> Bugün çok çalışkandım. Sabah çocukları servise verdikten sonra bize gelen Feng Shui’ci arkadaşımla evi sadeleştirme ve boşaltma çalışmalarına devam ettik. Arka oda neredeyse bitti. Tek başıma asla beceremeyeceğim bir düzenleme yöntemiyle tüm fazlalıklardan kurtuldum. Bu ilk düzenlemenin ardından bir ince ayar atmak gerekecek. Onu da tatil dönüşüne bırakıyorum.

Feng Shui’ci arkadaşımın saat 11:30 sularında gitmesinin ardından, sabah 7:00’de gelmişti, ben de hızımı alamadan 15:30’a kadar çalıştım durdum. Sonra mutfağa geçtim. Oturup Jean Jacques Rousseau’dan bir iki satır bir şeyler okuyayım dediğimde saat 17:00’ydi. Beş dakika içinde koltukta uyuyup kalmışım. 18:00’de apartman görevlisinin zili çalmasıyla uyandım. Eyvah kedilerin ve hamster’ların artı bizim yemeklerimiz yok. Koşa koşa alışverişe çıktıktan sonra, şehir merkezinde oturmanın avantajları, yarım saat içinde arabayı kullanmadan ki bu benim için en büyük rahatlık, tüm eksikleri alıp eve girdim. Yerleşme ve herkesin yiyeceği verildikten sonra salonda kucağımda notbuk’um hem yazıyorum hem de Orhan Pamuk’un sesinden Nabokov’un “My Russian Education”ı dinliyorum.

İlk fotograf bu cumartesi gidiyor olacağımız Danimarka’dan. Yılın ilk karı düşmüş. Arkadaşım evinden görünen manzarayı göndermiş. Aslında biraz da iyi oldu, her ne kadar bütün e-mesajlarında bana aman kalın şeyler getirin dese de geçen hafta satın aldığım gezi rehberindeki fotograflar Danimarka’yı günlük güneşlik ve her daim yaz günüymüş gibi gösterdiğinden bu manzarayı görmek bir anda beni hayal dünyasından çekip çıkararak gerçeklere odaklanmamı sağladı. Bavulu Uludağ’a kayak yapmaya gider gibi hazırlamakta fayda var. Bu arada inanılmaz eşyayla gideceğiz sanırım.

Geçen sene bu mevsimde Işıl Özgentürk Moskova’ya gitmişti. Döndüğünde bize giyinip soyunmaktan yorulduk perişan olduk şeklinde anlatırken çok fazla da ilgi göstermemiş yüzümde hafif bir gülümsemeyle dinlemiştim. Al işte başkalarına empati göstermemenin sonucu. Gülme komşuna gelir başına. Dışarısı çok soğuk, içerileri çok sıcak. Ve ben her dükkana, kitapçıya, müzeye, cafeye, restorana, otele, şatoya,vs… girdiğimde soğan gibi soyunup döküneceğim.

Dün akşam Taksim’deydim. Taksim anıtını çarşafa sokmuşkar. Yanlış anlaşılmasın onarım yüzünden. Yeni yıla cicili bicili girsin istemişler. 2010 yılı İstanbul Kültür kent olacak ya… Ama bir de iyi fikir bulmuşlar. Çarşafın üstüne kocaman bir fotografını basmışlar. Hani altında işte bu var, bilmeyenler görmeyenler öğrensin, özleyenler doya doya baksın.


Sonra Taksim meydanını yılbaşı için bir de güzel ışıklandırmaya başlamışlar. Dün akşam eve dönerken içim açıldı. Atölyedeki tartışma hayli ilginçti. Aile Mutluluğu’nun aslında kaderine razı olmak gibi bir çeşit farklı duyguları da barındırdığına karar verdik. Daha detaylı açıklama yarına. Bugün gerçekten çok yoruldum.

Şu Taksim’deki ışıklandırmalara bakarak ben yine Jean Jacques Rousseau’yu okumaya devam edeyim. Tolstoy’un bu adama hayran olduğunu sanıyorum. Hatta eminim diyebilirim. Yağmuru bol olsun, JJR iyi hoş da, bir şeyi bin kere tekrar etmiş. O kadar da uzun yazmasına ne gerek vardı. Ne zahmet etmiş. Yine de zevkle okuyorum o başka… Bir de şimdi Johann Staruss’un Viyana Valslerini koydum mu? OOOH, yeme de yanında yat. Şömine ve sıcak şarap istiyorum.
Reklamlar