> İlle de Roman Olsun Kitap Kulübü 3 ayda bir Baba Klasikleri (Baba Klasikler=1000 sayfa civarı) okumaya karar verince öneriler gelmişti. Sitede anket açıldı. Benim favorim de Ve Durgun Akardı Don olmuştu.

Ve Durgun Akardı Don’un benim için ayrı bir yeri var. Orta birinci sınıftayken ilk kez kendi isteğimle kütüphaneden seçerek alıp okuduğum bir kitap. İlkokul boyunca Ayşegül, Ayşecik serilerinden, Tina dergisinden, Milliyet’in mavi kalın kapaklı sevimli kitaplarından başkaca bir şeyler pek okumadım. Bir de annemin geceleri bana okuduğu Anjelik vardı:)

Orta okula geçince, İtalyan Lisesini kazanmıştım ama müdürü ahbap diye beni başka bir özel okula yazdırdılar. O zamanlar o okullara Palas denirdi. Bastır parayı al diplomayı şeklinde adları çıkmıştı. Yani bazıları için olabilir tabii ama bizimkiler okul taksitlerini bile zar zor öderlerdi. Dolayısıyla ben o şansı yakalayamadım. Ama bir sene sınıfta para toplayıp ingilizce sorularını satın aldığımızı gayet iyi hatırlıyorum. Sonuç ne oldu aklımdan çıkmış. Belki de zeki arkadaşlardan birisi bizi keklemiştir:)

Bu okulun daha önceki ilkokullarımdan görmediğim kocaman bir kütüphanesi vardı. Tahta raflar, eski tarz koltular, cilalı tahtadan büyük bir masa. Şu an bende bıraktığı izlenim Harry Potter’daki kütüphanenin minyatürü şeklinde. Ders aralarını ve öğlen tatilini bu mekanda geçirmeye bayılırdım. O yaşlarda en hoşuma giden de Anatomi Atlasını alıp gizli gizli kadın ve erkek yapılarını izlemek olurdu. Hani ilk sayfada önden çıplak bir fotograf vardır. Daha sonra ince saydam yapraklar açıldıkça iskelete kadar dökülür.

İşte bu kütüphanede ŞOLOHOF’un Ve Durgun Akardı Don’uyla tanıştım. Tektaş Ağaoğlu’nun çevirisi o zamanlar Ağaoğlu Yayınları’ndan ciltli 4 ayrı kitap halinde yayınlanmıştı. O yıllarda ilgimi Don kelimesi çekmişti. Tabii ki Sovyetler Birliğinde bir ırmak olduğunu bilmiyordum ve bildiğimiz ayağa giyilen Don zannetmiştim. Akmasına da akıl sır erdirememiştim. İçimden nasıl yani diyordum. Utana sıkıla birinci cildini ödünç aldım ve eve gittim.

Sonra kitap öyle bir sardı ki, 4 cildi birden arka arkaya devirdim. Ertesi sene okula geldiğimde o güzelim kütüphanenin yerinde yeller esiyordu. Otuzar kişilik iki sınıfa dönüşmüşlerdi. Çünkü kütüphaneden faydalanan benim gibi üç beş kişi vardı ve sınıf açılımı okul açısından daha karlıydı. Ne kısır ve fırsatçı bir düşünce.

Neyse ben bu kitabı çok erken yaşta severek okuduğumdan geçen sene sahaflarda Yazko baskısını görünce dayanamayıp almıştım. Yazko’da benim başka bir anıma denk gelir. İlk kurulduğu zamanlar taksitle satış yapardı. Ben de satış elemanlarından biriydim. İlk önce kendim satın aldım. Kütüphanem telef olduğundan malesef şu an hiç biri elimde yok. Daha önce anlatmıştım. Zamanla satışlarım iyi gitmeyince başka bir iş buldum.

Herman Melville’in Moby Dick’i ise sırada bekleyen başka bir klasik. Küçüktüm, filmini görmüş ve pek beğenmemiştim. Geçen senelerde Melville’in kısa bir öyküsü Katip Barthleby’i okuduktan sonra karar değiştirdim ve bu çok övülen kitabı alarak sıraya koydum.

Cervantes’in Don Kişot’u da keza öyle. Öyküsü o kadar laçka olmuş ki okumadan ben biliyorum havasına sokmuştu beni. İlk roman olarak değerlendirildiğini duyduğumda alıp okumayı istedim. Bir türlü sıra gelmedi. Ancak sayfalarını karıştırırken bir çok sayfasını öylesine aradan dereden okudum. Don Kişot aslında küçük öykülerden oluşmuş bir bütün. İşte onlardan bir kaçını bir çırpıda yuttum. Çok eğlenceli. İronik. Baştan sona okumak İlle De Roman’a kısmetmiş. Hangisi seçilirse seçilsin sonuçta ankette yer alanları ve daha nicelerini okuyup tartışacağız.

Sefiller şu an elimde yok. Yazko’ların içinde vardı ve okumuştum. Sene 1987. Sonra filmler, müzikaller geldi, Fransa’dayken orjinalini okudum, daha bir sevdim. Yine zevkle bir daha okurum. Pek güçlü bir hafızamın olmaması bu durumda avantaja dönüşüyor. O kadar da olsun ama değil mi? Daha önce okuyup ya da seyredip beğendiklerimi her bir seferinde sanki ilk defa ele alıyormuş gibi zevkle okuyor ya da seyrediyorum. Bazı yerlerinde bir garip “deja vu” hissi baskın çıksa da…

Reklamlar