasın. Ayrıca şöför benim ve yolda araç sürerken uyumalarım meşhurdur. Tam bu arada son bir odadan haber geliyor, koşun eşyalar var diye. Uçarcasına gidiyorum.

Öyle güzel bir odaki. Güney sahiline bitişik. Boydan boya cam balkon. Hemen bembeyaz kumlara ve masmavi denize çıkılıyor. Ancak gece olduğundan otelin ışıklandırması var tabii. Etrafta palmiyeler. Velhasıl, dışarda cennet mekan bir görüntü. Ancak o güzelim odanın içi bana cehennem. Kumsala en yakın oda bu olduğu için, ben tam tüm eşyalar bitti derken en çok eşyanın bu odada olduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyorum. Bazıları kullanılmış, yerlerde, ıslak, pis, kumlu, karman çorban. Arada hiç kullanılmamış katlı duranlar da var. Raflar, dolapların içi silme dolu. Nasıl lanet ediyorum bu kadar şeyi neden getirdik diye. Bavullara sığmıyor. O çok sevdiğim poşetleri getiriyorlar. Her biri bir başka mağazadan. Fazla doldurulmaktan sosis gibi şişmiş bir kenara yığıldıkça yığılıyorlar. Son dolaba başlıyorum. İçinde babaannenin işli örtüleri. Bir bunlar eksikti diyorum. Niye getirdikki sanki bunları. Otel odasındaki televizyonun üzerine dantel örtü mü serecektik. Hiç kullanılmamış güzelim yatak örtüleri. Masa örtüleri. Bu arada bahsetmeyi unuttum. Bu odada yemek pişirme imkanı da varmış. Yiyip yiyip artıklarını yere atmışız. O artıklar giysilere, havlulara yapışmış. Pislik, pislik,…

Sonunda oturup ağlıyorum. Ben ağladıkça raflar doluyor. Nereden çıktıklarını bilemediğim eşyalar. Poşetlere dolduruyorum. Bir bakıyorum dolaplar yine dolu. Arkalardan bir yerlerden göremediğim eşyalar kalmış hep. Kızlar çoktan yatmaya gitmişler. İş yerinden arkadaşım fedakar Zeynep beni bırakmamış. Ama onun da canına tak etmiş artık. Bir yatağın üzerine uzanmış, uyuklar vaziyette beni bekliyor. Hadi artık topla şunları da gidip zıbaralım dercesine.
İşte o sırada saat sabahın 5:15’ini çaldı ve ben de uyandım. Yani işte bu kadar. Yorumu, sabır gösterip de okuyanlara kalmış.

Reklamlar