>
Danimarka günlüğüne devam ediyorum. Etmezsem her şey unutulacak. Yaşanmamış gibi silinip gidiverecek. Çoğu anılarım gibi bu sefer de öyle olsun istemiyorum. Geçen gün seyrettiğim Dönüş filminde beni düşündüren bir çok şeyden bir tanesi de iki erkek kardeşin babalarıyla çıkmış oldukları seyahatte günlük tutmalarıydı. Bu işi sırayla yapıyorlardı. Bir gün birisi, ikinci gün diğeri. Kardeşler arasında hoş bir deneyim olmalı. Biraz da bundan esinlenerek gecikmiş de olsa günlüğümü tamamlamaya karar verdim. Arada çala kaşık yazdığımdan her şeye yeniden başlıyorum.

Vizeleri, tüm masrafları üstleneceğini beyan ederek bizi davet eden arkadaşlarımızın sayesinde çok kolay aldık. Tabii ilk başta bunun formalite icabı olduğunu düşünmüştük. Yanılmışız. Kraliçeler gibi ağırlandık.

Uçak yolculuğuna geri dönüyorum. Öğleden sonra hava yolculuğu yapmak bir keyif. Hem gündüzün pamuk balyaları halindeki bulutlarının keyfini çıkardık hem de güneşin batışını, ayın belirmesini seyrettik. En sevdiğim an ise alçalmaya başladığımız, ineceğimiz şehrin, akabinde de hava alanının ışıklarının belirmeye başladığı andan itibaren tekerleklerin yere değdiğini hissettiğim ana kadar geçen süre. Pilotların alkışlanması neden kıroca bir hareket sayılıyor hiç anlamıyorum. Tekerleklerin alana çarptığını hissettiğim anda içim öyle bir coşkuyla doluyor ki, değil alkışlamak koltuğumda hoplayıp zıplayıp, çığlık çığlığa el ayak çırpmak istiyorum.

Aalborg’dan bizi karşılamaya gelen arkadaşlarımızın uçağı da Copenhagen havaalanına aynı anda indi ve buluştuk. Bizde sırt çantalarıyla birlikte 10 parça eşya. Onlarda büyük tek bir bavul ama devasa bir bebek puseti. Büyükçe bir taksiye sığdık. Ben ileri geri şakalar yapıyorum. O kadar rahatım ki, nasıl olsa kimse türkçe konuşmaz diyerekten. Meğersem taksi şöförü Türk çıkmasın mı? Biraz yüz kızarıklığı falan derken civardaki başka bir Türk şöförlü taksiye de laf atarak tüm ahaliye nereli olduğumuzu bildirdik. Zaten parça parça bavullara bakınca net olarak anlaşılacak şeyi, karpuz mevsimi olmadığından yanımıza alamamıştık, tescilletmiş olduk.

Otelde odalar ayrılmış. Yukarıdaki fotografta Danimarka kafilesi. Soldan sağa: Kızkardeş, onun da artık bir blog’u olduğundan bundan böyle ACA olarak anacağım, yanındaki annem, ki çok yakında onun da blogu geliyor, ben nam-ı diğer Kunegond ve Kiki. Otelin lobisindeyiz. 3 yıldızlı güzel bir otel. En önemlisi şehir merkezinin göbeğinde. Odalar hazır. Arkadaşlara bir standart oda biz kalabalık aileye süit oda. Tabii hepimiz suiti duyunca çok heyecanlandık. Kız arkadaş, odaları ayırtan çok merak etti. “Hadi siz çıkın ben de birazdan geliyorum odanıza bakmaya” dedi. Biz çıkmak için bir hamle yaptık. Hop valizler ne olacak diyerekten etrafa bakındık. Ortalık çöle dönüşmüş. Bel boy yok. Respsiyona yöneldim, gelsin artık bu zil çocuk diye. Hiç olmadı ki gelsin de yardım etsin dediler. Bir zahmet siz ilgileneceksiniz. Tamam dedik. Lobide duran süslü ve dore yaldızlı boruları olan bagaj arabalarından birine hepsini yükledim. Fikir gayet iyi. Ancak asansör kapıları uygun değil. Valizleri kapıya takılmasın diye boyuna yeniden yüklemek gerekiyor. Bizim hiç birimizde bunu yapacak göz yok. Ben asansörün içine girdim, çekiyorum. Bizimkiler, ACA ve Kiki arkadan tekme tokat ittiriyorlar. Bu arada herkes bize bakıyor. Diğer müşteriler arkamızda kuyruk olmaya başladı. Allahtan Danimarka’lı kız arkadaş ve eşi çoktan odalarına çıkmış. Sonunda yabancı uyruklu erkek müşterilerden birisi destek verdi. Açılmayan kapılara yüklenen FBI ajanları gibi bir omuz attı ve arabayı asansöre soktu. Tabii ben bu arada valiz arabası ile asansörün aynası arasında faks kağıdı durumundayım. Aman boşver dedim. Kapatın kapıyı. Siz de bir sonraki asansörle çıkın. Neyse yukarıda çıkartması daha kolay oldu. Sonunda süit odamızın yerini bulup içeri girdik.


Odanın pencereleri mükemmel. ACA ve Kiki hemen yerlerini aldılar. Yalnız odanın süite benzer bir tarafı yok. Ortada iki kişilik bir yatak, hemen çaprazındaki kanepe açılmış ve iki kişilik ikinci bir yatak olarak düzenlenmiş. Onun dışında adım atacak başkaca yer yok. Bir de hiç çekmece yok. Ağzımız açık kaldı. Süit oda deyince benim aklıma güneyde kaldığımız oteller gelmişti. Sonradan jeton düştü. Diğer avrupa şehirlerinden de deneyimliyim. Ritz’in roof’unda kalmadıktan sonra bizim otellerin süit odaları gibi bir şey beklememek lazım. Hele hele Pretty Woman’daki suit odayı asla.
Kapı çaldı. Kız arkadaş bir heves bizim odayı görmeye gelmiş. O da hayal kırıklığına uğradı. Değiştirmek için ısrar etse de biz değiştirmek istemedik. Eğlenceli olur kanısındayız. Oldu da. Nasıl olsa aramızda horlayan yok. Onların standart odası daha da küçükmüş. Biz halimize şükrettik.

Odanın küçüklüğüne karşılık banyo çok güzel ve temiz. Duşlardan alabildiğine tazyikli sular akıyor. Musluklar duyarlı. Çevrilecek, açılacak aletler yok. Hem havlu hem bornozlar var. Gerçi bornozları ilk gün kullandık sonra bir daha vermediler. Havlularla yetindik.


Odanın manzarası çok güzel. Tam karşıda sinema var. Coco Chanel oynuyor. Önünde bisikletler. Burası bir bisiklet kırallığı. Her yerde çeşit çeşit bisikletler. Her binanın önü bisiklet park alanı. İçimden bir tanesi kapıp dolaşmak geçiyor.

Otelin pencerinden Copenhagen’a bakmak hoşumuza gitti. Saat 21:00’e geliyor. Pazar akşamı, hava soğuk, dışarda pek kimsecikler yok. Akşam yemeğini saat 18:00’de yediklerini söylüyor kız arkadaş. Hayalimdeki yemek saati. Malesef biz Türkiye’de 20:00’den önce sofraya oturamıyoruz. Ama bu seferlik biraz geç yiyeceğiz.

Odalara yerleştikten sonra sarınıp bürünüp yiyecek bulmak üzere dışarıya adım attık. Sokaklar da tek tük insan var. Vitrinler süslenmiş. Oyuncakçı dükkanı Lego’lardan yaptığı noel babasını vitrine yerleştirmiş. Ne de olsa burası Lego’nun vatanı.

Kiki’ye Noel Baba kiti ister misin? diye soruyorum. Cevap bile vermeden yüzüme dik dik bakıyor. Bu kiti yapmak 5.000 parçalık puzzle yapmaktan bile zor olsa gerek. Ertesi sabah oyuncakçı açılınca içeri girip bunu kaç kişi kaç günde yaptınız diye sormak istiyorum.
Bir müddet dolaşıp baktıktan sonra ne yiğyeceğimize ve nerede yiyeceğimize karar veremedik. 6 tereddütlü kişinin karar vermesi bir hayli uzun sürüyor. Hatta bazen imkansızlara varıyor. Bir yarım saat aylak aylak gezindik. En sonunda ilk geceyi Kentuck Chicken’la kapamaya karar verdik. Dan’ca yazılı menüler farklı. Tercümesini halledip siparişleri verene kadar bir yarım saat daha geçti. Küçük yuvarlak ve kızarmış camambert peynir parçaları mükemmel. Buranın yiyecek açısından bir cennet olacağı hissini ilk defa burada duydum. İçecekler konusunda çekinceliyim. Su istedim. Şişeler geldi. Bizim Hamidiye suları. İnanılmaz. Kabus gibi. Bir an rüyadayım ve hiç Türkiye’den ayrılmamışım gibi bir şey oldu. Kız arkadaş Danimarka’da su yok. Dolayısıyla Türkiye’den geliyor şeklinde açıklama yaptı. Çok sevindim. Otele vardığımızda ilk işimiz mini bardaki Danimarka şişe sularına saldırmak olmuştu. Kana kana içebildiğimizi söyleyemem. Tatları bir garip. Kız arkadaşın musluktan da içebilirsiniz, biz içiyoruz demesine rağmen Danimarka terkosunu da bir garip buldum. Dolayısyla Hamidiye’ye canımın içi gibi sarıldım. Hatta yedekledim.

Dönüşte 7/11 marketinde Hayat suyunu buldum ve iyice bir hoş oldum. Sonra sabaha kadar bize yetecek bol anasonlu siyah şekerleri ve daha rengarenk ve ekşi nicelerini de çantamıza zulaladıktan sonra, Kiki’yle paylaşarak yiyeceğiz, otele yatmaya döndük. Annem çikolata ve bisküvicidir. Dolayısıyla onları depoladı. ACA Stimorol sakızlara saldırdı. Ama sabaha kadar küp gibi uyuduk. Şekerler, çikolata ve bisküvilere annem dışında dokunan olmadı.
Reklamlar