> Copenhagen’daki ikinci günümüz kahvaltı salonunda başladı. Salon otel binasının çatı katında. Otelin değişik bir güvenlik anlayışı var. Odalar kartla açılıyor. Dolayısıyla herkese bir kart veriliyor. Tamam onu anladım. Ancak asansöre bindiğinde de kartı deliğine sokmazsan, hiç bir kata çıkamıyorsun. Merdivenlere yöneliyorsun. Kapı kilitli, yine kart sokman lazım. İki aile olduğumuzu anlatmıştım. Çevre toplantısı yeni bitmiş olduğundan ve otel, toplantıyı hafta sonuna uzatıp şehirden faydalanmak isteyenlerle tıklım tıklım dolu olduğundan aynı katta oda alma şansımız olmadı. Biz ikinci kattaydık, diğerleri üçüncü katta. Ve otel işletmecileri aynı katta kalmayanların birbirlerini ziyaret etmelerini pek hoş karşılamıyorlar. Çünkü asansöre binsen kendi katın ve kahvaltı salonu katından başka katlara çıkamıyorsun. Hadi merdiveni kullandın diyelim kahvaltı katı ve lobi katından başka kapıları açamıyorsun. Ancak asansörde beklemelisin ki, arkadaşının katından biri çağırırsa eğer, o arada inersin. Ondan sonra odaya nasıl dönersin, dönemezsin. Çünkü sana ait olmayan bir kattan bindinse, elindeki kart seni ancak ve ancak lobiye indiriyor. Tekrar binip kendi katına çıkman lazım. Yani her yol lobiye çıkar hesabı. Tabii benim bütün bunları öğrenmiş olmam için otelin içinde ne kadar zaman harcadığımı siz tahmin edin. Kız arkadaşın odasına gitmek üzere yola çıkıp, yarım saat sonra perişan bir şekilde emelime ulaşamadan kös kös odama dönmüş olduğumdan ve bundan sonra sadece ve sadece telefonla yetinmek zorunda kaldığımdan bahsetmek istemiyorum. Halbuki kız arkadaş ilk gün bizim odaya gelmişti. Nasıl becerdi valla. Şimdi aklıma takıldı. Bir keresinde de, inenlerin peşine takılıp kek gibi yanlış katta inmiştim. Ömür boyu unutmayacağım heralde. İstanbul’un karlı buzlu yolarında eve dönmek çok daha kolay.

Oteldeki kahvaltı tam bana göreydi. Her sabah aynen şu tabaktakileri yedim. Kavun, kivi ya da ananas, brie peynir, rokfor peynir, jambon, yumurta, domates, salatalık, çiğer pate ki enfes yapıyorlar ve sabah kahvaltısında mükemmel oluyor, kahve, ekmek, portakal suyu. Danimarka aynı zamanda bir ekmek cenneti. Kahverengilerden, sarımsaklılara, çeşit çeşit.Pek anlamadığım için cinslerini sayamıyorum. Ama hepsinin tadına baktım.


Pazar günü olması dolayısıyla epeyce geç sokağa çıktık. Yine de pek kimsecikler yoktu. Etraf kar olmasına rağmen caddeler tertemiz. Alttan ısıtma boruları döşemişler. Akıllıca. Lyon’un bir kısmında da aynı teknik vardı. Gerçi bizim kaldığımız 7 sene boyunca Lyon’a pek kar yağmadı. Yani kışları hava hiç kar yağacak kadar sıcak olmadı. Doğrudan buz olurdu her yer.


Copenhagen’da sokak aydınlatması çok ilginç. Her yer çamaşır ipi gibi elektrik teli. Ortalarına da fener asar gibi sokak lambalarını asmışlar. Copenhagen’da geçen bir roman okursanız ve aşık delikanlı, elinde çiçek sokak lambasına dayanmış sevdiği kızı bekliyorsa bilin ki o yazar hayatında Copenhagen’a gitmemiş ve sallıyor. Tabii bu romanın güzelliğini bozmaz o başka. En nihayetinde hepsinin kurmaca olduğunu biliyoruz değil mi?


Otelden çıkar çıkmaz ilk işimiz tren garına gidip 3 günlük şehir pass biletleri almak oldu. Yolda şu ilan panolarını gördüm. Ne için koymuşlar bilemiyorum ama kış ortasında Danimarka’nın yazlık fotograflarını göstermek gayet akıllıca. “AAa, şuraya bak ne güzel. Biz buraya yazın da gelelim” dedirtiyor. Umarım başka bir sefer yine gidebilirim. Danimarka kültür ve sanat açısından çok zengin bir ülke ve henüz doya doya içime sindirebilmiş değilim.


Tren garının içi çok şık ve güzel. Sakin. Zaten Danimarka genelde çok sakin ve huzurlu bir havaya sahip. Yollarda kızgın insan hiç görmedim. Özellikle mağazalarda, gişelerde, müzelerde herkes çok güleryüzlü, sabırlı ve yardım sever. Güvenlik görevlileri bile. Bu arada Danimarka olgun erkekleri macera peşinde. Olgun derken 70 yaş üstü diyorum. Şimdi biz 4 bayanız. Kiki var, en gencimiz ve güzelimiz, Kız kardeş var, benden 11 yaş genç ve güzel, orta yaşlı ben varım, hadi fena sayılmam diyelim, bir de annem var 75 yaşında. Bize bakan bile olmadı, ancak en çok talip anneme çıktı. Sokaklarda, dükkanlarda durdurup öptüler bile… Gel de çatlama şimdi kıskançlıktan.

Tren garının çatısını çok beğendim. Ayrıca Danimarka mimari açıdan da oldukça zengin ve kendine ait mimari bir tarz bulabilmiş ülkelerden biri. Yeni yapılar eskilerinden farklı olsa bile uyumsuzluk çok söz konusu değil. Detaylara karşı aşırı bir özen var. Belki de mimarisi için ayrı bir gönderi yapmak lazım. Gerçi çok fazla fotograflayamadım. Zaten elimde makine başım havalarda bir sağa bir sola bakınıp çekerken hep en arkalarda kaldım. Bizimkileri de daima sırttan çekişim o yüzden.


3 günlük şehir pass’ları işte böyle bir şey. Bütün otobüs ve metrolarda geçiyor. Müzelerde ve turistik yerlerde geçiyor. Bazılarında da indirim hakkı sağlıyor. İlk kullandığınız anda günü ve saati üzerine yazıyorlar. 72 saat boyunca gez gezebildiğin kadar. Müzeler için oldukça elverişli. Çünkü bazı yerler çok erken kapanıyor. Bir günde 3-5 yer gezmek neredeyse imkansız. Ama kart olunca şöyle bir avantajı var. Kapanmasına 1 saat bile kalmış olsa, girip de boşuna para vermeyelim derdi yok. 3 gün boyunca istediğin kadar gir gez. Bütün bir günü bir müzeye ayırmak yerine her gün 2 saat gez. Biz pek yapamadık gerçi, ama olsun. Danimarka’ya noel zamanı gitmenin avantajları yanındaki en büyük dezavantajı da çoğu müzenin de tatil olmasıydı. Ancak bir kaç tanesini görebildik. O çok istediğim Copenhagen’daki Modern Sanatlar müzesi başka bir zamana kaldı. Ama Aalborg’dakini gördüm. Bkz. eski gönderiler.


Kırmızı kraliyet posta kutularına bayıldım. Kartpostallarımızı otelden gönderdiğimiz için kendi elimle içine bir şeyler atmak nasip olmadı. Selpak mendil sıkıştırmaya da yaşım artık müsait değil. Çocukken çok muzurdum. Bilmiyorum neden? Neredeyse saygısızlık sınırlarında dolaşıyordum. Ancak tam tersine çevremde saygılı ve kibar olarak tanınırdım. Şimdi düşününce amma sinsi ve saman altından su yürüten bir cinsmişim. Neyseki Kiki bana çekmemiş. Ya da bizim bilmediğimiz neler var kimbilir? Ben kendi şahsıma günlük tutabilme sabrını göstermiş olmayı isterdim. Şimdi okumak ve paylaşmak müthiş olurdu heralde. Bu arada eve attığım posta kartını hala bekliyoruz. Kiki’nin arkadaşlarına atmış olduğu kartların hepsi sahiplerini bulmuş. Hem de biz dönmeden. Namıma çok kötü fena leke sürüldü.

Tren garı önünde THY taksisi. Nasıl sevindirik oldum anlatamam. Ben ki vatan, millet, sakarya değilimdir, bir de öyle olanlar ne yapardı acaba. Gidip şöföre sarılasım geldi:)


Copenhagen sokaklarından. Apartmanların çoğu cumbalı, çatı katı daireleri mükemmel. Fransa’da mimarının ismiyle anarlardı (mansard) burada ne diyorlar öğrenecek zamanım olmadı. Malesef. Bunlar biraz değişikler. Tam mansard tipi değil. Kesin geri geleceğim. Danimarka hükümetinden burs isteyeyim bari diyorum. 3-5 ay beni beslesinler ben de blog yazayım.


Karda kışta bisikletler hiç eksik değil. Hem de bisiklete makyajlı, saçlar yapılı, grand tuvalet, işe giderken binenler de var. Dediğim gibi Danimarka’da asla terlemiyorsun. Çok dengesiz sıcaklık iniş çıkışları olmadığı için gayet rahat. Her şey düşünülmüş. Restoranlarda yanı başında palto asacak yerler var. Müzelerde düşündüğüm gibi giyin-soyun problemleri olmadı. Her müzenin girişinde bozuk para koyarak kullanabileceğin kilitli dolaplar ve kilitli askılar var. Self servis. Sırt çantanı bırakmak istemezsen önden takman gerekiyor. Ya da taş şatolarda zaten ısıtma yok. Dolayısıyla sorun da yok.


Pazar günü yine bir şehir manzarası. Kaldığımız otele çok yakın. Pass’ları aldıktan sonra kırmızı otobüsle şehir turu yapmaya durağa doğru gidiyoruz. İstanbul otobüsü gibi gün içinde duraklarda indi-bindi yapılabiliyor. Ve duraklar da genelde turistik gezilen mekanlar. Biz ilk önce Rosenborg şatosuna gitmeye karar verdik.

Eti Puf’ları sevenler için, el yapımı Eti Puf’lar. Tazecik ağızda eriyen. Sabahtan tıka basa yediğimiz için girip alamadık. Oda kahvaltı kalmanın bir başka dezavantajı da bu. O kadar çok yiyorsun ki, sokak satıcılarından ya da sokaktaki gördüğün dükkanlardan yiyecek bir şey alamıyorsun. Halbuki ben çok severim sokaktan beslenmeyi. Başka türlü nasıl tanıyabilirsin ki ülkeyi. Kadıköy İskelesi karşısındaki büfelerde yapılan sosislinin üstüne yoktur mesela. Sandviç ekmeğinin içine, salçada kaynayan sosislerden bir tane alır yerleştirir. Kaşıkla üstüne sosundan da döker. Bir de turşu. Ya Sirkeci’deki balık ekmeklere ne demeli. Nohutlu Pilavcılar.
Danimarka’da da bir sosisçi bulduk. Bir değil bir çok var. Ben, Kiki ve Kızkardeş 15 günü sabah, öğlen, akşam, üzerine mayonez, ketçap, hardal, turşu ve çıtır soğan dökülmüş bacon sarılı sossisli sandviç yiyerek geçirebilirdik. O kadar lezzetliler. Bir oturuşta en az iki tane yedik. Gezilerde sokakta ne varsa yiyebilen bir sağlığa sahibim. Bu da en büyük avantajlardan biri. Tam mikroba mikrop işlemez felsefesi.
İşte otobüsümüz geliyor. Heyecanla biniyoruz. Kartlarımızı uzatıyoruz. Kız arkadaşın eşi orta kapıdan bebek pusetini yerleştiriyor. Tam oturacağız yer beğeniyoruz, kız arkadaş şöförle bir şeyler konuşuyor ve bize inmemiz için işaret ediyor. Acayip hayal kırıklığına uğruyoruz. Bir de otobüsü yarım saatten fazla beklemişiz. Neyse soru sormadan iniyoruz. Zaten şöförde saatini göstererek fırçasını çekiyor. Size çok vakit ayırdım hadi ne yapacaksanız yapın gibilerden.


Pass biletlerimiz kırmızı otobüste geçmiyormuş. Yüzde 10 indirim yapabilirmiş. Gerçi biz ödemeye hazırız, ancak pazartesiden itibaren noel tatiline girdikleri için bineceğimiz tur yarım günmüş. Saat zaten 12 olmuş. Epi topu 1 saatimiz kalmış. Rosenborg’da inmesek bile tam bir tur yapacak vakit yok. Sağlık olsun dedik. Ve Rosenborg’a gitmek üzere belediye otobüs durağına geri döndük. Aslında Copenhagen’da her yer yürüme mesafesi ama kısıtlı zamanda otobüsler vakit kazandırıyor.


Yürüyoruz. Ben yine en arkadan takip ederek sağı solu fotograflıyorum.


Belediye otobüs duraklarının olduğu yer. Otelin tam karşısısındaki meydan. City Hall Square.

Bu logo’da Copenhagen Büyük Şehir Belediyesi Logosu. Bu logoyu ben bir yerden tanıyacağım ama çıkaramadım valla. En iyisi mi fotograflayayım anı olarak kalsın dedim.
Bugünlük bu kadar yeter. İlgimi ve dikkatimi çeken o kadar çok şey varki. Bütün sene Danimarka’dan bahsetmem inşallah. Havalar ısınınca benzer bir şehir turunu İstanbul’da yapacağım. Kız arkadaşın kayınvaldesi fotograf sanatçısı. Nisan ya da Mayıs’ta bize gelecek. Umarım sözünü tutar. Ben de ona bizim çöplüğü gezdireceğim. En sevmediğim şey zaten. Şimdiden söyleyeyim. Nisan, Mayıs aylarında bu blog’da sadece turistik yerler ve müzeler olma ihtimali yüksek:) Adalara, Modalara da gideriz. Yaşasın bana bahane çıktı. Oley. Keşke özel rehberlik diye bir meslek olsa da, ben de ondan olsaymışım:) Alışverişse alışveriş, sanat ve kültürse o. Gezgin ne isterse. Gezi olsun da. Lağımları bile gezeriz. Bu arada içimde kalan ve gezemediğim bir yer. Paris’in lağımları. Geçenlerde 100. yılını kutlayan Paris’in yeraltı kanalizasyonları gezilebiliyor. Muhteşem değil mi? O kanalizasyonlarda geçen ne maceralar var. Bkz. Fransız klasikleri.
Reklamlar