> Geçen hafta ailecek seyrettiğimiz bu iki amerikan filmini çok beğendim. Sunshine Cleaning’den daha önce de bahseder gibi olmuştum. Okulun en imrenilen ve en güzel pon pon kızının gerçek hayata geçince “bocalaması” üzerine bir film. Bocalamak tırnak içinde çünkü belirli toplum kuralları içerisinde “loser” etiketi takılan biri. Güzel olmasına rağmen diğer kız arkadaşları gibi iyi bir evlilik yapamamış. Sevdiği çocuğu kendi sınıfından birine kaptırmış ancak yine de onunla evlilik dışı bir çocuk yapacak ve haftada bir iki gün otel odasında buluşmaya devam edecek kadar cesur. Üç kuruşluk servetini başarısız iş girişimleriyle sürekli batıran bir baba. Torununa doğum gününde dünyayı vaad edip, sonunda mahelle bistrosunda bir pastayla kutlayan bir dede. Uçuk ve cool takılan işsiz bir kız kardeş. Temizlik yaparak hayatını kazanmaya çalışan bu sıra dışı annenin yine sıradışı bir işle içinde bulunduğu züğürtlükten sıyrılışı. Meydan okuması. Farklı biri. Hayatı ciddiye almayan, geldiği gibi yaşayan bir genç kadının bir anlamda toplumdan intikamı. Hem de toplum kurallarını ihlal edenlerin bıraktığı pisliği temizleyerek. Gerek cinayetler, gerek intiharlar olsun, her ikisi de insanoğluna yasaklanmış şeyler. Kadın yönetmen Christine Jeffs’den tam bana göre bir film.

Tiplemeler acayip komik. Özellikle baba ve kızkardeş. Çocuk okuldan eve dönüyor. Anne, bana piç diyorlar. Piç ne demek? diye sorduğunda, kızkardeş çok Cool bir şey demek diye cevaplayarak bir de üstüne çocuğa doğum gününde üzerinde ben bir piç’im yazılı bir tişört alıyor (burası yalan olabilir, tişört değilse de ona benzer bir şey).

İkinci film daha da beter. Güzellik yarışmasına katılıp kraliçe seçilme hayalleri kuran küçük bir kızın komik hikayesi ve yine bu doğrultuda toplumun eleştirisi. Küçük kız tombul, gözlüklü ayrıca da hiç bir yeteneği yok. Ne şarkı söyleyebiliyor ne de başka bir yeteneği var. Bütün film boyunca büyük babanın kıza bir dans numarası çalıştırdığını biliyoruz ve gösteriyi ancak filmin sonunda izleyebiliyoruz, anında kopuyoruz ya da yarılıyoruz. Film aslında bir yol filmi. Tüm aile, küçük kızın 8 aydır hiç konuşmayarak eylem yapan manyak abisi, çünkü jet pilotu olmasına izin verilmesini istiyor, amerikanın 1 numalalı Proust uzmanı profesör, sevgilisini rakibine kaptıran homoseksüel, intihar ederek kurtarılan ve hastaneden yeni çıkan bir dayı, tek başına kalmaması tavsiye edildiğinden kız kardeşine taşınıyor, porno meraklısı bir büyük baba, sürekli birbirini iğneleyen ama sevgileri de gözden kaçmayan bir anne ve baba minibüse doluşup amerika’nın bir ucundan diğerine yolculuk yapıyorlar. Amaç Miss Little Sunshine yarışmasına yetişmek. İtalyan komedi filmlerini aratmayacak düzeyde iyi bir film. Jonathon Dayton ve Valeri Faris’in yönetmenliğinde ödül almış.

Sonuç olarak her ikisini de zevkle seyrettik. Senaryolar çok güçlü. Bu ikisi benim filmlerim diyebilirim. Bir de Juno ile Into the Wild var tabii ki. Aslında bir çok film var. Aynı kitaplar gibi, ne seyretsem ne okusam beğeniyorum. Şansıma da pek kötüler yoluma çıkmıyor.

Reklamlar