>

Birgün evvelki karlı havadan sonra dün güneşi görünce hepimiz sokağa fırladık. Kaldığımız yer Aalborg’lulara göre şehir merkezinin oldukça (10 dakika) dışında. Bana kalırsa sıkı bir yürüyüşle de gidilir. Ama kar içinde hızlı yürümek hatta koşmak, denemedim sanılmasın, biz akdenizliler için neredeyse imkansız. Nefes kesen bir soğuk boğazdan girerek mideye kadar oturuyor.

Soğuk konusunda biraz abartmışız. Ya da çabuk alıştık. Hava alanına indiğimizde karşılaştığımız soğuk, Uludağ’da otobüsten indiğimizde karşılaştığımız soğukla kıyas bile kabul etmez. Şöyle bir de avantajı var. Anında buz kesip donduktan sonra çelik kesiliyorsun. Bir daha soğuk işlemiyor. Hatta sabah uyanınca “Aaa bugün de hava pek güzelmiş canım, düne nazaran oldukça sıcak.” dememize rağmen derece iyice diplere vurmuş çıkıyor. Bu da çözemediğim garipliklerden biri.

Şehir merkezi oldukça güzel. Binaların hepsi alçak. Yedi cücelerin şehri gibi. İstanbul’dan çıkmadan evvel havaalanında gözümü kapatsalar ve beni getirip Aalborg’un ortasına, en popüler caddesine koysalar sonra gözümü açsalar yine de nüfusunun 150.000 civarı küçük bir şehir oldunu anlarım. İşte öylesine bir yer burası. Çok sevimli. Sakin ve huzur verici.
Alıveriş caddesinde adım başı iç çamaşırı mağazalarının vitrrinleri var. Özellikle de yılbaşı için süslenmişler.
Aalborg’un en eski ve o zamanlar için izin verilenin üstünde en yüksek binası eskinin en zengin bir tüccarına ait. Aşağıdaki fotografta modern sokak lambasının arkasında görülen sevimli bina. Aile kanallar yoluyla mal getirip işte bu binadan tüm Aalborg’a dağıtmış.

Danimarka tasarımlarıyla ön plana çıkmış. Eski ve modern bir arada. Antika bir meydanda uzay filmlerine yakışır konseptte sokak lambaları herkes tarafından kabul görmüş.

Şu mağazanın kapısını kızkardeş çok beğendi. Aklıma gelmişken her gece rüyalara devam. Hiç azalma olmadı. Dün gece dükkan dükkan dolaştım parfüm aldım. Parfümleri kitaplarla değiştirdim. Yarışmalara katıldım. Harry Potter’ların birinde suyun içinde bir şeyler arıyorlardı ya işte ben de aynı şekilde bir ortamdaydım. Bir üniversiteye gidiyormuşum. Binanın önünde kocaman bir göl. Gölün dibi yosun dolu. En sevdiklerimden! Yosunların arasına kitap saklamışlar. Dalıp o kitapları bulmak gerekiyor. Biz atölyedeki arkadaşlar arıyoruz hep birlikte. Ben de Paul Auster’ın New York Trilojisini çekip çıkarıyorum. Elimde kitap koşa koşa sınıfa giriyorum. Diğerleri benden önce tek kişilik tahta sıralara oturmuşlar. Elimdeki kitap biranda başka bir şeye dönüşüyor. Utanıyorum.


Bu fotograf kaldığımız yerden görüntüler. Evler bu düzende, hepsi bahçeli, ağaçlı ve çiçekli. Bu kar altında, yazlık gibiler demeye dilim varmıyor.
Aalborg’lular yere yakın yaşamayı seviyorlar. Çoğu evlerin kapısı kilitlenmiyor. Bebekler gündüz uykularını pusetlerin içinde kapı önünde dışarda yapıyorlar. Lokantaların, marketlerin önleri annelerini bekleyen pusetlerle dolu. Uyuyan bebeklerin çok soğuktan çok sıcağa girmesini engellemek için. Her pusetin içinde walkie-talkiler var. Ayrıca suç oranı çok düşük bir ülke. Herkes rahat. Korkusuz.

Yazacak o kadar çok şey varki, düzenleyip kağıda dökmekte çok zorluk çekiyorum. Ben ki lise yıllarında bir cümleden yola çıkarak destanlar yazan bir şöhrete sahibim. Ne var ki kompozisyon hocam tüm yazdıklarımın çöp olduğunu düşünerek on üzerinden iki’den fazla not vermezdi. Edebiyat notlarım on’dan aşağı düşmediğinden ikisinin karması bana karnede altıyı garantilerdi.

İşte yine bir iç çamaşırcının vitrini. Yolculuğun başından beri sadece detay çektiğim için kız kardeş benimle dalga geçiyor. Önce bütünü çekip sonra detaylara dalmalıymışım. Ama benim gözüm biri göstermedikçe bütünü görmez ki… Puzzle yaparken de büyük resmi görmesem bile orta parçaları kolayca birleştirebilirim.

Burası noel akşamının ertesi günü ve ondan sonraki gün de dahil olmak üzere tatil. Bugün pazar yine tatil. Dolayısıyla dün gezerken sokaklar bomboştu. Küçük meydanlardan birinde paten kayanlar vardı. Çok aç olduğumuzdan bir şeyler yiyelim de sonra kayarız dedik. Çıktığımızda patenci dükkanı kapayıp gitmiş. Eve döndük Brad Pitt’in Inglorious Bastards filmini bir defa daha seyrettik.


Aalborg’un ilginçliklerinden biri de Noel’in emzik bırakma sezonu olması. Şehirde süslenen ağaçların üstleri üzerine asılan emziklerle dolu. Bizdeki dilek ağaçları gibi. Emzik bırakma yaşı geldiği düşünülen çocuklar tüm emziklerini toplayarak getirip noel ağacına asıyorlar. Kimisi içine Noel babaya yazdığı mektubu da iliştirmiş.

“Sevgili Noel Baba. Ben artık büyüdüm kocaman oldum. Bak emziğe ihtiyacım yok. Onları sana veriyorum. Lütfen onlara benim için iyi bak. Ve bana karşılığında aşağıda listeye yazdığım oyuncakları getirir misin? Seni çok seviyorum, Victor 3 yaş”

Geldiğimizden beri havadaki bulutlara bakıyorum. Öyle güzellerki. Ya da belki tekdüze gri havayı gördükten sonra ben de cennet mekan hissi yarattı.

Mola bitti. Kaldığımız yerden devam. Sevgili günlük bugünlük de bu kadar. Vakit bulursam yine yazarım.
Reklamlar