> Ben küçükken İstanbul’a çok kar yağardı. Kış ayları gelince hevesle bu karlı günleri beklerdim. Dik yokuşlu bir evde otururduk. Altımda naylon torbalarla yokuş aşağı kaymak en sevdiğim eğlencelerdendi. Daha da iyisi Taksim meydanı, hani şu Gezi Oteli’nin karşısı, geçenlerde Sahaf Festivali’nin yapıldığı mekan, kocaman ve dikdörtgen bir parktı. Boş bir Olimpik havuz gibiydi. Havuzun dibinden yukarıya doğru çimenden ve çiçeklerden renkli yeşilli, eğimli duvarlar çıkardı.

Bütün İstanbul uyurken ben karın yağdığını gecenin sessizliğinden anlardım. Alaca karanlıkta pencereye koşup bembeyaz manzaranın güzelliğine vurulduktan sonra bir daha yatağa dönüp uyumam imkânsızlaşırdı. İçim heyecandan kıpır kıpır sabahın olmasını ve herkesin kalkmasını beklemek hoş bir acı verirdi.

İşte böyle sabahlarda babam da yeterince erken kalkar ve beni Taksim meydanındaki el değmemiş karlara götürürdü. Benden önce başka kimsenin ayak izinin değmediği, boş şehrin hâkimi kuşların ve sokak hayvanlarının bile henüz çiğnemediği taze karlarda yatmak, yuvarlanmak en büyük zevkimdi. Kar yağışı hiç bitmesin, zaman geçmesin isterdim. Lapa lapa yağan karın ardından güneşin belirmesiyle içimi bir korku kaplardı. O güzelim karların eriyeceği endişesiyle huzursuzluğum zirveye çıkardı. Yaz aylarının güneşini de pek sevmeyişim, belki bu yüzdendir kim bilir? Hep gölgelere bir yerlere saklanmaya çalışırım. Karlı günün ardından güneşin baş göstermesiyle gelen üzüntümü gören babam beni teselli etmek için merak etme bu güneş kar toplar derdi. Ona inanmaz gözlerle bakarken bir yandan da içimde bir umut kıvılcımı kendine yer bulurdu. Sonra gerçekten de babamın dediği gibi olur ve tüm şiddetiyle parıldayan güneşin ardından yine kar fırtınası baş gösterirdi.

İstanbul’da bundan böyle sadece yüksek yerlere kar yağar oldu. Boş parkların sayısı azaldı. Şehir sınırlarının da genişlemesi ve kalabalıkla birlikte tüm İstanbul uyurken erkenden kalkıp el değmemiş karlara erişebilmek neredeyse imkânsız oldu. Danimarka’ya gelene kadar bu anılarım aklımın bir köşesinde kalmış, yitmeye yüz tutmuş. Dünkü güneşli ve pırıl pırıl, karların erimeye yüz tuttuğu bir günün ardından bu sabah yine taze ve yeni karlarla kaplı bir Aalborg’a uyanmak yılların etkisiyle kaybolmuş hafızamı yerine getirdi.

Bugün Aalborg’un yaklaşık 65 km uzağındaki Ocenarium’a gittik. Okyanus Akvaryumu. Tabii ki hemen bizim Turkuazoo’yla karşılaştırmalar yaptım.

Şimdilik yorumları İstanbul’a saklıyorum. Burada zaman hızla geçiyor ve malesef yazı yazmaya vakit yok. En büyük özlemlerimden biri.
Acele tarafından bana ilginç gelen fotografları sıraladım. Leylak Dalı’nın tavsiyelerine rağmen bol fotograflı gönderi yapmakta halen zorluk çekiyorum.

Üstteki kare köpek balığı çenesi. 6 sıra diş var. Beş senedir buralı olan kız arkadaş fotografı görünce “Eh, olacak o kadar, insan yemek kolay mı” şeklinde bir yorum da bulundu.

Pembe deniz kestanesi diyeceğim geldi ama şimdi fotografa bakınca emin olamadım. Tanrım bazı konularda ne kadar cahilim. En kötüsü de cahilliğimi gidermek için hiç bir şey yapmıyor olmam. Ne eşim ne de bizim akıllı kuzen yanımda yok ki beni aydınlatsınlar!

Okyanus Akvaryumu tadilattaymış. Dolayısıyla büyük bir kısmını gezemedik. Sadece sergi alanları, elimizle dokunabileceğimiz alçak havuzlar kısmı ki ben fotograf makinemin objektifini içine daldırdım, deniz aslanları ve büyük akvaryum kısmını görebildik. Halbuki ne Nemo’lar varmış. Malesef başka bir geziye kaldı. Tabii durum böyle olunca bize 150 kronluk kupon verdiler ve gidin kafeteryada tepe tepe harcayın dediler. Biz de aynen öyle yaptık.

Deniz aslanları çok şeker. Hatta bir tanesi Kiki’yle oyun oynadı. Kiki camın arkasından parmağını nereye sürüklerse o da takip etti.
Dönüşte sahile kadar uzandık. Hava kararmak üzereydi. Sahile inen tahta iskeleyi dalgalar alıp götürmüş.

Güneşin batışını seyrettik. Kum tepelerine tırmandık. Kumlar buz tutmuş. Okyanusa ayağımızı sokamadık. Melul melul baktık. Neredeyse ilk defa denizi gördüm ve içimden yüzmek gelmedi:)

Şimdi artık hazırlanma vakti. Dışarıda hava eksi beş. Ve inanılmaz ama gerçek: biz bu soğuğa alıştık. Artık üşümüyoruz. Hava gün geçtikçe soğuyor. Buna karşın biz de her sabah “Aaa hava bugün güzel ve sıcakmış” şeklinde kalkıyoruz.

Reklamlar