>Dün akşamın yıldızı Show Must Go On ile Freddie Mercury’di. Fotograf sıralamayı halen beceremiyorum. Televizyon’da Danimarka saatinin 12’yi vurduğu an birinci sırada.

Burada yılbaşı akşamı saat 18’de televizyon ekranlarından halkına konuşan kraliçe ile açılıyor. Kraliçe Dan’ca konuştuğu için ne dediğini anlamadık. Tercüme eden ve hatta kraliçe duymasın pek dinleyen olmadı. Ben de size anlatamayacağım.

Geçen gün Aalborg’daki Kunsten Modern Müze’ye gitmiştik ya. Hani hayvanat bahçesine giderken yolda kaybolduğumuz gün. Güncel sergilerden birinde fotograf kalitesinde resim yapan bir sanatçı tanıdım. Üstelik akademik resim eğitimi olmayan bir sanatçıymış kendisi. Thomas Kluge. Serginin ismi To Be Or Not To Be. Diğer eserlerden sonra bahsederim. Genelde kraliyet ailesinin, Danimarka’nın tanınmış iş adamlarının portrelerini yapmış. Aile üyeleri ve oto portrelerde revaçtaydı.

Tabii ki kraliçeninki de vardı. Dün gece televizyondaki konuşması sırasında kendisini görünce KLUGE’nin gerçekten de çok başarılı olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Hatta alttaki yağlı boya portre daha bile güzel ve gerçekçi.

Gecenin geri kalanını evde ne varsa yiyip içerek ve PS3’te Sing Star oynayarak geçirdik. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile. Küçüklükten beri yazar olmanın yanısıra bir de içten içten şarkıcı olmak isterdim. Hem de öyleki türkü ve arabesk bile söylemeye razıydım yeterki fırsat çıksın. Malesef okul korosuna bile seçilemedim. Dolayısyla dün çok mutluydum. Evde şarkı söylemem yasak. Burada davetliyim biliyorsunuz. Tavsiye ederim evde yapamadıklarınızı misafirlikte yapın. Kimse bir şey söylemiyor. Ayıp olur diye söyleyemiyor. Ben de dün misafir olmanın tüm imtiyazlarını kullanarak bağıra çağıra Queen’in Show Must Go On şarkısını söyledim. Akabinde de bir açıldım ki sormayın. Boy George’dan Karma Cameleon, Survivor’dan Eye of The Tiger, Tom Jones’dan Sex Bomb, Bonnie Taylor’dan Total Ecclipse of the Heart ve Blondie’den Heart of Glass derken bir baktık saat sabahın dördü olmuş. Kanıtları da işte görüldüğü gibi. Süperstar seçilemedim ama hırs yaptım. İlk fırsatta karaoke çalışıp seneye sahnelere fırlamayı düşünüyorum. Şimdiden kıyafetlerimi bile kafamda tasarladım. Şaka bir yana bilgisayar oyunlarına pek yüz vermeyen ben bu Sing Star’a bayıldım. Taboo XL’den sonra en favori oyunum oldu.

Saat 12’de havai fişekleri izlemek üzere sokaklara fırladık. Bulunduğumuz bölge Beykoz Konakları titpinde ama daha doğal ortamda. Yani öyle site içinde bekçili güvenlikli değil. Ara sıra postacı geliyor. Haftada bir çöpçü geçiyor. Çöpler dışardaysa alıyor değilse bir hafta sonrasını beklemek durumunda kalınıyor. Civarda başkaca kimseler yok. Havai fişekleri atanlarda yan konaklardaki komşular. Sanırım bütün seneyi eve fişek depolamakla geçirmişler. Akşamın 21’inde tek tük başlayan fişekler 24’ten sonra sabahın 4’üne kadar susmadılar. Biraz evvel bile yine çat pat sesler geldi.

Dün gecenin don olayından sonra ki havanın don yaptığını da fişeklere bakmaya koşarak çıktığımda kayıp yere oturarak anladım, sabah kalktığımda yine lapa lapa kar yağıyordu. Kara bakmak, bahçe, her şey çok güzel. Lakin, dönüş yolculuğu için endişelenmeye başladım. Pazar gününe bir şey kalmadı. Eve öyle bir dağıldık ki anlatamam. İçimden her şeyi burada bırakmak ve sadece pasaportumu alarak uçağa binmek geçiyor.


Danimarka’da işsizlik oranı nedir haberim yok. İşe ihtiyacı olan pek kimse yok gibi duruyor. Copenhagen’dayken kaldığımız otelin tam karşısındaki meydanın arkasında bir Kentucky Chicken vardı. İşte onun köşesinden bir yaya yolu başlıyor. Tam oraya bir kaç evsiz yuva kurmuş. Her akşam şarap şişeleri elde şen şakrak eğleniyorlardı. Hallerine ve keyiflerine bakarak mecburiyetten değil de, böylesine bir yaşam biçimini bilerek ve isteyerek seçtiklerinden orada olduklarını anladım.
Bu türden yaşam biçimini benimseyen bir kaç kişi dışında her türlü dilenci, kağıt mendil ve kalem satan çocuklar, kartpostal uzatanlar, palyaço kılığında hasta arkadaşlarına yardım parası toplayanlar, bakla falı bakanlar, tartalım abiler (gerçi bu da eskide kaldı ya) sevdim seni üstüne bir nazarlık takayım gibisinden kişilere pek rastlayamadım. Ayrıca sokak kedisi ve köpeği nedir bilinmiyor. Kilise önünde güvercinlere mısır atılmıyor. Seyyar satıcılar bulunmuyor. Yürüyüş caddesinde açık aralarla bir sosisçi ve bir bademci ara sıra satış yapıyor.
Açıkcası İstanbul seni çok özledim. Burası çok düzgün ve sakin bir yer. Ne kavga eden gördüm, ne sinirlenen, ne öfkelenen. Halbuki bizdekinden fazla kuyruk var, bekleme var. Kasa, gişe önü, otobüs, metro girişi ve her türlü kuyrukta bir evvelkinin işinin bitmesini gık çıkarmadan bekliyorlar. On beş gündür sokaklarda geziyoruz bir allahın kulu çıksın da korna çalsın ya… Yok valla yok. Arabaları kornasız satıyor olmasın sakın bunlar…
Reklamlar