>Masaya gelen garsona bir bardak sıcak şarap yanında da gürül gürül yanan bir şömine ısmarladı. Sabahtan beri yağan yağmur bir türlü dinmek bilmemişti. Buluşacakları lokale adımını attığı anda içeride onun başka biriyle konuştuğunu görmüş hüzünlenmişti.

Biraz sonra garson şarabını getirdi. Tepsinin içindeki diğer tabakta kenarları kırmızı kiremitlerle döşenmiş, taştan, üst mermerinde sepya fotoğrafların dizili olduğu, içinde yanan meşelerin çıtırtısının bütün salonu doldurduğu büyük bir şömine vardı. Tabağın içine atladı. Şöminenin önünde, dört bir kenarına burgulu sırma ip geçirilmiş, köşelerinden sarkan uzun püskülleriyle, yerde duran büyük yeşil mindere uzandı.

“Seni bekliyordum” dedi arkadaşı “Geciktin”.

“Çok trafik vardı. Oysa ben elimden geleni yaptım.”

Dün akşam Fahrenheit 451’i seyrettik. Kitapların yakıldığı bir gelecek dünya. Amaç insanların mutsuz olmasını önlemek. Kitapları okuyup, olur olmaz boş hayallere kapılmanın insan sağlığına zararlı olduğunu iddia eden baskıcı bir toplum yönetimi. Daha çok idaresi kolay, robot gibi itaat eden toplumlar yaratma emeliyle hareket eden bir sistem. Evlerin, binaların alev almaz malzemelerden yapıldığı, yangınların ortadan kalktığı bir dünyada itfaiyelerin tek görevi gizli saklı kalmış kitapları bulmak ve onları yakmak. Fahrenheit 451 derece ise kağıdın tutuştuğu sıcaklık derecesi. İşte böyle bir dünyada bir itfaiye eri, okumayı savunan ve inatla gizli gizli okumaya devam eden bir öğretmenle tanışıyor. Filmde ispiyonculuktan tutun, kin, nefret, korku, cesaret, baş kaldırı, her şey var. Bazı film teknikleri, günümüz bilim kurgu filmleri göz önüne alındığında oldukça komik.

Ray Bradbury’nin kitabından uyarlanmış bir François Truffaut filmi. Yönetmenin fransız olmasına rağmen film ingilize çevrilmiş. Dün akşam evde kalabalıktık. Film konu itibariyle çok ilgimizi çekti. Sonunu merakla bekliyorduk. Ancak bir türlü seyredemedik. Gözlerimiz kapandı. En sonunda daha uygun, başka bir zaman yeniden başlamak üzere durduk. Garip bir durumdu gerçekten.

Reklamlar